<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Saylan Medya</title>
        <link>https://www.saylanmedya.com/</link>
        <description>Saylan Medya</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>İnsan bazen bir evden çıkıyor ama...</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/insan-bazen-bir-evden-cikiyor-ama-678</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/insan-bazen-bir-evden-cikiyor-ama-678</guid>
                <description><![CDATA[İnsan bazen bir evden çıkıyor ama...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Her insan bir ailede büyür ve sonunda topluma karışır. Aile içerisinde iyi, kötü, güzel ve çirkin anılar hafızamızda yerini alırlar. Bilinçaltına yerleşen bu anılar ömür boyu bize eşlik etmekten sıkılmazlar. Unutmak çoğu zaman büyük bir erdem ve nimet olsa da genellikle yaşanılan &nbsp;travmalar bizi mezara kadar takip ederler.</p>

<p>Kötü anıların yaşandığı o evden çıkmak, yeni bir hayat kurmak, çoluk-çocuğa karışmak hatta torun torba sahibi olmak bile bu olumsuz algıların üstünü örtmeye yetmeyecektir. Dışarıya karşı mutlu, huzurlu, varsıl, dimdik ayakta dursa da içindeki ben hep başka şeyler fısıldayacaktır. Psikolojik bir varlık olarak insanın olumsuzluklardan etkilenmemesi söz konusu değildir. İnsanı ayakta tutan onu olaylar karşısında sarsılmaz bir kale gibi koruyan moral ve motivasyondur. Dağ gibi bir insanı alt etmek, çökertmek ve saf dışı bırakmak istiyorsanız manevi güç kaynağı olan psikolojisini bozmanız yeterlidir. İş hayatında, sosyal yaşamda hatta savaşta bile psikolojik harp en etkili maneviyat kırma metodudur.&nbsp;</p>

<p>Sağlıklı toplumlar için sağlıklı bireylere ihtiyaç kaçınılmazdır. Bu yüzden de evlenmek ve yuva kurmak kaçınılmaz ise çocuk yetiştirmekte bu sürecin en önemli prosesini oluşturmaktadır. Bu yüzden de yeni evli çiftler için hatta evlilik öncesinde anne-baba okulundan mezun olmak elzemdir. Burada evlilikle ilgili uzmanlar tarafından her türlü bilginin yanı sıra ideal çocuk yetiştirme metotları da öğretilmelidir. Çocuk psikolojisi, pedagojisi, davranış kalıpları, disiplin, duyarlılık ve sorumluluk konuları çok bariz bir şekilde ele alınmalıdır. Hatta çocuk sonrası ev ödevleriyle ebeveyn ile çocuk ilişkileri uygulamalı olarak izlenmelidir. Bu durum hem aile hem çocuk hem de toplum için ileriki dönemlerde kazanç olacaktır. Aksi takdirde hem aileler huzursuz hem de çocuk; gelecek kaygısı, mutsuzluk, umutsuzluk ve hedefsizlik girdabında yok olup gidecektir. Böyle bir çocuk aynı zamanda toplum için de hem problem hem de kaynakların israfı noktasında kaygıya sebep olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak; insan bazen bir evden çıkar ama o ev insanın içinden çıkmaz! O evde yaşadığı, özellikle olumsuzluklar travma olarak hem hayatını hem de geleceğini heba edecektir. O yüzden anne-babalar çocuk yapmadan önce onun; sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir ortamda büyümesi için gerekli altyapı oluşturmalıdırlar. Aksi takdirde hem siz hem de çocuğunuz bir sarmalın içinde oradan oraya savrularak ömür tüketecektir. Buna hakkınız var mı?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 26 Sep 2026 09:28:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eyyamullah günlerini yaşıyoruz</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/eyyamullah-gunlerini-yasiyoruz-677</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/eyyamullah-gunlerini-yasiyoruz-677</guid>
                <description><![CDATA[Eyyamullah günlerini yaşıyoruz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üzerimden vebal gitsin diye defalarca yazdım, defalarca anlattım, video çektim. Nafile.</p>

<p>Bir kez daha, son kezmiş gibi anlatıyorum.</p>

<p>EYYAMULLAH!</p>

<p>Eyyamullah nedir bilir misin?&nbsp;<br />
Kur'an'da Allah'ın tarihi ters yüz ettiği günlerin adıdır.</p>

<p>-Hz. Musa (a.s) ve Firavun'un sarayında yaşananlar...</p>

<p>-Hz. İbrahim (a.s)'ı yakmak için tutuşturulan o devasa ateşin gül bahçesine dönüşmesi...</p>

<p>Bunlar normal günler değildi. Olağanüstü imtihan günleriydi.</p>

<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v)'den sonra da bitti mi sandınız?</p>

<p>Kerbela'da 5.000 sözde Müslümanın, 73 tane Peygamber evladını gözünü kırpmadan katletmesi neydi?<br />
Akıl tutulmasıydı. Vicdanın iflasıydı. Ve geç uyanan bir ümmetin asırlık utancıydı.</p>

<p>İşte bugün, Kerbela'dan daha büyük bir Eyyamullah'ın tam ortasındayız.</p>

<p>Ahh Gazze ahh...</p>

<p>Allah'ın yarattığı olağanüstü günlerden geçiyoruz. Tarihin kırıldığı, maskelerin düştüğü, saf'ların netleştiği günlerden...</p>

<p>Bu öyle bir sınav ki; onuruyla, şerefiyle verenler olduğu gibi, dökülüp yerlere çalınanlar, sınıfta kalanlar da az değil.</p>

<p>Eyyamullah, dilde ve Kur'an'da; ilahi iradenin, cezanın veya lütfun en çetin şekilde tecelli ettiği tarihi kırılma anlarıdır.</p>

<p>Bugün Gazze soykırımı, bitmek bilmeyen Siyonist ve Evangelist vahşetinin soykırım günleri, çocuk katliamları... işte o Eyyamullah günlerinin ta kendisidir.</p>

<p>Afganistan, Libya, Mısır, Irak, Suriye, Gazze, Lübnan, Yemen, İran... ve hatta Türkiye'de oynanan oyunlar.</p>

<p>Adına Büyük Ortadoğu Projesi dedikleri, asıl adı Büyük İsrail Projesi olan bu şeytani sürecin içinde durduğunuz yer, sustuğunuz an, desteklerinizin yönü...</p>

<p>Sadece bu dünyadaki kimliğinizi belirlemiyor.<br />
Vallahi ahiretteki komşularınızı, ebedi yerleşim yerinizi de belirliyor.</p>

<p>İsrail soykırım yapıyor, &nbsp;kentleri, &nbsp;hastaneleri yıkıyor, çocukları öldürüyor.<br />
Ama yaptırım İran'a karşı yapılıyor. Iran bize yıllardır ucuz petrol ve doğalgaz sattı. İyi komşuluk ilişkilerimiz vardı.15 temmuzda amerikan conileri ülkemizdeki köpekleri ile &nbsp;darbe yaptığında yanımızda durdu.</p>

<p>Yaptırımlar israil'e dönmeli.&nbsp;<br />
Ne açıktan ne gizli mal/petrol gönderilmemeli.</p>

<p>Şimdi sırada İsrail 'e en büyük ikinci tehdit olan Yemen var. Yıllardır Amerikan Suudi gıda ablukasında açlıktan can veren gariplerin haddini bildirmek bize mi düşecek?&nbsp;</p>

<p>Suudi Arabistan'ın korkak etkisiz ordusu Amerika'ya, İsrail'e yalvardı gelin benim yerime savaşın diye.&nbsp;<br />
Cevap olumsuz gelince TÜRKİYE, PAKİSTAN gelsin bizim yerimize savaşsın diyorlar. ABD ve İsrail de bunu canu gönülden onaylıyor. &nbsp;</p>

<p>Mekke de, Medine de bir kaç sahte dron patlatıp gerekçe de hazırlanır kolayca.</p>

<p>Sonuçta "Kutsal mekanları koruyoruz." olacak .<br />
Allah'ı yok sayarak, hakkı çiğneyerek nereye kadar planlar yapılabilir?</p>

<p>Yaptırımlar şeytani Israil'e olmalı.</p>

<p>Şimdi sizden bir şey rica ediyorum:</p>

<p>Açın bakın. Ara sıra etkili ve yetkili sandığımız, dindar zannettiğimiz o yüzlerce kişinin sosyal medya hesaplarına girin.</p>

<p>Soruyorum size:</p>

<p>● Gazze ne kadar yer alıyor orada?<br />
● Ya Minab İlkokulunu hiç duydunuz mu?<br />
● Lübnan'da haritadan silinen mahalleler, ilçeler nerede?<br />
● Yemen'de açlıktan ölümü bekleyen yüzbinler ve Yemen'in küfre karşı o onurlu isyanı nerede?<br />
● Suud'un, Ürdün'ün, Mısır'ın, BAE'nin emperyalizme köpeklik etmesinin hesabı nerede?<br />
● İsrail'e petrol, demir-çelik, gıda, su yetiştiren o sözde Müslümanların utancı nerede?</p>

<p>Bunlar olurken siz nerelerdeydiniz?</p>

<p>Hangi ihalelerin, hangi koltukların, hangi makamların peşindeydiniz?</p>

<p>Ey STK'lar, ey iş dünyasının temsilcileri, ey partiler, cemaatler, tarikatlar, gazeteler, televizyonlar, ey anlı şanlı medya mensupları... Nerelerdeydiniz?</p>

<p>Ey mangalda kül bırakmayan, sonradan görme zenginler?<br />
Ey kurnazlar, iş bitirici dava büyükleri ve dahi erleri?</p>

<p>Susun. Cevap vermeyin.</p>

<p>Çünkü bu günler size sorulacak.</p>

<p>Emin olun, tek tek sorulacak.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 24 Sep 2026 06:45:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni, yeniden, yenilikçi</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/yeni-yeniden-yenilikci-676</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/yeni-yeniden-yenilikci-676</guid>
                <description><![CDATA[Yeni, yeniden, yenilikçi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yeni başlangıçlar her zaman heyecan uyandırır. Fakat altını doldurup destekleyerek beslemezseniz o coşkunun sönümlenmesi çok çabuk olacaktır. Bu husus her durumda geçerli olduğu gibi siyasette de aynı etkiyi göstermektedir.</p>

<p>Özgür Özel’in CHP’den ayrılarak yeni bir parti kurması ilk zamanlarda büyük heyecan ve coşku yaratmış olsa da son yapılan anketlerde 11 puanlık düşüş sürpriz değildir. Muhalif kesim ve taraftarları anketler lehlerine iken her şeyi kabul ederken rüzgarın tersine dönmesi ile aynı anket şirketlerini manipülasyon yapmakla suçlamaları yine alışageldiğimiz bir durumdur.</p>

<p>İsminin dışında hiçbir şeyi yeni olmayan bir partinin gerçeklerle yüzleşmesi de acı olmuştur. Bir kere İmamoğlu gibi bir kamburu sırtında taşıyor olması en büyük ayak bağı olmaktadır. İBB davasına her ne kadar siyasi deseler de geçen süre zarfında ortaya çıkan belge ve bilgilerin üstünü örtmek mümkün değildir. İmamoğlu içerde olsa da parti üzerinde mutlak bir egemenliği söz konusudur. Kendisi yolsuzluk ve usulsüzlükle &nbsp;yargılanırken kendi kitlesi dışındakileri ikna etmesi söz konusu değildir. Her partide olduğu gibi Yeni Parti’nin de kemik ve çekirdek bir kitlesinin olması doğaldır. Bu kitlenin tek motivasyon kaynağı ise Erdoğan düşmanlığı üzerine kurulmuştur. İktidara aday bir muhalefet partisinin&nbsp;Türkiye’yi yönetmeye yönelik bir projesini bilen, duyan ve anlayan var mı?</p>

<p>Koydukları isim bile mahkemelik olan bir partinin ülkeyi yönetmesini düşünmek çok komik olmaktadır. Kararsız olarak kenardan siyaseti izleyen sağduyu sahibi vatandaşın kafası oldukça karışıktır. Partiye isim koymayı bile beceremeyen bir partinin iktidar hedefi ham hayalden öteye geçmemektedir. Mevcut iktidarın eksik ve kusurları olsa da yine işi Erdoğan’ın düzelteceğine olan inanç üst düzeydedir.&nbsp;</p>

<p>Özel, büyük bir aşk ve şevkle ülkeyi dolaşırken ortaya koyduğu performans emanetçi olması dolayısıyla heba olmaktadır. Gördüğü ilgi ve teveccühün kendisine oy olarak yansıyacağını düşünüyorsa yanılıyor. Çünkü Anadolu irfanı gereği misafire karşı hürmet ve saygı sadece gelenekseldir. Bu durum o kişinin onaylandığı anlamına gelmez. Ayrıca bu ülkenin yaklaşık üçte biri muhalif olduğuna göre ortaya çıkan manzarayı iyi tahlil etmek gerekir. En büyük anket seçim olduğuna göre sandıktan çıkan netice yine hüsran olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak; sloganik ifade olarak yeni, yeniden ve yenilikçilik kulağa hoş gelse de &nbsp;bu durum siyasette her zaman artı puan getirmez. Geleceğe dönük; somut, elle tutulur, gerçekçi, akılcı, planlı ve stratejik bir tutum ortaya koyamazsanız başarılı olma şansınız olmayacaktır. Muhalif toplumun bir kesimi mecburen alternatif gördüğü Yeni Parti’ye oy verse de karşı mahaleden geçiş olmadığı sürece bu onu iktidar yapmaya yetmez.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 07:14:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gün geçtikçe kötüye giden kent Adana</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/gun-gectikce-kotuye-giden-kent-adana-675</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/gun-gectikce-kotuye-giden-kent-adana-675</guid>
                <description><![CDATA[Gün geçtikçe kötüye giden kent Adana]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Senin için artık hayal bile kuramaz olduk.</p>

<p>Oysa Seyhan Baraj Gölü ve Seyhan Nehri, şehrin tam kalbinde işlenmeyi bekleyen iki pırlanta gibi duruyor.</p>

<p>Şu soruyu sormadan edemiyorum: Bu şehir Avrupa'da olsaydı ne olurdu?</p>

<p>Emin olun, bugün dünya çapında bir turizm cenneti olurdu. Gölün etrafı sosyal alanlarla, yürüyüş yollarıyla, butik otellerle, tatil köyleriyle dolup taşardı. Nehir kenarları mı? Türkiye'nin en muhteşem gastronomi kenti, nehrin iki yakasına gururla kurulurdu.</p>

<p>O zaman Adana, 365 gün yaşayan, iç ve dış turizme açık bir cazibe merkezi olurdu. Girişimciye fırsat, gence iş, şehre büyük bir ekonomi olurdu. Bir düşünün, bu nasıl bir ivme yaratırdı.</p>

<p>Elimizde var ama değerlendiremiyoruz</p>

<p>Adana Kebabı, şırdanı, içli köftesi, onlarca çeşit ızgarası... Birbirinden güzel tatlıları, şalgamı, narenciyeden yapılan o eşsiz içecekleri...</p>

<p>Bu lezzetleri doğru üretimlerle paketleyip, markalaştırıp tüm Türkiye'ye ve dünyaya pazarlamak gerçekten bu kadar zor muydu?</p>

<p>Şehre gelen misafiri bir gün daha fazla tutacak bir doğal yaşam parkı, modern bir hayvanat bahçesi, nitelikli eğlence ve konaklama alanları oluşturmak çok mu zordu?&nbsp;<br />
Oysa birincil hedef bu olmalıydı.</p>

<p>Neden Taş Köprü'den başlayıp hidroelektrik santraline kadar uzanan bir teleferik hattıyla Adana'nın o muhteşem doğasını turizme açmadık?&nbsp;<br />
Çok mu zordu?</p>

<p>Mesele Para Değil, Zihniyet</p>

<p>Biliyoruz, Adana'da yerel yönetimlerin bütçeleri her zaman kısıtlı oldu. Ancak bütçelerin büyük bir kısmı ne yazık ki verimsiz personel düzenine ve günü kurtaran abartılı peyzaj harcamalarına gitti. Kimse alınmasın ama bu bir gerçek.</p>

<p>Şükür ki Aytaç Durak döneminde kentin omurgası atıldı. Çatalan İçme Suyu Tesisleri, arıtma sistemleri, Kurttepe Köprüleri ve bugün kentin en cazip bölgesini oluşturan o yollar o dönemde açıldı. Altyapı o günlerde yapıldı.</p>

<p>Peki sonrası?</p>

<p>Sonrası ne yazık ki büyük bir hayal kırıklığı... Nehir üzerine bir köprü inşaatını bile yıllarca tamamlayamadık. Planlanan maliyetin neredeyse on katına, yedi yılda üç müteahhit değiştirerek ancak merkezi bütçe desteğiyle bitirilebildi. Köprünün ortasına metro için bir alan ayrıldı. O metro 20 yıl sonra mı gelir, 30 yıl sonra mı, Allah bilir.</p>

<p>Adana, yerel ve genel anlamda Allah'ın bahşettiği o eşsiz coğrafyaya, o kaynaklara ve yaşayanların beklentilerine uygun şekilde yönetilemedi.</p>

<p>Kentten çıkıp başka şehirlere gittiğimizde içimiz burkuluyor. Diğer şehirlerdeki meydanları, çevre düzenlemelerini, kültür merkezlerini, metroları, hafif raylı sistemleri, pırıl pırıl yolları görünce aradaki farkı daha iyi anlıyoruz. Bu durum sadece kaynak sıkıntısıyla açıklanamaz.</p>

<p>Adana'nın;viktidarla uyumlu, akıllı ve bu kente aşık yönetimlere ihtiyacı var</p>

<p>Bu şehrin, seçilmek için değil, gönüllerde yer edinebilmek için gecesini gündüzüne katan, vizyon sahibi, şehre aşk ile bakabilen bir yönetim anlayışına ihtiyacı var.</p>

<p>Görevdeki belediyeler ve siyasetçiler ellerinden geleni yapmış olabilir. Ama cevapsız sorular dağ gibi ortada duruyor:</p>

<p>Hiçbir sorunu olmayan Şakirpaşa Havalimanımız neden kapatıldı?<br />
22 yıldır yapılacağı söylenen Yumurtalık Enerji İhtisas Bölgesi nerede?<br />
Konteyner Limanı nerede?<br />
Su Ürünleri OSB, Karataş Limanı, Karataş Demiryolu nerede?<br />
Karataş - Yeni Havalimanı bağlantı yolu nerede?</p>

<p>Bu kentin hâla işlevi büyük bir metrosu yok. Şehir hastanesi, Balcalı üniversitesi, öğrenci yurtları, adliyeler, yeni stadyuma gidecek metro nerede?</p>

<p>Bu soruların cevabını kim verecek?</p>

<p>Artık topu siyasetçiye değil, bu şehrin asıl sahibine atmak gerekiyor. Gençlere, kadınlara, emeklilere, memurlara, esnafa, uzmanlara, sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere tarafsızca sormak gerekiyor:</p>

<p>Ne zaman yerel siyasetçilerle iktidar uyumla çalışacak?</p>

<p>Bu şehirde yaşamaktan mutlu musunuz?</p>

<p>Şehre yapılanlar sizin için yeterli mi?</p>

<p>Daha neler yapılabilir?<br />
Bizden memnun musunuz?</p>

<p>Adana sahipsiz değil. Potansiyeli var, kaynakları var, insanı var, lezzeti var, nehri var, gölü var, denizi var.</p>

<p>Adana, doğru ve akılcı bir yönetimle Türkiye'nin ve bölgenin parlayan yıldızı olabilir.</p>

<p>Yeter ki hak ettiği gibi yönetilsin.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 17 Sep 2026 10:52:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Din bizi neye itiraz etmeye çağırıyor?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/din-bizi-neye-itiraz-etmeye-cagiriyor-674</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/din-bizi-neye-itiraz-etmeye-cagiriyor-674</guid>
                <description><![CDATA[Din bizi neye itiraz etmeye çağırıyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir dine gerçekten inanıyorsanız, o dinin yalnızca ibadetlerini değil, adalet anlayışını da savunmanız gerekmez mi?</p>

<p>İnandığınız kitabın, peygamberinizin ve dinî öğretilerinizin; yoksulun yanında durmayı, yetimin hakkını korumayı, ölçü ve tartıda hile yapmamayı, emanete ihanet etmemeyi, israf etmemeyi, kul hakkı yememeyi öğrettiğini biliyorsanız…</p>

<p>O halde;</p>

<p>Yoksulluğa itiraz etmeniz gerekmez mi?</p>

<p>Emeklinin geçim sıkıntısını, asgari ücretlinin hayat mücadelesini, gelir dağılımındaki uçurumu, işsizliği, liyakatsizliği, hukuksuzluğu, denetimsizliği, israfı ve gösterişi sorgulamanız gerekmez mi?</p>

<p>Hiç çalışmadan, üretmeden, toplumun ortak kaynaklarından ölçüsüz biçimde zenginleşenlere karşı çıkmanız gerekmez mi?</p>

<p>Birileri servet içinde yaşarken milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, din adına vicdanınızın rahatsız olması gerekmez mi?</p>

<p>Çünkü din, yalnızca camide, kilisede, havrada veya ibadethanede yaşanan bir inanç değildir.</p>

<p>Din aynı zamanda hayatın içinde adalet talebidir.</p>

<p>Haksızlığa karşı durmayan, güçlünün karşısında susup zayıfın hakkını görmezden gelen bir dindarlık, şeklen dinî olabilir; fakat ahlaki anlamını kaybetme tehlikesi taşır.</p>

<p>İslam'ın temel kavramlarından biri adalettir. Zekât, infak, sadaka, kul hakkı, emanet, israf yasağı ve faizden kaçınma gibi hükümler; toplumda yalnızca bireysel ibadeti değil, ekonomik ve sosyal sorumluluğu da düzenler.</p>

<p>Peygamberimizin hayatına baktığımızda da aynı hassasiyeti görürüz: Güçlünün değil, hakkın, haklının yanında durmak.</p>

<p>Öyleyse şu soruyu sormamız gerekiyor:</p>

<p>Yolsuzlukla mücadele etmeyen, israf karşısında susan, liyakatsizliği normal gören, hukuksuzluk karşısında sessiz kalan, yoksulluğu kader diye kabullenen ve ölçüsüz zenginleşmeyi sorgulamayan bir dindarlık, dinin ruhunu ne kadar temsil ediyor?</p>

<p>Din ile kötülük yan yana durabilir mi?</p>

<p>Elbette insan, inandığını söyleyip kötülük yapabilir. Çünkü insanın iradesi vardır.</p>

<p>Ama kötülüğü meşrulaştırmak, zulme sessiz kalmak ve haksızlığı din adına savunmak başka bir şeydir.</p>

<p>Asıl mesele belki de şudur:</p>

<p>Dindar olmak, sadece Allah'a karşı görevlerini yerine getirmek değil; Allah'ın kullarına karşı sorumluluğunu da hatırlamaktır.</p>

<p>Gazze ortadayken, zulüm arşa uzanmışken, soykırım, açlık, susuzluk, tedavisizlik, evsizlik doruklara ulaşmışken inancın sana ne yaptırdı?</p>

<p>Şeytanlsr; İran'a saldırırken ilk yaptıkları, MİNAB İLKOKULUNU vurup 168 çocuğu ve o ülkenin dini önderini eşi, çocukları ve torunuyla bombalarken, Lubnan'ı, Suriye'yi, Irak'ı darmadağın ederken adeta sakız çiğneyerek namaza gidenler hangi dinin, hangi peygamberin peşinden koştuklarını sanıyorlar?</p>

<p>İbadet insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa, bilgi ahlaka dönüşmüyorsa, inanç adalet üretmiyorsa, orada dönüp kendi dindarlığımızı yeniden sorgulamamız gerekir.</p>

<p>Çünkü dinin amacı yalnızca iyi insan olduğumuzu söylemek değil, gerçekten iyi insan olmaktır.</p>

<p>Ve iyi insan; yoksulun yanında durur, haksızlığa itiraz eder, emanete sahip çıkar, israfa karşı çıkar, kul hakkından korkar ve adalet gerçekleşinceye kadar susmaz.</p>

<p>Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, "dini daha fazla konuşmak değil; dinin ahlakını daha fazla yaşatmaktır."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 07:04:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Psikolojinin dört atlısı</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/psikolojinin-dort-atlisi-673</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/psikolojinin-dort-atlisi-673</guid>
                <description><![CDATA[Psikolojinin dört atlısı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan; et, kemik, sinir ve kandan ibaret biyolojik bir varlık değildir. O, aynı zamanda aklı, kalbi, nefsi ve ruhuyla kendine özgü bir iç dünyaya sahiptir. İnsanın gerçek anlamda insan olabilmesi de bu dört unsur arasındaki dengeyi kurabilmesine bağlıdır.</p>

<p>Burada “dört atlı” ifadesini bir metafor olarak kullanıyorum. Akıl, nefis, kalp ve ruh… Bunların her biri insanın hayatında farklı bir görevi üstlenir. Akıl doğruyu bulmaya, nefis arzularını yönlendirmeye, kalp iyiyi ve kötüyü tartmaya, ruh ise insanın manevi yönünü beslemeye hizmet eder. Bunlardan biri diğerlerinin önüne geçip bütün yapıyı yönetmeye başladığında insanın iç dengesi bozulur.</p>

<p>Bu dengenin önündeki en büyük engellerden biri nefistir. Asıl mesele nefsi öldürmek değil, onu terbiye etmek ve dizginlemektir. İnsan, aklıyla doğruyu fark eder; iradesiyle de doğru olanı tercih eder. İşte burada güçlü bir iradeye ihtiyaç vardır. Çünkü insanı yalnızca bilgi değil, bilgiyi hayata geçirme iradesi de olgunlaştırır.</p>

<p>Kalp ise bu yapının merkezinde yer alır. Nitekim bedenimizde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda insanın bütün hayatı güzelleşir. Kalbin temiz ve mutmain olması; ibadet, itikat, kanaat, şükür, sabır ve tefekkürle mümkündür. Güzel bakmak, güzel görmek, ölçülü yemek, yeterince uyumak, az konuşmak ve çok düşünmek de kalbin korunmasına katkı sağlar.</p>

<p>Ruh ise insanın görünenin ötesindeki varlık boyutudur. İnsanın kendisini tanıması, yaratılış gayesini kavraması ve kalbini selim, aklını selim hâle getirmesi bu yolculuğun önemli duraklarıdır. Elbette bunun için sadece bilgi yetmez; samimi bir gayret, sabır ve fedakârlık gerekir.</p>

<p>Sonuçta insanın huzuru, bu dört unsuru bastırmasında değil, onları dengeli biçimde yönetmesindedir. Akıl yol gösterir, irade yön verir, kalp istikamet kazandırır, ruh ise anlam arayışını besler. İnsan bu dengeyi kurabildiği ölçüde hem kendisiyle hem de hayatla barışır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 14 Sep 2026 06:54:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pamukta yaşanan öngörüsüzlük</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/pamukta-yasanan-ongorusuzluk-672</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/pamukta-yasanan-ongorusuzluk-672</guid>
                <description><![CDATA[Pamukta yaşanan öngörüsüzlük]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çiftçi Küstü, Beyaz Altın Bitiyor mu?</p>

<p>Adana artık pamuk ekmiyor.<br />
Cümleyi ilk duyduğumda irkildim.Romanlara, türkülere, filmlere konu olan, Çukurova &nbsp;nın kimliğinde büyuk rol oynayan pamuk adeta artık son günlerini yaşıyor.</p>

<p>Bir zamanlar tek başına Türkiye'nin pamuk ihtiyacını karşılayan Adana'da tarlaların rengi değişiyor.<br />
Adana çiftçisi şimdi tarlasına pamuk değil, ayçiçeği ekiyor.</p>

<p>Rakamlar yalan söylemiyor. Bir zamanlar 750 bin dekar alana ekilen pamuk 175 bin dekara kadar düştü. 5 yıl önce 300 bin dekar olan ayçiçeği bugün 750 bin dekara ulaştı. Beyaz altın gitti, sarı altın geldi.&nbsp;</p>

<p>Bu sadece Adana'nın hikayesi değil. Bu, Türkiye'nin tarımda kendi ayağına nasıl sıktığının hikayesi. Çukurova'daki hakim sanayi olan iplik, dokuma, konfekisyon artık hammaddesini başka ülkelerde arıyor....</p>

<p>Amerika Raporu Ne Diyor?</p>

<p>Amerika Tarım Bakanlığı USDA, Türkiye için her raporda alarm zillerini biraz daha yükseltiyor. Son raporda tablo net:</p>

<p>Türkiye'nin lif pamuk üretimi 495 bin tona gerilerken, ithalatı 1,1 milyon tona çıkıyor. Ve en yeni projeksiyonda durum daha da vahim: 2026/27 sezonunda yaklaşık 588 bin ton üretime karşılık 1,48 milyon tonluk pamuk tüketimi öngörülüyor. İthalat tahmini ise yaklaşık 1,05 milyon ton.&nbsp;</p>

<p>Yani ürettiğimizin iki katından fazlasını tüketiyoruz, aradaki farkı Brezilya'dan, ABD'den, Azerbaycan'dan, Yunanistan'dan, Suriye'den, Tacikistan'dan ithal ediyoruz.</p>

<p>Bir tekstil devinin, kendi hammaddesini üretememesi öngörüsüzlük değil de nedir?</p>

<p>Çiftçi Neden Küstü?</p>

<p>Cevabı Söke'de, Adana'da, Aydın'da tarla kenarında.</p>

<p>Söke Ziraat Odası'na göre 1 kilo kütlü pamuğun maliyeti 47 lira. Üreticinin fiyat beklentisi 50 lira. Ama 2026 yılında piyasada %40 randımanlı kütlü pamuk 39 TL/kg civarında seyrediyor.</p>

<p>47 liraya mal edip 39 liraya satmak... Hangi çiftçi bu zarara dayanır?&nbsp;<br />
Dayanmadı da.&nbsp;<br />
Küstü.</p>

<p>İzmir Ticaret Borsası Başkan Yardımcısı Bülent Uçak'ın açıklaması tokat gibi: TÜİK verilerine göre pamuk üretiminde bu sezon yaklaşık yüzde 33'lük düşüş bekleniyor, sezon başında 400 bin ton olarak öngörülen üretimin 350 bin ton seviyelerinde gerçekleşeceği görülüyor. Üretim 1968-1969 sezonundaki seviyelere geriledi.&nbsp;</p>

<p>60 yıl geriye gittik. 1968'e döndük. Tek başına Adana'nın 300 bin ton ürettiği günlerden, tüm Türkiye'nin 350 bin ton üretemediği günlere...</p>

<p>Sahi, Kim İthal Ediyor Bu 1 Milyon Ton Pamuğu?</p>

<p>İşte asıl soru bu.</p>

<p>Çiftçi tarlasından çekilirken, Ege'de pamuk yerine buğday ve ayçiçeği tercih edilirken, birileri Brezilya ve ABD ile pamuk pazarlığı yapıyor. USDA raporu bile diyor ki, Brezilya ve Amerika Türkiye'ye pamuk satmak için yarışıyor.</p>

<p>Çiftçiye 39 lira layık görülürken, ithal pamuğa ton başına 2 bin doların üzerinde para ödeniyor. Kur farkı, navlun, sigorta... Paranın nereye gittiğini hesaplayın.</p>

<p>Bu bir planlama hatası değil, bir planlı tasfiye. Adana'ya "sen pamuk ekme" diyen akıl, aynı zamanda Türk tekstilini de dışa bağımlı hale getiren akıldır. Destek primleri zamanında açıklanmayan, açıklansa da maliyetin altında kalan, mazotu, gübresi, ilacı üç katına çıkmış çiftçiye "ekme" demektir bu.</p>

<p>Beyaz Altını Kaybedersek...</p>

<p>Pamuk sadece bir tarım ürünü değildir. Pamuk, iplikçidir, dokumadır, konfekisyondur, ihracattır, istihdamdır. Pamuk biterse, Söke'de çırçır fabrikası kapanır, İstanbul'da ve Türkiye’de binlerce konfeksiyon atölyesi kapanır, Adana'da mevsimlik işçi evine ekmek götüremez, Denizli'de havlu tezgahı durur.</p>

<p>Öngörüsüzlük şudur: Kendi çiftçini küstürüp, elin çiftçisini zengin etmektir.</p>

<p>Çözüm ithalatı yasaklamak değil. Çözüm, çiftçinin maliyetini bilen, 47 liranın altına düşmeyecek bir taban fiyat ve zamanında ödenen prim desteğidir. Çözüm, Adana ovasına yeniden "beyaz altın" dedirtecek bir iradedir.</p>

<p>Yoksa 5 yıl sonra Adana'da pamuk tarlası görmek için müzeye gideceğiz.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 21:01:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rektör\&#039;den şaşırtan yurt tavsiyesi!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/rektorden-sasirtan-yurt-tavsiyesi-671</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/rektorden-sasirtan-yurt-tavsiyesi-671</guid>
                <description><![CDATA[Rektör\'den şaşırtan yurt tavsiyesi!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>“Nefes aldıkça umut hep vardır.”</p>

<p>Bu mottoyla günlük olarak yayımlanan bir gazetenin manşetini yazımıza başlık yaptık. Bir habere ilgi uyandırmak, okuyucunun dikkatini çekmek ve haberi okutmak için çarpıcı başlıklar kullanmak gazeteciliğin doğasında vardır. Ancak bunun da bir sınırı vardır. Çarpıcı başlık ile yanıltıcı başlık arasındaki çizgi, gazetecilik etiğinin başladığı yerdir.</p>

<p>Söz konusu habere baktığımızda ise alt başlıkta kullanılan “Adres cemaat yurdu” ifadesi hemen dikkat çekiyor. Haber, barınma sorunu yaşayan üniversite öğrencilerine yardımcı olmak isteyen bir rektörün, öğrenciler için İlim Yayma Cemiyeti yurdunu tavsiye etmesini konu ediyor.</p>

<p>Peki, burada asıl mesele nedir?</p>

<p>Bir üniversite öğrencisinin barınma ihtiyacına çözüm aramak ve mevcut yurt seçeneklerinden birini önermek mi? Yoksa önerilen yurdun kimliği üzerinden rektörü ve kurumu tartışmalı hâle getirmek mi?</p>

<p>Bana göre burada asıl sorgulanması gereken, haberin kendisinden ziyade haberin nasıl sunulduğudur.</p>

<p>İlim Yayma Cemiyeti, 1951'den bu yana eğitim, kültür ve sosyal hizmetler alanında faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşudur. Öğrencilere burs verilmesi, yurt hizmetleri sunulması, eğitim merkezleri ve kültürel faaliyetler düzenlenmesi gibi alanlarda çalışmalar yürütmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla bir kurumu, yalnızca belli bir siyasi veya sosyal çevreyle ilişkilendirildiği düşüncesinden hareketle “cemaat yurdu” şeklinde tanımlamak, okuyucunun zihninde daha haberin başında belirli bir kanaat oluşturabilir.</p>

<p>Üstelik “cemaat” kavramını bir yaftalama aracına dönüştürmek de doğru değildir. Bir yapı hakkında değerlendirme yapılacaksa bunun somut faaliyetleri, hukuki statüsü ve ortaya koyduğu çalışmalar üzerinden yapılması gerekir. Etiketlemek kolaydır; asıl zor olan, hakkaniyetli bir değerlendirme yapmaktır.</p>

<p>İlim Yayma Cemiyeti'nin faaliyetlerine baktığımızda, öğrencilerin eğitim hayatına katkı sunmaya yönelik çok sayıda çalışma görmek mümkündür. Burslardan yurt hizmetlerine, eğitim faaliyetlerinden sosyal ve kültürel projelere kadar geniş bir alanda çalışmalar yürütülmektedir. Akademik ve bilimsel çalışmaları desteklemek amacıyla çeşitli ödül ve teşvik programları da gerçekleştirilmektedir.</p>

<p>Benim evladım da dâhil olmak üzere pek çok öğrenci, bu yurtlarda barınma imkânı bulmuş ve eğitim hayatını sürdürmüştür. Ayrıca hem yönetiminde hem de eğitim kadrosunda yakınlarımın bulunması da bu kurum hakkında ki kanaatimi güçlendirmektedir. Bu kurumun mütevelli heyeti başkanının Bilal Erdoğan olması da bazı çevrelerin kuruma yönelik siyasi değerlendirmelerinde öne çıkmaktadır. Asıl bakılması gereken, o kurumun ne yaptığı ve topluma ne sunduğudur.</p>

<p>Kaldı ki bir üniversite rektörünün, barınma problemi yaşayan bir öğrenciye mevcut yurt imkânlarından birini tavsiye etmesinde başlı başına bir problem aramak da oldukça garip bir yaklaşım değil midir?</p>

<p>Öğrencinin ihtiyacı barınmaktır.</p>

<p>Gazetecinin görevi ise bu ihtiyacı ve haberi doğru biçimde kamuoyuna aktarmaktır.</p>

<p>Bir yurt tavsiyesini, daha haberin başlığında belirli bir kimlikle etiketleyerek okuyucunun zihninde peşin bir hüküm oluşturmak ise üzerinde düşünülmesi gereken bir habercilik anlayışıdır.</p>

<p>Kısacası mesele İlim Yayma Cemiyeti'ni savunmak veya eleştirmekten önce, haberciliğin hakkaniyetli olup olmadığıdır.</p>

<p>Bir kurumun adı, yöneticileri veya toplumdaki algısı üzerinden peşin hüküm vermek yerine, faaliyetlerine ve ortaya koyduğu hizmetlere bakmak gerekir.</p>

<p>Biz bu habere şaşırmadık.</p>

<p>Asıl mesele, haberciliğin algının değil gerçeğin peşinden gitmesidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 10:57:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gazze, Kudüs ölüyor... Neredesiniz insanlar, neredesiniz müslümanlar?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/gazze-kudus-oluyor-neredesiniz-insanlar-neredesiniz-muslumanlar-670</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/gazze-kudus-oluyor-neredesiniz-insanlar-neredesiniz-muslumanlar-670</guid>
                <description><![CDATA[Gazze, Kudüs ölüyor... Neredesiniz insanlar, neredesiniz müslümanlar?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>-Modern Firavunlar,&nbsp;<br />
-Korkutulmuş Halklar&nbsp;<br />
-Sessiz Bir Coğrafya</p>

<p>Batı Asya’dan Arabistan’a, Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar uzanan geniş İslam coğrafyasına baktığımızda insanın içini acıtan bir manzarayla karşılaşıyoruz.</p>

<p>Milyonlarca insan…</p>

<p>Yoksullukla, cehaletle, korkuyla ve çaresizlikle kuşatılmış halklar…</p>

<p>Sadece ölmemek için yaşayan, karnını doyurmakla yetinen, itaat eden ve çoğu zaman yalnızca şikâyet edebilen toplumlar…</p>

<p>Oysa bu tablo yeni değildir.</p>

<p>Kökleri çok daha derinlere uzanır.</p>

<p>Firavunların en büyük silahı korku salmak ve sapkın dini telkinlerdi.</p>

<p>Halkı bölmek, korkutmak,cahil bırakmak, yoksullaştırmak,<br />
kendisine bağımlı hâle getirmek ve sonunda insanların özgür iradelerini ellerinden almak…</p>

<p>Firavun'un gücü yalnızca hazinesinden, sarayından veya askerlerinden gelmiyordu. Asıl gücü, halkın zihninde oluşturduğu korkudan geliyordu.</p>

<p>1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi. Kölelik büyük ölçüde tarih sahnesinden silinmişti.<br />
Fakat köleliğin biçimi değişti.<br />
İnsanları zincire vurmak yerine;<br />
borçlandırmak, yoksullaştırmak,<br />
korkutmak, cehalete mahkûm etmek,siyasi ve ekonomik bağımlılık oluşturmak yeni çağın yöntemleri hâline geldi.</p>

<p>Artık efendiler, kölelerinin boynuna zincir takmak zorunda değildi.<br />
Bazen bir petrol anlaşması yeterliydi.<br />
Bazen bir silah anlaşması…<br />
Bazen bir kredi…<br />
Bazen bir askeri üs…<br />
Bazen de iktidarda kalabilmek için verilen siyasi tavizler…<br />
Bazen de kirli ve kaydedilmiş bir bagaj...</p>

<p>İngiliz aklı, &nbsp;Amerikan gücü ve İsrail'in hayalleri&nbsp;</p>

<p>Ortadoğu'nun parçalanması ve yönetilmesinde İngiliz sömürgeciliğinin tarihsel rolü inkâr edilemez.</p>

<p>İngiltere, Osmanlı sonrasında bölgenin siyasi haritasının şekillenmesinde büyük rol oynadı. Sınırlar çizildi, devletler kuruldu, çıkar alanları oluşturuldu.</p>

<p>Daha sonra bu düzenin önemli taşıyıcılarından biri Amerika Birleşik Devletleri oldu.</p>

<p>İsrail'in bölgedeki güvenliği ve üstünlüğü ise özellikle ABD'nin güçlü siyasi, askeri ve ekonomik desteğiyle bölgesel denklemin merkezine yerleşti.</p>

<p>Petrol, doğalgaz, enerji yolları, silah pazarları ve jeopolitik çıkarlar…</p>

<p>Büyük güçler hep büyük kazandı.</p>

<p>Bölgedeki bazı yönetimler ise bu sistemin nimetlerinden pay aldı.</p>

<p>Halka ise çoğu zaman kırıntılar kaldı.</p>

<p>Türkiye'ye söylenen söz bize ne anlatıyor?</p>

<p>Amerika'nın Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın Türkiye için önerdiği "merhametli monarşi" teklifi de bu düşündürücüdür.</p>

<p>Türkiye, Cumhuriyet'le birlikte egemenliğin kaynağını millete dayandırmış bir ülkedir.</p>

<p>Dolayısıyla Türkiye'ye monarşik bir yönetim modelini çağrıştıran önerilerde bulunulması, doğal olarak "cumhuriyet ve milli egemenlik anlayışı açısından ciddi biçimde tartışılması gereken bir yaklaşım" olarak görülmelidir.</p>

<p>Asıl acı olan ise sadece bu sözün söylenmesi değildir.</p>

<p>Asıl acı olan, böyle bir söz karşısında toplumun yeterince güçlü bir demokratik refleks göstermemesidir.</p>

<p>Çünkü bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir.</p>

<p>Bağımsızlık, kendi yönetim biçiminizi ve geleceğinizi kendinizin &nbsp;belirleyebilmesidir.</p>

<p>BOP ve Parçalanan Coğrafya</p>

<p>2000'li yıllarda "Büyük Ortadoğu Projesi" veya BOP adı altında tartışılan bölgesel dönüşüm projeleri, İslam coğrafyasının büyük bölümünü derinden etkiledi.</p>

<p>-Irak işgal edildi.</p>

<p>-Suriye savaşa sürüklendi.</p>

<p>-Mısır istikarsızlığa sürüklendi.</p>

<p>-Libya parçalandı.</p>

<p>-Fas,Tunus, Sudan, Cezayir..<br />
perişan edilip halkı ağlatıldı.</p>

<p>-Yemen yıkıma uğradı.</p>

<p>-Filistin ise onlarca yıldır süren işgal ve savaşın merkezinde kaldı.</p>

<p>-İran ve Lübnan saldırı altında</p>

<p>Milyonlarca insan öldü veya yaralandı. Sadece Büyük Ortadoğu projesiyle 4.5 milyon insan öldürüldü.</p>

<p>Milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı.</p>

<p>Çocuklar yetim kaldı.</p>

<p>Evler, hastaneler, okullar, ibadet yerleri, şehirler yıkıldı.</p>

<p>Devlet kurumları çöktü.</p>

<p>Ekonomiler tahrip edildi.</p>

<p>Toplumlar mezhep, etnik kimlik ve siyasi kamplaşmalar üzerinden birbirine düşürüldü.</p>

<p>Ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan şey, daha özgür ve daha müreffeh bir İslam coğrafyası değil; daha parçalı, daha yoksul ve daha bağımlı bir coğrafya oldu.</p>

<p>En Tehlikeli Silah: Kimliklerimiz</p>

<p>Bu coğrafyada insanlar yalnızca silahlarla birbirine düşürülmedi.</p>

<p>-Din kullanıldı.</p>

<p>-Mezhep kullanıldı.</p>

<p>-Milliyetçilik kullanıldı.</p>

<p>-Etnik kimlikler kullanıldı.</p>

<p>-Cemaatler ve tarikatlar kullanıldı.</p>

<p>-Sosyalizm, liberalizm, muhafazakârlık, laiklik gibi siyasi ve toplumsal hassasiyetler kullanıldı.</p>

<p>-İnsanların en kutsal değerleri bile siyasi mühendisliğin malzemesi hâline getirildi.</p>

<p>Çünkü biliyorlardı:<br />
İnsanları birbirine düşürmenin en kolay yolu, farklılıklarını büyütmektir.</p>

<p>Oysa Kur'an'ın bize öğrettiği temel gerçeklerden biri şudur:<br />
İnsanların farklılıkları düşmanlık sebebi değil, birbirini tanıma ve birlikte yaşama vesilesidir.</p>

<p>1979: İran'dan Yükselen İtiraz</p>

<p>1979 İran Devrimi, bölgedeki siyasi dengeleri ciddi biçimde değiştirdi.<br />
İran'daki rejim değişikliği sonrasında Amerika'nın ve Batılı güçlerin bölgedeki etkisine yönelik güçlü bir meydan okuma ortaya çıktı.</p>

<p>Bu gelişme, İslam dünyasının çeşitli kesimlerinde bağımsızlık, emperyalizme karşı direnme ve kendi kaderini tayin etme düşüncelerini yeniden canlandırdı.</p>

<p>Ve Sonra Gazze…<br />
Gazze, işte bu büyük hesaplaşmanın tam ortasında duruyor.</p>

<p>Gazze halkının en büyük "suçu", kendisini yönetenlerin veya işgal edenlerin istediği biçimde teslim olmaması olarak görülüyor. Gazze nin hemen önündeki Akdeniz'deki, analarının ak sütü gibi helal, DOĞAL GAZLARINA SAHİP ÇIKMAK İSTEMELERİYDİ.</p>

<p>Gazze'deki direniş, sadece askeri bir mesele değildir.</p>

<p>Aynı zamanda işgale, tahakküme ve teslimiyet beklentisine karşı siyasi ve toplumsal bir itirazdır.</p>

<p>Çocukların ölümü hiçbir davanın başarısı değildir.</p>

<p>Kadınların, yaşlıların, hastaların öldürülmesi hiçbir inancın zaferi değildir.</p>

<p>-Masumların kanı üzerinden haklılık kurulamaz.</p>

<p>Peki İslam Dünyası Nerede ?</p>

<p>Bugün İslam İşbirliği Teşkilatı toplantıları yapılıyor.</p>

<p>Bildiri yayımlanıyor.<br />
Kınamalar yapılıyor.<br />
Zaman zaman diplomatik ifadeler kullanılıyor.<br />
Fakat Gazze'deki yıkım devam ediyor.</p>

<p>İnsan ister istemez soruyor:<br />
Bu kadar büyük bir zulüm karşısında yalnızca kınamak yeterli midir?</p>

<p>-İslam dünyasının ekonomik gücü var.<br />
-Enerji gücü var.<br />
-Diplomatik gücü var.<br />
-Coğrafi gücü var.<br />
-Milyonlarca insanı temsil eden devletleri var.<br />
-Fakat bütün bu güç, ortak ve etkili bir siyasi iradeye dönüşemediğinde ne işe yarıyor?</p>

<p>7 Ekim 2023'ten Bugüne…</p>

<p>7 Ekim 2023'te başlayan savaşın ardından Gazze'de yaşanan yıkım, insanlığın vicdanını ağır bir sınavla karşı karşıya bıraktı.</p>

<p>Binlerce çocuk öldü.</p>

<p>Hastaneler zarar gördü.</p>

<p>Evler yıkıldı.</p>

<p>Milyonlarca insan yerinden edildi.</p>

<p>Batı Şeria'da da yahud yerleşimlerinin genişlemesi, şiddet ve Filistinlilerin topraklarından edilmesine yönelik uygulamalar devam etti.</p>

<p>Kudüs'ün statüsü ve Mescid-i Aksa'nın geleceği konusunda kaygılar giderek büyüdü.</p>

<p>Ve biz hâlâ konuşuyoruz. Hâlâ kınıyoruz. Hâlâ bildiriler yayımlıyoruz.</p>

<p>Ama tarih bize bir gün şu soruyu soracak:</p>

<p>Siz o gün ne yaptınız?</p>

<p>Mescid-i Aksa İçin Korkuyorum</p>

<p>Mescid-i Aksa yalnızca Filistinlilerin değil, bütün Müslümanların ortak mirasıdır.<br />
Kudüs, Müslümanların hafızasında sıradan bir şehir değildir.<br />
Mescid-i Aksa, İslam'ın en önemli kutsal mekânlarından biridir.</p>

<p>Bu nedenle Kudüs'ün geleceği konusunda yaşanan her gelişme bütün İslam dünyasını ilgilendirir.</p>

<p>Bugün Gazze'de yaşananlar karşısında sessizleşen dünya, yarın Kudüs'te daha büyük bir krizle karşılaşabilir.</p>

<p>Bu yüzden susmamak gerekir.</p>

<p>"Yeni firavunlara karşı yeni bir bilinç inşa etmek zorundayız!"</p>

<p>İslam dünyasının kurtuluşu bir başka güçlü devletin himayesine girmekten geçmiyor.</p>

<p>Ne Amerika'nın…</p>

<p>Ne Rusya'nın…</p>

<p>Ne Çin'in…</p>

<p>Ne başka bir gücün…</p>

<p>Kurtuluşun yolu; bilimden, eğitimden,hukuktan,adaletten,<br />
liyakatten,özgür düşünceden,<br />
ekonomik bağımsızlıktan ve en önemlisi insanın onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışından geçiyor.</p>

<p>Firavunların karşısına yalnızca başka Firavunlar çıkararak özgürleşemeyiz.</p>

<p>Önce insanımızın zihnindeki korkuyu yenmeliyiz.</p>

<p>●Çocuğumuza soru sormayı öğretmeliyiz.</p>

<p>●Gencimize düşünmeyi öğretmeliyiz.</p>

<p>●Toplumumuza hesap sormayı öğretmeliyiz.</p>

<p>●Yöneticimize hesap vermeyi öğretmeliyiz.</p>

<p>●Çünkü gerçek özgürlük, yalnızca sandığa gitmek değildir.</p>

<p>●Gerçek özgürlük, hakikati söyleyebilmektir.</p>

<p>Gazze'nin çocukları ölürken…</p>

<p>Kudüs kuşatılırken…</p>

<p>Mescid-i Aksa'nın geleceği tartışılırken…</p>

<p>İslam dünyasının büyük bölümünün sessizliği insanlığın hafızasında kalacaktır.</p>

<p>Bugün Filistinlilere yalnızca "sabredin" demek yetmez.</p>

<p>Onlara yalnızca "sizi kınıyoruz" demek yetmez.</p>

<p>Onlara yalnızca dualar göndermek de yetmez.</p>

<p>Adalet, sadece dilde, kitaplarda değil; davranışta da görünmelidir.</p>

<p>Çünkü zulme karşı çıkmak yalnızca Filistinlilerin görevi değildir.</p>

<p>Bu, insanlığın görevidir.</p>

<p>Müslümanların görevidir.</p>

<p>Vicdan sahibi herkesin görevidir.</p>

<p>Ve bugün sorulması gereken soru hâlâ aynı:</p>

<p>GAZZE ÖLÜYOR…&nbsp;<br />
KUDÜS AĞLIYOR…</p>

<p>NEREDESİNİZ MÜSLÜMANLAR?</p>

<p>Tarih susanları da yazacaktır.</p>

<p>Ama unutmayalım: Zulüm karşısında susmak, zulmün tarafı olmakla aynı şey değildir belki; fakat zulmün sürmesine izin veren sessizliğin de bir sorumluluğu vardır. Ve insanlık, bir gün hepimize aynı soruyu soracaktır:</p>

<p>Gücünüz yettiği hâlde neden sustunuz?"</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 31 Aug 2026 11:27:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Söz ola beri gel!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/soz-ola-beri-gel-669</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/soz-ola-beri-gel-669</guid>
                <description><![CDATA[Söz ola beri gel!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Söz, kelam, lafız, söylem, ifade ve laf, bunların hepsi yaşantımız boyunca kendimiz olma çabasının araçlarıdır. Her insan farklı yaratılışta olduğu içinde bulunduğu; ortam, zaman, mekan, kültür ve medeniyet çerçevesinde varlığını ortaya koyacaktır. Var olmak, birey olmak ve kendin olmak çok değerlidir. Bu şekilde saygın, kendine güveni olan, topluma da faydalı olma yolunda bir adım atılmıştır.</p>

<p>Birey aynı zamanda sosyal bir varlık olarak mensubiyet olarak bir aileye de sahip olduğu için iletişim için söze ihtiyaç duymaktadır. Karşılıklı ilişkilerde sözün bir ağırlığının olması kaçınılmazdır. Yoksa aksi takdirde ilişkilerde bir yozlaşmayla birikte seviye sürekli aşağıya çekilmiş olacaktır. O yüzden de sözün de katmanları vardır. Ve bu katmanlar sayesinde bizim de seviyemiz ortaya çıkmış olacaktır.&nbsp;</p>

<p>Sözün alt ve üst olmak üzere her iki yönde de katmanları söz konusudur. Yukarıya doğru çıkarken; lafız, kelam, sünnet ve ayet olarak zirveye çıkmış olmaktadır. Aşağıya doğru olan katmanları ise; malayani söz, gıybet, dedikodu, başkalarını çekiştirme, kıskançlık, küfür ve bühtan olarak çukurların en çukuru olan seviyeye ulaşmış olacaktır.</p>

<p>Özellikle çocuklu ailelerde günlük konuşma usul ve adabına çok dikkat edilmelidir. Hafızası boş, her şeyi kayıt altına almak üzere bir fıtrata sahip olan çocuk ayırt etmeden her duyduğunu kaydetmiş olacaktır. Iyi, güzel ve faydalı şeylerin yanında, çirkin, kaba ve abes şeyler yine onun kişiliğinde önemli kırılmalara sebep olacaktır. Kişilik ve karakter altı yaşına kadar oluştuğu için okul öncesi çağa ait bu dönem çok verimli geçirilmediği zaman geçmiş olsun! Birçok seküler insan karşı çıksa da Diyanet’in 4-6 Yaş Kur’an Kursları çok isabetli bir uygulamadır. İslamın güzel ahlak ve terbiyesi ile temeli sağlam atılmış bu çocukların özü de bozulmadan hayatı boyunca eğri yollara tevessül etmesi söz konusu olmayacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak, laf olsun beri gel kabilinden konuşmak seviye belirleme açısından önemli bir gösterge olacağı için buna azami dikkat etmek gerekmektedir. Sözün katmanlarını sürekli yukarıya doğru çekerek zirveye ulaşmak asıl gaye olmalıdır. Aksi takdirde Gayya kuyularına düşeriz ki seviyemiz de itibarımız da yerle yeksan olur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 06:55:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya değişiyor: Savaşın ve gücün yeni dengesi</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/dunya-degisiyor-savasin-ve-gucun-yeni-dengesi-668</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/dunya-degisiyor-savasin-ve-gucun-yeni-dengesi-668</guid>
                <description><![CDATA[Dünya değişiyor: Savaşın ve gücün yeni dengesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya sessiz sedasız ama çok büyük bir değişim yaşıyor.</p>

<p>Üretimde Çin, Vietnam, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin yükselişi, Amerika'nın uzun yıllardır sahip olduğu ekonomik ve teknolojik üstünlüğü artık sorgulanır hâle getirdi. Şimdi benzer bir dönüşüm savaş alanlarında da yaşanıyor.</p>

<p>Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore'nin geliştirdiği füze sistemleri, insansız hava araçları, elektronik harp kabiliyetleri, siber teknolojiler ve yeni nesil savunma sistemleri; klasik savaş anlayışını hızla değiştiriyor.</p>

<p>Çipler, yapay zekâ, robotik sistemler, otonom silahlar, hipersonik füzeler ve insansız savaş araçları artık savaşların kaderini belirleyen temel unsurlar hâline geliyor.</p>

<p>Artık yalnızca tankı, uçağı ve gemisi çok olan değil; daha hızlı üreten, daha ucuz teknoloji geliştiren ve teknolojisini savaş alanında daha etkili kullanabilen ülkeler avantaj sağlıyor.</p>

<p>●●Amerikan gücünün sınırları ortaya mı çıkıyor?</p>

<p>Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllar boyunca yalnızca askeri gücüyle değil; diplomasi, finans, teknoloji, istihbarat, medya ve uluslararası kurumlar üzerindeki etkisiyle dünya sisteminin merkezinde yer aldı.</p>

<p>Ancak son yıllarda bu üstünlüğün sorgulanmasına yol açan ciddi gelişmeler yaşanıyor.</p>

<p>Özellikle Trump dönemindeki öngörülemez dış politika, ABD'nin geleneksel müttefikleri arasında bile güven sorunları oluşturdu.</p>

<p>Bir gün söylenenin ertesi gün geri alınması, NATO müttefikleriyle yaşanan gerilimler, ticaret savaşları ve uluslararası anlaşmalara yönelik tutum değişiklikleri Amerika'nın en önemli güçlerinden biri olan öngörülebilirlik avantajını zayıflatıyor.</p>

<p>Türkiye bunun en somut örneklerinden birini yaşadı.</p>

<p>NATO Zirvesi vesilesiyle Türkiye'ye yönelik CAATSA yaptırımları, F-35 meselesi ve savunma sanayii alanındaki çeşitli beklentiler gündeme geldi.</p>

<p>Fakat Türk kamuoyunda zaman zaman oluşan büyük beklentilerin neredeyse hiçbiri gerçekleşmedi.</p>

<p>Bu da bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:</p>

<p>"Devletler dış politikalarını vaatlere değil, kendi güçlerine ve kendi stratejik kapasitesine dayandırmalıdır."</p>

<p>●●İsrail, Amerika için stratejik ortak mı, ağırlaşan bir yük mü?</p>

<p>Bugün Amerika'nın İsrail'e verdiği siyasi, askeri ve diplomatik destek, Washington'ın dünyadaki itibarını ciddi biçimde tartışmalı hâle getiriyor.</p>

<p>Gazze'de yaşanan büyük insani yıkım karşısında dünyanın farklı bölgelerinde yükselen tepkiler, özellikle genç kuşakların Amerikan dış politikasına bakışını değiştiriyor.</p>

<p>Burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız:</p>

<p>İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek başka, Yahudileri bir halk veya din olarak suçlamak bambaşka bir şeydir. Ancak Yahudiler ve İsrail vatandaşları soykırım utancını yüzyıllarca üzerlerinden atamayacaklar.</p>

<p>İsrail hükümetinin Gazze'deki savaş politikalarına, işgal anlayışına, uyguladıkları vahşi soykırıma, yerleşim politikalarına ve Filistinlilerin temel haklarının ihlal edilmesine karşı çıkmak meşru bir siyasi ve ahlaki eleştiridir. İsrail ve Amerika; İnsani ve islami duyarlılığı olan her bireyin nefretini kazanmıştır.</p>

<p>Dünyanın her yerinde bu vahsete karsi duran abd ve israil vatandaşları da vardır..</p>

<p>Dolayısıyla mücadele edilmesi gereken şey bir din veya millet değil; işgal, ayrımcılık, savaş suçları, aşırı milliyetçilik ve insan haklarını hiçe sayan devlet politikalarıdır.</p>

<p>●●Bölge kendi güvenliğini kurmak zorunda</p>

<p>Türkiye'nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile geliştirdiği yeni güvenlik ilişkileri, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini yalnızca Washington'ın iradesine bırakmak istemediklerinin işareti olarak okunabilir.</p>

<p>İran'ın da bölgesel güvenlik mekanizmalarına dâhil olması ihtimali gerçekleşirse, Ortadoğu'da yeni bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkması mümkün olabilir.</p>

<p>Düşünün:</p>

<p>Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, İran ve diğer bölge ülkeleri; aralarındaki farklılıkları tamamen ortadan kaldırmadan, ortak güvenlik ve ekonomik çıkarlar etrafında asgari müştereklerde buluşabilse, Ortadoğu'nun kaderi değişmez mi?</p>

<p>Gazze meselesinde de tablo değişmez mi?</p>

<p>İsrail'in bölgedeki askeri üstünlüğünün yanında en büyük avantajlarından biri, karşısındaki ülkelerin siyasi ve stratejik parçalanmışlığıdır.</p>

<p>▪︎Dağınık güçler kolay yönetilir. Birleşmiş güçler ise kendi kaderini tayin eder.</p>

<p>●●Asıl sorun yalnızca İsrail değil</p>

<p>Bugün Ortadoğu'nun en büyük problemi sadece İsrail'in politikaları değildir.</p>

<p>Asıl büyük problem, bu politikaların uygulanabileceği bir bölgesel zeminin hâlâ mevcut olmasıdır.</p>

<p>Yoksul halklar…</p>

<p>İşsiz gençler…</p>

<p>Eğitimsiz toplumlar…</p>

<p>Liyakatsiz bürokrasiler…</p>

<p>Yolsuzluk…</p>

<p>Otoriter yönetimler…</p>

<p>Aşırı borçlanma…</p>

<p>Ekonomik bağımlılık…</p>

<p>Ve birbirine güvenmeyen devletler…</p>

<p>●●Bütün bunlar dış müdahaleler için mükemmel bir zemin oluşturuyor.</p>

<p>Bir ülkenin zayıflığı sadece düşmanının gücünden kaynaklanmaz. Bazen kendi yönetimindeki yanlışlardan kaynaklanır.</p>

<p>İsrail'in bölgedeki gücü de yalnızca sahip olduğu silahlardan ibaret değildir. Amerika'nın desteği, Batı'nın siyasi desteği, ileri teknolojisi ve bölgedeki devletlerin parçalı yapısı bu gücü büyütmektedir.</p>

<p>Bu nedenle çözüm yalnızca silahlanmak değildir.</p>

<p>Eğitim, üretim, teknoloji, ekonomik bağımsızlık, güçlü kurumlar ve adalet de birer savunma silahıdır.</p>

<p>●●Petrol, savaş ve büyük güçlerin hesabı</p>

<p>Ortadoğu'daki savaşların arkasında yalnızca dinî veya etnik sebepler aramak büyük bir eksikliktir.</p>

<p>Enerji yolları, doğal gaz, petrol, limanlar, ticaret koridorları, deniz yolları ve bölgesel nüfuz mücadeleleri de büyük güçlerin hesaplarının önemli parçalarıdır.</p>

<p>Gazze'nin açık denizlerdeki doğal gaz kaynakları, Doğu Akdeniz enerji denklemindeki yeri ve bölgedeki yeni enerji güzergâhları elbette dikkate alınması gereken stratejik unsurlardır.</p>

<p>Suriye savaşı da bu açıdan yalnızca bir iç savaş olarak okunamaz.</p>

<p>Ancak burada da komplo iddiaları ile belgelenmiş gerçekleri birbirinden ayırmak gerekir.</p>

<p>●●Savaşlardan kim kazanıyor?</p>

<p>Çünkü savaşın bedelini genellikle çocuklar, kadınlar, yoksullar, askerler ve sıradan insanlar ödüyor.</p>

<p>Kârını ise çoğu zaman savaşı çıkaranlar değil, savaştan ekonomik ve siyasi çıkar sağlayanlar topluyor.</p>

<p>■■Gazze'nin bize öğrettiği</p>

<p>Gazze'nin küçücük coğrafyasında yaşananlar insanlığın vicdanına ağır bir soru bıraktı:</p>

<p>Bir toplum bu kadar büyük bir yıkım karşısında nasıl hâlâ ayakta kalabilir?</p>

<p>Belki de cevap şudur:</p>

<p>İnsan yalnızca bedeniyle değil, inancıyla, hafızasıyla ve direnme iradesiyle de yaşar.</p>

<p>Gazze'nin çocukları ve gençleri dünyanın birçok yerindeki insanlara şunu gösterdi:</p>

<p>Bir toplumun binalarını yıkabilirsiniz; fakat iradesini yıkmak aynı şey değildir.</p>

<p>Gazze'nin direnişi yalnızca askeri anlamda değil, psikolojik ve ahlaki anlamda da dünyayı değiştirdi.</p>

<p>Bugün dünyanın dört bir yanında Filistin için ayağa kalkan gençler, yıllardır anlatılan tek taraflı hikâyeleri sorguluyor.</p>

<p>Bu, geleceğin dünyası açısından son derece önemlidir.</p>

<p>●●İslam dünyası neden bu kadar sessiz?</p>

<p>İslam dünyasının yaşadığı en büyük problem, 2 milyara yaklaşan nüfusuna rağmen ortak bir siyasi irade ve ortak bir strateji üretememesidir.</p>

<p>55'e yakın Müslüman ülke…</p>

<p>Trilyonlarca dolarlık ekonomik güç…</p>

<p>Devasa enerji kaynakları…</p>

<p>Milyonlarca eğitimli insan…</p>

<p>Ve buna rağmen Gazze konusunda etkili bir ortak politika oluşturmakta zorlanan bir İslam dünyası…</p>

<p>Bu tablo gerçekten düşündürücüdür.</p>

<p>Sorun İslam'ın yetersizliği değildir.</p>

<p>Sorun, İslam dünyasının sahip olduğu potansiyeli adalet, bilim, üretim, diplomasi ve ortak akılla birleştirememesidir.</p>

<p>Kur'an'ın bize öğrettiği adalet, merhamet, akıl, istişare ve emanet anlayışını devlet yönetimlerine taşıyamazsak, sadece sloganlarla güçlü bir medeniyet kuramayız.</p>

<p>●●Yeni dünyanın kapısı aralanıyor</p>

<p>Bence önümüzdeki yılların en önemli gelişmesi, tek kutuplu dünya düzeninin giderek aşınması olacaktır.</p>

<p>Çin ekonomik ve teknolojik gücünü büyütüyor.</p>

<p>Rusya askeri kapasitesini koruyor.</p>

<p>İran bölgesel caydırıcılığını artırmaya çalışıyor.</p>

<p>Türkiye savunma sanayii ve insansız sistemlerde önemli bir kapasite geliştiriyor.</p>

<p>Pakistan nükleer caydırıcılığa sahip.</p>

<p>Körfez ülkeleri ekonomik ve diplomatik seçeneklerini çeşitlendiriyor.</p>

<p>Hindistan bağımsız bir güç merkezi olma yolunda ilerliyor.</p>

<p>Bütün bunlar yeni bir dünyanın işaretleridir.</p>

<p>Fakat yeni dünya mutlaka daha adil dünya anlamına gelmez.</p>

<p>Tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçiş, eğer hukuk ve ahlakla desteklenmezse yalnızca *daha fazla güç merkezinin mücadele ettiği bir dünyaya* dönüşebilir.</p>

<p>Bu nedenle mesele yalnızca Amerika'nın gerilemesi veya başka ülkelerin yükselmesi değildir.</p>

<p>Asıl mesele şudur: İnsanlık daha adil bir dünya kurabilecek mi?</p>

<p>Bugün dünyayı korkutan, sayıları çok az olan güçlü aktörlerin milyonlarca insanın kaderi üzerinde sahip oldukları olağanüstü etkidir.</p>

<p>Savaş kararı birkaç kişinin elinde…</p>

<p>Ekonomik kararlar birkaç merkezin elinde…</p>

<p>Silah teknolojileri birkaç şirketin elinde…</p>

<p>Enerji yolları birkaç büyük gücün hesabında…</p>

<p>Fakat dünyanın geleceği yalnızca onların elinde olmak zorunda değil.</p>

<p>Bunun yolu; daha güçlü toplumlar, daha adil devletler, daha bağımsız ekonomiler, daha kaliteli eğitim, daha ileri teknoloji ve daha bilinçli halklardan geçiyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 12:04:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Biz onu bir kandil olarak gönderdik!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/biz-onu-bir-kandil-olarak-gonderdik-667</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/biz-onu-bir-kandil-olarak-gonderdik-667</guid>
                <description><![CDATA[Biz onu bir kandil olarak gönderdik!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>“Biz” derken elbette Yüce Allah’ı (cc) anlamamız gerekir. Peki, Allah kime göndermiştir? Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav). Başlığımızdaki ifade, Ahzâb Suresi’nin 46. ayetinde geçmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz için “aydınlatan bir kandil” anlamına gelen bir ifade kullanılmaktadır.</p>

<p>Peygamberler, insanlara yol göstermek, onları sırat-ı müstakime davet etmek ve doğru yola sevk etmek için gönderilmişlerdir. Ancak tarih boyunca birçok toplum, kendilerine gönderilen peygamberlere itaat etmemiş, isyan etmiş ve bunun sonucunda helake sürüklenmiştir.</p>

<p>Son Peygamber Hz. Muhammed’in (sav) hayatına baktığımızda karşımıza Kur’an ahlakıyla yoğrulmuş eşsiz bir şahsiyet çıkar. Hz. Âişe validemizin ifadesiyle onun ahlakı Kur’an’dı.</p>

<p>Öyleyse bugün yaşadığımız sıkıntıların önemli bir kısmını nerede aramalıyız?</p>

<p>Belki de önce kendimizde...</p>

<p>Çünkü Kur’an’ın ipine gerektiği gibi sarılmıyor, onun gösterdiği istikamette yürümekte zorlanıyoruz. Dinin direği olan namazı ihmal ettiğimizde ise diğer ibadetlerimizin hayatımızdaki karşılığı da zayıflıyor. Namaz, yalnızca belli vakitlerde yerine getirilen bir ibadet değil; insanın Rabb’iyle bağını diri tutan, hayatına istikamet veren bir kulluk bilincidir.</p>

<p>Bugünün dünyasında Müslümanların en önemli meselelerinden biri namazla olan bağımızın zayıflamasıdır.</p>

<p>Beş vakit namazı düzenli olarak kılanların oranının oldukça düşük olması, üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gereken bir durumdur. Bunun yanında bütün namazlarını camide cemaatle kılanların oranı ise çok daha düşüktür. Daha da düşündürücü olan ise toplumda zaman zaman görülen “cuma Müslümanlığı” anlayışıdır.</p>

<p>Cuma namazından sonra müezzin henüz duasını tamamlamadan, sanki bir hücum borusu çalmış gibi cemaatin kapılara yönelmesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir manzaradır. Bir anda insan seline dönüşen kalabalık, camiden kendisini dışarı atmak için adeta yarışmaktadır.</p>

<p>Bir beldenin maneviyatını ölçmek istiyorsanız, sabah namazında camiye gitmeniz yeterlidir.</p>

<p>Birçok yerde sabah namazında cemaat birkaç kişiden ibarettir. Onların önemli bir kısmı da ilerlemiş yaştaki insanlardır. Bu manzara gerçekten hazindir.</p>

<p>Cuma namazında camiler dolup taşarken sabah namazında safların boş kalması bize çok şey söylemektedir.</p>

<p>Kurtuluşu sadece sözde aramakla, belli gün ve gecelerde ibadet etmekle mümkün değildir. Asıl mesele, kulluğu hayatımızın tamamına yayabilmektir.</p>

<p>Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) bizim için sadece geçmişte yaşamış bir şahsiyet değildir. O, bugün de yolumuzu aydınlatan bir kandildir.</p>

<p>Karanlıkta yolunu kaybeden insanın bir ışığa ihtiyacı vardır. Bizim de dünyamızda ve ahiretimizde yolumuzu aydınlatacak o ışığa ihtiyacımız var.</p>

<p>Bilesiniz ki kelebekler nasıl ışığın etrafında pervane oluyorsa, biz de Peygamberimizin aydınlattığı yolda onun ahlakına ve sünnetine yönelmedikçe gerçek anlamda istikamet bulamayız.</p>

<p>Mevlid Kandili, hepimiz için bir milat olsun.</p>

<p>Hem dünyamızı hem de ahiretimizi mamur edecek bir dönüşün başlangıcı olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 06:58:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zulüm güçlendikçe insanlık kaybeder</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/zulum-guclendikce-insanlik-kaybeder-666</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/zulum-guclendikce-insanlik-kaybeder-666</guid>
                <description><![CDATA[Zulüm güçlendikçe insanlık kaybeder]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İsrail, Soykırım İddialarının ve Dini Düşmanlığın Gölgesinde...</p>

<p>Bir devletin gerçek büyüklüğü; sahip olduğu tankların, uçakların, füzelerin, istihbarat sistemlerinin veya nükleer kapasitesinin sayısıyla ölçülmez.</p>

<p>Gerçek güç, "güçsüzün karşısında nasıl davrandığıyla" ölçülür.</p>

<p>Bir devletin gerçek büyüklüğü; çocuğa, kadına, hastaya, yaşlıya, gazeteciye, din görevlisine ve yardım gönüllüsüne nasıl davrandığında ortaya çıkar.</p>

<p>Bugün Gazze'de yaşananlar yalnızca İsrail ile Filistin arasında bir askerî çatışma olarak görülemez. Hastanelerin, okulların, ibadethanelerin, konutların ve sivil altyapının ağır biçimde tahrip edilmesi; milyonlarca insanın yerinden edilmesi; sivillerin hayatını sürdürebilmesi için gerekli su, gıda ve sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde zarar görmesi, insanlığın vicdanını doğrudan ilgilendiren büyük bir felakettir.</p>

<p>Benim itirazım Yahudiliğe değil.</p>

<p>Benim itirazım "zulme, işgale, ayrımcılığa, ırkçılığa, sivillerin hedef hâline getirilmesine ve insan hayatının değersizleştirilmesinedir."</p>

<p>Çünkü bir insanın dini, mezhebi, etnik kökeni veya milliyeti, onun öldürülmesini hiçbir şart altında meşru hâle getiremez.</p>

<p>Çocukların suçu ne?</p>

<p>Gazze'de öldürülen bir çocuğun hangi siyasi görüşe sahip olduğunu sormanın bile anlamı yoktur.</p>

<p>Çünkü o çocuk savaşın tarafı değildir.</p>

<p>Bir annenin kucağındaki bebeğin elinde silah yoktur.</p>

<p>Hastane yatağındaki hastanın savaşma imkânı yoktur.</p>

<p>Gazetecinin kamerası silah değildir.</p>

<p>Din görevlisinin duası bomba değildir.</p>

<p>Yardım gönüllüsünün taşıdığı gıda ve ilaç mühimmat değildir.</p>

<p>Öyleyse sivillerin öldürülmesini ve sivil yaşam alanlarının yok edilmesini hangi hukuk, hangi ahlak, hangi vicdan açıklayabilir?</p>

<p>İnsanlık tam da burada sınanır.</p>

<p>Zulmün en tehlikeli aşaması: Normalleşmesi</p>

<p>Bir toplum açısından en büyük tehlike yalnızca zulmün işlenmesi değildir.</p>

<p>Asıl tehlike, zulmün normalleşmesidir.</p>

<p>Bir çocuk öldürüldüğünde artık şaşırmamak...</p>

<p>Bir hastane vurulduğunda bunu sıradan bir haber gibi izlemek...</p>

<p>Bir aile enkaz altında kaldığında birkaç saat üzülüp sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam etmek...</p>

<p>İşte vicdanın ölümü böyle başlar.</p>

<p>Bugün Gazze'de yaşananların en korkunç taraflarından biri de budur: "Ölümün istatistiğe dönüşmesi."</p>

<p>Oysa her rakamın arkasında bir insan vardır.</p>

<p>Bir çocuk...</p>

<p>Bir anne...</p>

<p>Bir baba...</p>

<p>Bir kardeş...</p>

<p>Bir hayat...</p>

<p>Bir yarım kalmış gelecek...</p>

<p>Devletlerin gücü arttıkça ahlaklarının da güçlenmesi gerekir.</p>

<p>Silahlar çoğaldıkça vicdan çoğalmalıdır.</p>

<p>Teknoloji geliştikçe insan hayatına verilen değer artmalıdır.</p>

<p>Fakat güç, hukukun ve vicdanın önüne geçtiğinde devlet büyümez.</p>

<p>Sadece "zulüm kapasitesi büyür."</p>

<p>-Güçlü olmak haklı olmak değildir</p>

<p>İsrail bölgedeki en güçlü askerî yapılardan birine sahip olabilir.</p>

<p>Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere güçlü devletlerin siyasi, askerî ve diplomatik desteğine sahip olabilir.</p>

<p>Gelişmiş silahlara, güçlü bir ekonomiye ve yüksek teknolojiye sahip olabilir.</p>

<p>Fakat bütün bunlar hiçbir devlete masum insanların hayatını hiçe sayma hakkı vermez.</p>

<p>Güçlü olmak haklı olmak değildir.</p>

<p>Tam tersine güçlü olmak, daha fazla sorumluluk taşımaktır.</p>

<p>Bir devlet ne kadar güçlüyse, hukuk karşısında o kadar hesap verebilir olmalıdır.</p>

<p>Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir:</p>

<p>Silahlar devletleri büyütebilir; fakat zulüm onları ahlaken küçültür.</p>

<p>●Yahudilik başka, Siyonizm başka</p>

<p>Burada çok önemli bir ayrımı özellikle yapmak zorundayız.</p>

<p>Yahudilik ile Siyonizmi, Yahudiler ile İsrail hükümetini birbirine eşitlemek doğru değildir.</p>

<p>Nasıl İslam adına yapılan her zulmü İslam'ın kendisine mal edemiyorsak, İsrail devletinin politikalarını da bütün Yahudilere mal edemeyiz.</p>

<p>İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek Yahudi düşmanlığı değildir.</p>

<p>İsrail ordusunun sivillere yönelik uygulamalarını eleştirmek Yahudi düşmanlığı değildir.</p>

<p>İşgal politikalarına karşı çıkmak Yahudi düşmanlığı değildir.</p>

<p>Yerleşimci şiddetini eleştirmek Yahudi düşmanlığı değildir.</p>

<p>Hristiyanlara veya Müslümanlara yönelik saldırıları kınamak Yahudi düşmanlığı değildir.</p>

<p>Tam tersine:</p>

<p>●Zulmü kim yaparsa yapsın karşı çıkmak, insan olmanın gereğidir.</p>

<p>Dünyanın farklı yerlerinde İsrailli ve Yahudi insanların da Filistinlilere yönelik zulme karşı çıktığını, savaş politikalarını eleştirdiğini ve barış çağrısı yaptığını biliyoruz.</p>

<p>Bu nedenle mesele bir halkı topyekûn suçlamak değildir.</p>

<p>Mesele; "zulmü, işgali, ayrımcılığı, savaş politikalarını ve bunları meşrulaştıran ideolojik anlayışları sorgulamaktır."</p>

<p>Şimdi hedefte Hristiyanlar da var</p>

<p>Kudüs ve işgal altındaki Filistin topraklarında Hristiyanlara yönelik saldırılar ve tacizler konusunda da ciddi kaygılar dile getirilmektedir.</p>

<p>Bu tür olaylar, Filistin'deki meselenin yalnızca Müslümanlarla Yahudiler arasındaki bir sorun olarak görülmemesi gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Çünkü Kudüs yalnızca bir dinin değil; Yahudilerin, Müslümanların ve Hristiyanların ortak kutsal tarihinin merkezlerinden biridir.</p>

<p>Bir kiliseye saldırı ne kadar yanlışsa bir camiye saldırı da o kadar yanlıştır.</p>

<p>Bir sinagogun kutsallığı nasıl korunuyorsa kilisenin ve caminin kutsallığı da korunmalıdır.</p>

<p>İbadethanenin kutsallığı, onu kimin kullandığına göre değişmez.</p>

<p>İnsanlığın ortak vicdanı bunu ayırt etmez.</p>

<p>Gazze'nin asıl direnişi</p>

<p>Gazze'nin en büyük direnişi yalnızca askerî değildir.</p>

<p>Asıl direniş, hayatta kalma iradesidir.</p>

<p>Evini kaybeden bir annenin çocuğuna sarılması...</p>

<p>Enkazdan çıkarılan bir çocuğun yeniden ayağa kalkmaya çalışması...</p>

<p>Bir öğretmenin yıkılmış bir okulun yanında öğrencilerine ders vermeye devam etmesi...</p>

<p>Bir doktorun bütün imkânsızlıklara rağmen hastalarını tedavi etmeye çalışması...</p>

<p>Bir insanın bütün acılara rağmen "Ben hâlâ buradayım" diyebilmesi...</p>

<p>Bunların her biri insanın yok edilemeyen direncidir.</p>

<p>Gazze'de yetişen yeni kuşakların hafızasında yalnızca bombalar değil; aynı zamanda adaletsizliğe karşı direnme duygusu da büyüyor.</p>

<p>Bu nedenle Gazze'deki mesele yalnızca bugünün savaşı değildir.</p>

<p>Yarınların vicdanını da şekillendirmektedir.</p>

<p>İslam dünyasının büyük imtihanı</p>

<p>Bugün İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu en ağır meselelerden biri de kendi içindeki siyasi dağınıklık ve sessizliktir.</p>

<p>Yaklaşık iki milyarlık Müslüman nüfusa rağmen Gazze'deki felaket karşısında İslam ülkelerinin ortak ve etkili bir siyasi irade ortaya koymakta zorlanması, tarihî bir sorgulamayı zorunlu kılıyor.</p>

<p>Mesele yalnızca hükümetlerin ne yaptığı değildir.</p>

<p>Mesele, toplumların vicdanlarının ne kadar canlı kaldığıdır.</p>

<p>Çünkü zulüm karşısında suskunluk, zamanla zulmün kendisi kadar tehlikeli hâle gelebilir.</p>

<p>"Zulmün karşısında susanlar, farkında olmadan zulmün alanını genişletir."</p>

<p>Savaşın arkasındaki çıkar hesapları</p>

<p>Ortadoğu'daki savaşların hiçbirini yalnızca dinî veya mezhepsel sebeplerle açıklamak da yeterli değildir.</p>

<p>Enerji kaynakları, doğal gaz ve petrol hatları, limanlar, ticaret yolları, jeopolitik nüfuz alanları, arz-mevud hayalleri ve bölgesel güç dengeleri; Ortadoğu'daki çatışmaların arka planında sürekli tartışılan başlıklardır.</p>

<p>Gazze'nin açıklarındaki doğal gaz kaynakları ve Doğu Akdeniz'in enerji jeopolitiği de bu çerçevede ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:</p>

<p>Her jeopolitik gelişmeyi tek bir gizli plana bağlamak yerine, somut belgeler ve doğrulanabilir bilgiler üzerinden konuşmak gerekir.</p>

<p>Çünkü haklı bir davayı güçlü kılan şey yalnızca öfke değildir. Hakikattir.</p>

<p>İsrail nerede duracak?</p>

<p>Bugün Gazze'yi, Batı Şeria'yı, Doğu Kudüs'ü ve Golan'ı kapsayan sorunlar yalnızca bugünün meselesi değildir.</p>

<p>Bölgedeki işgal, yerleşim ve sınır politikalarının gelecekte nereye kadar uzanabileceği sorusu da haklı olarak tartışılmaktadır.</p>

<p>Fakat burada da bir şeyi açıkça söylemek gerekir:</p>

<p>Ortadoğu'daki hiçbir halkın güvenliği, başka bir halkın yok sayılması üzerine kurulamaz.</p>

<p>İsraillilerin güvenliği Filistinlilerin özgürlüğünü yok ederek sağlanamaz.</p>

<p>Filistinlilerin özgürlüğü de İsrailli sivillerin hayatını yok sayarak sağlanamaz.</p>

<p>Kalıcı barışın tek yolu, herkes için adalet ve güvenliktir.</p>

<p>Benim tarafım insanlığın tarafıdır</p>

<p>Ben Filistin'de de İsrail'de de masum insanların ölmesini istemiyorum.</p>

<p>Yahudilerin de, Müslümanların da, Hristiyanların da güven içinde yaşamasını istiyorum.</p>

<p>Ben çocukların ölmediği,</p>

<p>annelerin evlatlarını toprağa vermediği,</p>

<p>hastanelerin bombalanmadığı,</p>

<p>kiliselerin, camilerin hedef alınmadığı,</p>

<p>gazetecilerin görevlerini yaparken öldürülmediği,</p>

<p>yardım gönüllülerinin insanlara yardım ettikleri için hayatlarını kaybetmediği bir dünya istiyorum.</p>

<p>Benim karşı olduğum bir halk değildir.</p>

<p>Benim karşı olduğum zulümdür, faşist, siyonist, emperyalist, &nbsp;evangelist hezeyanlardır.</p>

<p>İşgaldir.</p>

<p>Ayrımcılıktır.</p>

<p>Irkçılıktır.</p>

<p>Savaş suçlarıdır.</p>

<p>Sivillerin hedef hâline getirilmesidir.</p>

<p>İnsan hayatının değersizleştirilmesidir.</p>

<p>Ve bunları kim yaparsa yapsın karşısındayım.</p>

<p>Kim yaparsa yapsın...</p>

<p>Hangi bayrağın altında yaparsa yapsın...</p>

<p>Hangi kutsal kavramın arkasına saklanırsa saklansın...</p>

<p>"Zulüm zulümdür."</p>

<p>Tarih kimin yanında duracak?</p>

<p>Bugün insanlığın önünde çok açık bir tercih vardır:</p>

<p>Ya "gücün hukukunu" kabul edeceğiz,</p>

<p>ya da "hukukun gücünü" savunacağız.</p>

<p>Ya çocukların ölümünü istatistik olarak göreceğiz,</p>

<p>ya da her çocuğun hayatını insanlığın ortak emaneti kabul edeceğiz.</p>

<p>Ya bir halkın acısını kendi siyasi hesaplarımız uğruna görmezden geleceğiz,</p>

<p>ya da insanlığın ortak vicdanını savunacağız.</p>

<p>Ben ikinci yolu seçiyorum.</p>

<p>Çünkü inanıyorum ki:</p>

<p>*Bir çocuğun gözyaşı, bütün ideolojilerden daha değerlidir.*</p>

<p>*Bir annenin feryadı, bütün siyasi hesaplardan daha büyüktür.*</p>

<p>*Bir masumun hayatı, hiçbir devletin güvenlik gerekçesinden daha değersiz değildir.*</p>

<p>Ve tarihin sonunda geriye yalnızca tanklar, uçaklar, füzeler ve zafer nutukları kalmayacaktır.</p>

<p>Geriye;</p>

<p>kim zulmetti ?</p>

<p>kim zulme karşı çıktı?</p>

<p>kim sustu ?</p>

<p>kim insanlığın yanında durdu?</p>

<p>Kimler ağlarken kimler şeytanın günümüzdeki askerlerine dolambaçlı yollardan mal ve hizmet gonderdi?</p>

<p>sorularının cevapları kalacaktır.</p>

<p>Çünkü tarih yalnızca kazananları yazmaz.</p>

<p>Tarih, vicdanını kaybetmeyenleri de yazar.</p>

<p>Ve benim dileğim şudur:</p>

<p>Gazze'de akan kan bir gün mutlaka duracak.</p>

<p>Çocuklar yeniden sokaklarda oynayacak.</p>

<p>Camilerde ezan, kiliselerde çan, sinagoglarda ibadet yeniden özgürce yaşanacak.</p>

<p>Ve insanlık, bir kez daha şu gerçeği hatırlayacak:</p>

<p>*Hiçbir devlet, hiçbir millet, hiçbir ideoloji ve hiçbir güç; insan hayatından daha kutsal değildir.*</p>

<p>*Zulüm güçlendikçe insanlık kaybeder.*</p>

<p>*İnsanlık zulme karşı çıktıkça yeniden kazanır.*</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Aug 2026 11:38:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sal gitsin!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/sal-gitsin-665</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/sal-gitsin-665</guid>
                <description><![CDATA[Sal gitsin!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bazı durum ve olaylarda serbest bırakmak, eşyanın tabiatına daha uygun olabilir. Olmuyorsa, kıvama gelmiyorsa, söz dinlemiyorsa çoğu zaman zorlamak yerine salmak en doğru hareket olacaktır. Çünkü salmakta hareket vardır; bırakmakta ise bir teslimiyet ve akışa güven duygusu…</p>

<p>Bir de sal taşı vardır. O ise bunun tam tersidir: Kalmanın, sabitliğin, hareketsizliğin ve dayanmanın sembolüdür. Sessizdir ama geçmişten geleceğe çok şey anlatır. Yerinden kıpırdamaz; fakat üzerinde yaşanan hayatın izlerini taşır.</p>

<p>Anadolu’da, özellikle kırsalda sal taşı, en masrafsız ve ulaşılması en kolay malzemelerden biri olmuştur. Doğada kendiliğinden bulunan düz, geniş, yassı ve tabaka hâlindeki bazalt taşları, köy hayatının adeta çok amaçlı eşyasına dönüşmüştür.</p>

<p>Yer döşemesinden sekiye, divandan sahbeye, masadan sofraya kadar pek çok yerde kullanılmıştır. Bacayı, kuyuyu, tandırı veya herhangi bir boşluğu kapatmış; üzerinde çamaşır yıkanmış, meyve ve sebze kurutulmuş, yemek yenmiş, tuz serpilmiş, hayvanlar beslenmiştir.</p>

<p>Yazın üzerine oturulmuş, misafirler burada ağırlanmıştır. Çocuklar üzerinde oyun oynamış, kadınlar günlük işlerini burada görmüş, erkekler yüklerini üzerine bırakmıştır. Binit hayvanlarına, özellikle kadın ve çocukların rahatça binebilmesi için bir basamak olmuş; gerektiğinde satış, sergi ve gösteri için tezgâha dönüşmüştür.</p>

<p>Kısacası sal taşı, kırsal hayatın sessiz ama çok işlevli bir parçasıdır.</p>

<p>Bazen bir yükü sırtlanmak gerekir. Sabretmek, direnmek, beklemek ve yerinde durmak… Tıpkı sal taşı gibi. Yıllarca yağmurun, karın, güneşin altında kalır ama işlevini sürdürür. Üzerine ne konulursa taşıyan, kendisinden ne istenirse sessizce yerine getiren bir dayanıklılık örneğidir.</p>

<p>Fakat her yük sonsuza kadar taşınmaz.</p>

<p>Bazı şeyleri bırakmak gerekir.</p>

<p>Çünkü bırakmak her zaman vazgeçmek değildir.</p>

<p>Bazen bırakmak, hayatın akışına güvenmektir.</p>

<p>Bazen bir insanı kendi yoluna bırakmaktır. Bazen bir meseleyi olduğu hâliyle kabul etmektir. Bazen geçmişin yükünü omuzdan indirmektir. Bazen de yıllardır sımsıkı tuttuğumuz bir şeyin artık bize ait olmadığını kabul etmektir.</p>

<p>Sal taşı ile “sal gitsin” arasındaki felsefi bağ da tam burada ortaya çıkar.</p>

<p>Sal taşı kalmanın, “sal gitsin” bırakmanın ifadesidir.</p>

<p>Biri yükü taşır, diğeri yükten kurtarır.</p>

<p>Biri geçmişin ağırlığını üzerinde tutar, diğeri geleceğe doğru hareket eder.</p>

<p>Biri sabırdır, diğeri özgürlük.</p>

<p>İnsan ise ikisine de muhtaçtır.</p>

<p>Her şeyi salıp gitmek mümkün olmadığı gibi her şeyi sırtında taşımak da mümkün değildir. Hayat, neyin taşınacağını ve neyin bırakılacağını bilme sanatıdır.</p>

<p>Belki de olgunluk tam burada başlar:</p>

<p>Neyi tutacağını, neyi taşıyacağını ve ne zaman “sal gitsin” diyeceğini bilmekte…</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 16 Aug 2026 18:17:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Batı neden hep ilerledi, İslam dünyası neden hep geri kaldı?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bati-neden-hep-ilerledi-islam-dunyasi-neden-hep-geri-kaldi-664</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bati-neden-hep-ilerledi-islam-dunyasi-neden-hep-geri-kaldi-664</guid>
                <description><![CDATA[Batı neden hep ilerledi, İslam dünyası neden hep geri kaldı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Batı medeniyetinin yükselişini anlamak için yalnızca fabrikalarına, üniversitelerine veya teknolojisine bakmak yetmez.</p>

<p>O yükselişin arkasında çok daha karmaşık ve çoğu zaman karanlık bir tarih vardır:</p>

<p>Sömürgecilik, kölelik, ucuz emek, doğal kaynakların transferi ve dünya ticaretinin kontrolü...</p>

<p>Afrika’dan Asya’ya, Amerika’dan Uzak Doğu’ya kadar geniş coğrafyalardan hammaddeler Batı’ya taşındı. Milyonlarca insan köleleştirildi, ağır şartlarda çalıştırıldı. Böylece üretim maliyetleri aşağı çekildi, sermaye birikimi hızlandı ve Batı’nın sanayileşmesi için önemli bir ekonomik zemin oluştu.</p>

<p>Bunları görmezden gelmek tarih bilincinden yoksunluk olur.</p>

<p>Fakat burada çok önemli bir soru var:</p>

<p>BATI SADECE SÖMÜREREK Mİ YÜKSELDİ?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Asıl dikkat edilmesi gereken nokta tam da burasıdır.</p>

<p>Batı, elde ettiği ekonomik gücü zaman içerisinde -üretime, eğitime, bilime, teknolojiye ve kurumsal yapılara dönüştürmeyi başardı.-</p>

<p>Sömürünün sağladığı sermaye birikimi; fabrikalara, üniversitelere, laboratuvarlara, demiryollarına, limanlara ve araştırma merkezlerine aktarıldı.</p>

<p>Kendi gençlerini eğitti.<br />
Mühendisler, doktorlar, bilim insanları, sanatçılar, hukukçular ve yöneticiler yetiştirdi.</p>

<p>Üretimi yalnızca kas gücüne bırakmadı; bilgiyle, bilimle ve teknolojiyle destekledi. Kurumsallaşmayı keşfetti.</p>

<p>Ve zamanla çok önemli bir gerçeği fark etti:</p>

<p>İnsan özgür değilse düşünemez.<br />
Düşünemezse sorgulayamaz.<br />
Sorgulayamazsa keşfedemez.<br />
Keşfedemezse üretemez.</p>

<p>Bu nedenle hukuk, eğitim, özgürlükler, bilimsel araştırma ve kurumsal yapılarını sürekli geliştirdiler.</p>

<p>Elbette Batı'nın özgürlük, hukuk ve insan hakları konusunda bugün geldiği noktaya kolay ve doğrusal bir yoldan ulaştığını söylemek mümkün değildir. Kölelik, ırkçılık, sömürgecilik ve savaşlar Batı tarihinin ağır gerçekleridir.</p>

<p>Ama bir başka gerçek daha var:</p>

<p>Batı kendi içindeki yanlışları zamanla sorgulama ve düzeltme mekanizmaları geliştirdi.</p>

<p>İşte medeniyet üretme kapasitesini artıran esas unsurlardan biri buydu.</p>

<p>Peki biz ne yaptık?</p>

<p>Asıl zor soru buradan sonra başlıyor.</p>

<p>İslam dünyası neden aynı ölçüde üretim, bilim, teknoloji ve kurumsallaşma kapasitesi oluşturamadı?</p>

<p>Oysa tarih bize İslam medeniyetinin dönem dönem dünyaya öncülük ettiğini gösteriyor.</p>

<p>Bağdat'ta Beytülhikme'den Kurtuba'ya, Semerkant'tan Kahire'ye, İstanbul'a kadar bilim, matematik, tıp, astronomi, felsefe ve mimaride büyük eserler ortaya konuldu.</p>

<p>Bir medeniyetin yükselişini sağlayan ruh neden zamanla zayıfladı?</p>

<p>Bence temel sorun yalnızca cehalet değildir.</p>

<p>Daha derinde bir problem vardır:</p>

<p>Bildiklerimizi hayata geçirememek.</p>

<p>Çok konuştuk. Çok yazdık. Çok anlattık. Çok slogan attık.</p>

<p>Fakat bilgi ile hayat arasındaki mesafeyi yeterince kapatamadık.</p>

<p>İbadet ettik ama adaleti kurumsallaştıramadık.</p>

<p>Çalışkanlığı övdük ama üretim kültürünü yeterince geliştiremedik.</p>

<p>Bilgiyi yücelttik ama bilimsel araştırmayı yeterince desteklemedik.</p>

<p>İlimden söz ettik ama üniversiteleri özgür düşüncenin merkezleri hâline getiremedik.</p>

<p>Adaletten söz ettik ama güçlü ile haklı arasındaki farkı her zaman gözetemedik.</p>

<p>---Sorunumuz İslam değil, İslam'ı yaşama biçimimiz olabilir.</p>

<p>Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.</p>

<p>İslam'ın, geri kalmışlığın sebebi olması söz konusu değildir.</p>

<p>Çünkü; İslam bir medeniyetin geri kalmasına değil, insanın aklını kullanmasına, adaleti tesis etmesine, çalışmasına, üretmesine ve yeryüzünü imar etmesine çağrı yapar.</p>

<p>Sorun, İslam'ın kendisinde değil;<br />
İslam toplumlarının İslam'ın temel ilkelerini kurumlara, üretime, eğitime, adalete ve günlük hayata ne ölçüde dönüştürebildiğindedir.</p>

<p>Kur'an'ın ilk emrinin "Oku" olması son derece anlamlıdır.</p>

<p>Fakat yalnızca "oku" demek yetmez.</p>

<p>Oku, düşün, araştır, sorgula, keşfet, üret ve faydaya dönüştür.</p>

<p>Medeniyet tam da burada başlar.</p>

<p>Batı'nın en büyük sırrı sömürge değil, dönüşüm kapasitesiydi</p>

<p>Batı'nın sömürgeciliğini eleştirmek kolaydır ve haklı gerekçeleri vardır.</p>

<p>Fakat sadece bunu söyleyerek Batı'nın neden bugün bilimde, teknolojide, sanayide ve kurumsal yapılarda güçlü olduğunu açıklayamayız.</p>

<p>Çünkü aynı sömürgecilik tarihini yaşamış veya kaynakları sömürülmüş toplumların hepsi aynı sonucu üretmedi.</p>

<p>Batı'nın farkı, "elde ettiği kaynakları bilgiye ve üretim kapasitesine dönüştürmesinde" ortaya çıktı.</p>

<p>Bir ülkenin yeraltı zenginliği olabilir. Ama üniversitesi yoksa,<br />
bilim insanı yetiştiremiyorsa,<br />
hukuk sistemi güven vermiyorsa,<br />
mülkiyet hakkı korunmuyorsa,<br />
özgür düşünce yoksa, girişimci risk alamıyorsa, liyakat yerine sadakat ödüllendiriliyorsa,<br />
o zenginlik uzun vadede medeniyet üretmeye yetmez.</p>

<p>Petrol satabilirsiniz.<br />
Doğalgaz satabilirsiniz.<br />
Altın satabilirsiniz.</p>

<p>Ama bilgi satın alarak medeniyet sahibi olamazsınız.</p>

<p>Bilgiyi üretmek zorundasınız.</p>

<p>Bugün asıl savaş: Bilgi ile cehalet arasındadır.</p>

<p>21.⁠ ⁠yüzyılın dünyasında ülkelerin gücünü artık yalnızca toprakları, orduları veya doğal kaynakları belirlemiyor.</p>

<p>Asıl güç; insan kalitesinde, eğitimde, bilimde, teknolojide, hukukta, üretimde ve kurumsal kapasitede.</p>

<p>Bir ülkenin en büyük petrolü artık petrol olmayabilir.</p>

<p>Ülkelerin en büyük petrolü insanıdır.</p>

<p>İyi yetişmiş bir mühendis, bir bilim insanı, bir öğretmen, bir girişimci, bir hâkim, bir teknisyen ve ahlaklı bir yönetici...</p>

<p>Bunların her biri bir ülkenin gerçek sermayesidir.</p>

<p>Bu nedenle İslam dünyasının önündeki en büyük mesele sadece ekonomik kalkınma değildir.<br />
"insan yetiştirebilme yeteneğidir."</p>

<p>Batı'yı taklit etmek değil, doğruyu almak gerekirdi.</p>

<p>Buradan "Batılılaşalım" sonucu çıkarmak da büyük bir yanılgıdır.</p>

<p>Mesele Batı'nın bütün değerlerini kopyalamak değildir.</p>

<p>Batı'dan alınması gereken; bilimdir, disiplinli çalışma kültürüdür, araştırma yöntemidir, hukukun üstünlüğüdür, liyakattir, kurumsallaşmadır, üretim teknolojisidir ve özgür düşünce ortamıdır.</p>

<p>Kendi ahlaki ve kültürel değerlerimizi ise özgün biçimde korumalıydık.</p>

<p>Çünkü medeniyet, başka bir medeniyetin kopyası olmak değildir. Kendi köklerin üzerinde çağın bilgisini üretmektir.<br />
İslam dünyasının geçmişi buna zaten şahittir. Bir zamanlar Avrupa, İslam dünyasının bilimsel birikiminden tercümeler yaparak yararlandı.</p>

<p>Bugün ise bizim yeniden başkalarının ürettiği bilgiyi tüketmek yerine "bilgi üreten toplumlar hâline gelmemiz gerekiyor."</p>

<p>Artık mazeret değil, üretim zamanı...</p>

<p>Sömürgeciliği konuşalım.<br />
Emperyalizmi konuşalım.<br />
Batı'nın tarih boyunca yaptığı adaletsizlikleri de konuşalım.<br />
Ama bütün bunları konuşurken kendimize şu soruyu da soralım:</p>

<p>●Peki biz ne ürettik?</p>

<p>●Kaç bilim insanı yetiştirdik?</p>

<p>●Kaç patent aldık?</p>

<p>●Kaç teknoloji geliştirdik?</p>

<p>●Kaç dünya markası oluşturduk?</p>

<p>●Üniversitelerimiz ne kadar özgür?</p>

<p>●Hukuk sistemimize ne kadar güveniyoruz?</p>

<p>●Liyakat ne kadar hâkim?</p>

<p>●Gençlerimiz ne kadar sorgulayabiliyor?</p>

<p>●Çocuklarımıza ezberlemeyi mi, düşünmeyi mi öğretiyoruz?</p>

<p>İşte asıl yüzleşmemiz gereken sorular bunlardır.</p>

<p>Çünkü medeniyetler sadece dış güçler tarafından yıkılmaz.</p>

<p>İçeride düşünme, üretme, sorgulama ve yenilenme kabiliyeti kaybolduğunda da medeniyetler geriler.</p>

<p>Artık sürekli başkasını suçlamak yerine kendimize dönüp bakmalıyız.</p>

<p>Batı'nın sömürgecilik tarihinden ders çıkaralım.</p>

<p>Ama Batı'nın; bilim üretme, eğitim kurumu oluşturma, hukuku geliştirme, araştırmayı teşvik etme ve bilgiyi teknolojiye dönüştürme kabiliyetinden de ders çıkaralım.</p>

<p>Çünkü mesele Batı'ya hayran olmak değildir.</p>

<p>Mesele Batı'ya düşman olmak da değildir.</p>

<p>MESELE HAKİKATE SADIK OLMAKTIR.</p>

<p>Ve belki de bugün İslam dünyasının en fazla ihtiyaç duyduğu şey şudur:</p>

<p>●Daha az hamaset, daha çok bilgi.<br />
●Daha az slogan, daha çok üretim.<br />
●Daha az konuşma, daha çok eylem.<br />
●Daha az mazeret, daha çok sorumluluk.</p>

<p>Çünkü medeniyet, yalnızca neye inandığınızla değil; inandığınız şeyi hayata ne kadar geçirdiğinizle kurulur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 06:14:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ben bilmem, ben yapamam!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/ben-bilmem-ben-yapamam-663</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/ben-bilmem-ben-yapamam-663</guid>
                <description><![CDATA[Ben bilmem, ben yapamam!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanoğlunu en güzel şekilde yaratan Yüce Allah onu aynı zamanda&nbsp;cüzi irade ile de donatarak&nbsp;diğer mahlûkattan farklı kılmıştır.&nbsp;İrade, olaylar karşısında&nbsp;alacağımız&nbsp;tutum ve tercih&nbsp;olarak&nbsp;bizi sigaya&nbsp;çekmektedir.&nbsp;</p>

<p>Birçok insan&nbsp;karşılaştığı problemler karşısında&nbsp;iradesini ayaklar altına alarak&nbsp;pes etmektedir. Çıkış yolu aramak, farklı bakış açısıyla yeni yollar açmak yerine öğretilmiş çaresizlik bataklığına saplanarak&nbsp;yok olmaktadır.&nbsp;Oysaki vazgeçmemek, asla pes etmemek ve de&nbsp;azimle iradesini ortaya koyanlar günün sonunda mutlu sona ulaşmış olacaktır.&nbsp;</p>

<p>Her insan farklı yaratıldığı için yetenek ve kapasitesi de farklı olacaktır. Önemli olan zamanında&nbsp;kendini keşfederek başarılı olacağı yolda ilerlemesi&nbsp;en efektif&nbsp;tutum&nbsp;olacaktır. Bu şekilde&nbsp;hem kendisi hem de toplum için önemli bir kaynak israfının da önüne geçilmiş olunacaktır.</p>

<p>Eğitim, öğretim ve meslek seçimi de bu kapsamda&nbsp;ele alınmalıdır. Günümüzde&nbsp;herkes okumak istiyor fakat kimse bir meslek sahibi olmaya yanaşmıyor.&nbsp;Eskiden çırak, kalfa ve usta silsilesi ile toplumun genel ihtiyacı karşılanır iken&nbsp;bugün bu zincir büyük oranda kırılmıştır.&nbsp;Çok yakın gelecekte; bir tesisatçı,&nbsp;bir elektrikçi, bir oto&nbsp;tamircisi bulmak çok kolay olmayacaktır. Ara insan gücümüz her geçen gün azalırken eli anahtar tutamayan&nbsp;mühendis&nbsp;çokluğu diplomalı fakat&nbsp;vasıfsız işsizler ordusu ortaya çıkarmış&nbsp;durumdadır.&nbsp;&nbsp;</p>

<p>Acil olarak meslek okulları&nbsp;çok daha cazip hale getirilerek&nbsp;ve sanayi ile işbirliği ile bu açık kapatılmalıdır. Aksi takdirde&nbsp;usta bulunamayacak bulunsa da randevu ile sıra beklemek zorunda kalacağımız günler uzak değildir.&nbsp;İşçilik&nbsp;fiyatlarının&nbsp;da&nbsp;katlanarak artacağı da yine sürpriz olmayacaktır.&nbsp;</p>

<p>Sonuç olarak,&nbsp;herkes her işi yapacak diye bir şey yok!&nbsp;Bu yüzden de başkalarına muhtaçlık&nbsp;kaçınılmazdır. “Ben bilmem, ben yapamam!”&nbsp;diyen&nbsp;insanlar yüzünden birileribundan doğal olarak nemalanacaktır.&nbsp;Bu döngü dünyanın kuruluşundan bu yana&nbsp;ihtiyaçların karşılanması kapsamında&nbsp;doğal bir süreçtir.&nbsp;Bundan sonraki yaşantımızda&nbsp;dengelerin bozulmaması adına&nbsp;bu meselenin bir beka sorunu olarak görülerek&nbsp;devlet politikası&nbsp;haline getirilmesi elzemdir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Aug 2026 06:10:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zulme karşı susmayan vicdan</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/zulme-karsi-susmayan-vicdan-662</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/zulme-karsi-susmayan-vicdan-662</guid>
                <description><![CDATA[Zulme karşı susmayan vicdan]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Trump: *"İran ile anlaşma yapmayı tercih ederim; çünkü insanları öldürmek istemiyorum."*</p>

<p>Eski CIA subayı ve stratejik analiz şirketi Rapidan Energy Group'un Başkanı Scott Modell'e atfedilen değerlendirmelere göre, Washington, İran'ın askerî kapasitesini ve direnme gücünü beklediği ölçüde zayıflatamadı. Bu görüşe göre ABD, İran yönetimini devirmesinin mümkün olmadığı sonucuna vardı ve stratejik bir çıkmazla karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Gerilim, yalnızca petrol ve finans piyasalarını kontrol altında tutmayı amaçlayan kısır bir döngüye dönüşmüş görünüyor.</p>

<p>Peki sonuç ne oldu?</p>

<p>•⁠ &nbsp;⁠Ne İran bölündü.<br />
•⁠ &nbsp;⁠Ne rejim değişti.<br />
•⁠ &nbsp;⁠Ne de nükleer çalışmalar sona erdi.</p>

<p>Körfez'in korkak ve gasıp yöneticileri ise bir kez daha büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.</p>

<p>En önemlisi de dünya, emperyalizme ve siyonizme direnen bir iradeyi gördü.</p>

<p>İran, Amerika'ya "Gücün sınırsız değil." mesajını verdi.</p>

<p>Savaş şimdilik durmuş görünüyor.</p>

<p>Peki ya bir gün Amerika'nın karşısına doğrudan Çin çıkarsa ne olur?</p>

<p>Günlerce, Amerika adına karada savaşacak gruplar arandığı yönünde çeşitli iddialar gündeme geldi.</p>

<p>İran, Körfez ülkelerine şu mesajı verdi: *"Amerika artık sizi koruyamıyor."*</p>

<p>Allah'a, hakka, adalete ve İslam kardeşliğine yönelmesi gereken Körfez monarşileri ise şimdi güvenlik için Çin'e göz kırpıyor.</p>

<p>En büyük stratejik hata, İran'ı Gazze gibi yapayalnız zannetmekti.</p>

<p>Kırk yedi yıllık ambargo, İran'a araştırmayı, üretmeyi ve kendi imkânlarıyla ayakta kalmayı öğretti.</p>

<p>---</p>

<p>Münafıklar ve işbirlikçiler, "Biz Amerikancıyız." diyemedikleri için, ABD politikalarına karşı çıkan hür vicdanlı insanları karalamaya çalışarak "Siz İrancısınız." diyorlar.</p>

<p>Oysa hakikatin tarafında olmakla bir devletin tarafında olmak aynı şey değildir.</p>

<p>Vicdan sahibi insanlar coğrafyaların değil, adaletin safında durur.</p>

<p>Bir zulme karşı çıkmayı başka bir ülkenin sözcülüğü gibi göstermek, gerçeği tartışamayanların en kolay propaganda yöntemidir.</p>

<p>İftirayla fikir çürütülemez.</p>

<p>Etiketler hakikati değiştirmez; sadece o etiketi yapıştıranın niyetini ele verir.</p>

<p>Katil siyonistlerle ticaretini ve ilişkilerini bir şekilde sürdürenler, içlerinde kalan iman ve vicdan kırıntıları sebebiyle zaman zaman suçluluk hissederler. Fakat dünya sevgisi bu sesi kısa sürede bastırır. Hamaset ve sloganlar da o rahatsızlığı örtmeye yeter.</p>

<p>"Ya bizdensin ya onlardan." anlayışı, bağımsız düşünceden korkanların dilidir.</p>

<p>Hür insanlar ise yalnızca doğruya ve adalete bağlıdır.</p>

<p>Vicdanı satın alınamayan insanlar, emperyal hesapların değil, hakikatin sesini dinler. Bu yüzden onları herhangi bir ülkenin veya ideolojinin kalıbına sığdıramazsınız.</p>

<p>Son olarak...</p>

<p>Mezhebini, mensubiyetini veya liderini aziz İslam dininin önüne koyanlar, tedavisi zor bir zihinsel hastalığa yakalanmış kimselerdir.</p>

<p>Kendimize şu soruları samimiyetle sormalıyız:</p>

<p>Bugün Hz. Muhammed (sav) yaşasaydı, İsrail ve Amerika'nın yanında mı olurdu?</p>

<p>Onlara açık veya gizli destek verenleri ümmetinden sayar mıydı?</p>

<p>İsrail'e petrol, demir-çelik, gıda ve benzeri ürünler gönderenlerin yüzüne nasıl bakardı?</p>

<p>Allah Teâlâ, hakka inananların, adalet için mücadele edenlerin ve zulme karşı direnenlerin yardımcısı olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 20:25:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Biz çok konuştuk, az yaptık!</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/biz-cok-konustuk-az-yaptik-661</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/biz-cok-konustuk-az-yaptik-661</guid>
                <description><![CDATA[Biz çok konuştuk, az yaptık!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>"Savaş, ölünce değil; düşmanına benzeyince kaybedilir."</p>

<p>Rahmetli Aliya İzzetbegoviç'in bu sözü, yalnızca Bosna'nın değil, bütün İslam dünyasının önüne konulmuş bir pusulaydı.</p>

<p>Çünkü bir medeniyet, sadece toprak kaybettiğinde değil; ahlakını, adaletini, aile yapısını, eğitim anlayışını ve hayat tasavvurunu kaybettiğinde de yenilmiş olur.</p>

<p>Bugün dönüp kendimize dürüstçe bakmak zorundayız.</p>

<p>Batı'dan almamız gerekenleri değil, almamamız gerekenleri büyük bir iştahla ithal ettik.</p>

<p>Onların bilimini, disiplinini, üretim ahlakını, hukuk anlayışını, araştırma kültürünü, sorgulayan aklını, teknolojiye yaptığı yatırımları örnek almak yerine; dejenere aile yapısını, tüketim çılgınlığını, haz kültürünü, gösterişi, estetik takıntısını, sosyal medyanın bağımlılık üreten yüzünü ve insanın yaratılışına meydan okuyan sapkın anlayışları benimsedik.</p>

<p>Sonra da neden huzurumuzun kaçtığını, neden ailelerin dağıldığını, neden gençlerin umutsuzlaştığını, neden ekonomimizin tökezlediğini konuşmaya başladık.</p>

<p>Oysa mesele yalnızca ekonomi değildir.</p>

<p>Enflasyonun da, adalet krizinin de, eğitimdeki gerilemenin de, liyakat eksikliğinin de, gelir dağılımındaki adaletsizliğin de temelinde aynı zihniyet sorunu yatmaktadır.</p>

<p>Çünkü toplumlar önce zihniyetlerini, sonra kaderlerini inşa eder.</p>

<p>---</p>

<p>İslam dünyasının en büyük sorunu cehalet değildir.</p>

<p>En büyük sorun, bildiğini hayata geçirememesidir.</p>

<p>Ben buna *"eylem açığı"* diyorum.</p>

<p>İnançta söylemin etkisi belki yüzde yirmi beştir; fakat eylemin etkisi yüzde yetmiş beştir.</p>

<p>İnsanları da, toplumları da, medeniyetleri de değiştiren güzel cümleler değil; o cümlelerin ete kemiğe bürünmesidir.</p>

<p>Ne yazık ki son birkaç asırdır konuşmayı çalışmanın, sloganı üretmenin, hamaseti stratejinin yerine koyduk.</p>

<p>Meydanlarımız doldu.</p>

<p>Kürsülerimiz doldu.</p>

<p>Ekranlarımız doldu.</p>

<p>Ama aynı hızla fabrikalarımız dolmadı.</p>

<p>Laboratuvarlarımız dolmadı.</p>

<p>Araştırma merkezlerimiz dolmadı.</p>

<p>Ve bunun bedelini hep birlikte ödedik.</p>

<p>Avrupa matbaayla bilgi üretimini hızlandırırken biz seyrettik.</p>

<p>Sanayi Devrimi dünyayı değiştirirken biz değişimi uzaktan izledik.</p>

<p>Bilim ve teknoloji devletlerin kaderini belirler hâle gelirken, biz çoğu zaman geçmişin ihtişamıyla avunduk.</p>

<p>Tarih ise beklemedi.</p>

<p>Çünkü tarih, geciken toplumları affetmez.</p>

<p>---</p>

<p>Bugün kullandığımız teknolojilerin büyük kısmı başkalarının eseridir.</p>

<p>Yazılımından ilacına, çipinden uçağına kadar pek çok alanda tüketen bir toplum hâline geldik.</p>

<p>Oysa üretemeyen toplumlar yalnızca ekonomik olarak değil; siyasi, kültürel ve stratejik olarak da başkalarına bağımlı hâle gelir.</p>

<p>Peki nerede hata yaptık?</p>

<p>Matematiği ihmal ettik.</p>

<p>Geometriyi ikinci plana attık.</p>

<p>Mantığı ezberin gölgesinde bıraktık.</p>

<p>Yabancı dili küçümsedik.</p>

<p>Meslek eğitimini değersizleştirdik.</p>

<p>Bilgi üretmek yerine bilgi tüketmeyi tercih ettik.</p>

<p>Oysa Kur'an'ın ilk emri "Oku" idi.</p>

<p>Bu emir yalnızca satırları okumayı değil; kâinatı okumayı, düşünmeyi, araştırmayı, üretmeyi ve insanlığa faydalı olmayı emrediyordu.</p>

<p>İlk Müslüman nesiller bunu başardı.</p>

<p>Onlar sadece iman etmediler.</p>

<p>Şehirler kurdular.</p>

<p>Hastaneler inşa ettiler.</p>

<p>Rasathaneler kurdular.</p>

<p>Bilim ürettiler.</p>

<p>Adaleti ayakta tuttular.</p>

<p>Medeniyet inşa ettiler.</p>

<p>Biz ise çoğu zaman onların başarılarını anlatmakla yetindik.</p>

<p>Geçmişle övünmek kolaydır.</p>

<p>Geleceği inşa etmek ise emek ister.</p>

<p>---</p>

<p>Bugün çocuklarımızı yalnızca sınavlara değil, hayata hazırlamak zorundayız.</p>

<p>Ezberleyen değil düşünen...</p>

<p>Tüketen değil üreten...</p>

<p>Taklit eden değil keşfeden...</p>

<p>Sadece diploma sahibi değil, değer üreten gençler yetiştirmek zorundayız.</p>

<p>Çünkü dünya artık en çok konuşanları değil, en çok üretenleri dinliyor.</p>

<p>İslam dünyasının ihtiyacı yeni sloganlar değildir.</p>

<p>Yeni fabrikalardır.</p>

<p>Yeni laboratuvarlardır.</p>

<p>Yeni Ar-Ge merkezleridir.</p>

<p>Yeni bilim insanlarıdır.</p>

<p>Yeni mühendislerdir.</p>

<p>Yeni mucitlerdir.</p>

<p>Yeni girişimcilerdir.</p>

<p>Dua eden eller kadar çalışan eller de çoğalmadıkça, yalnızca yakınarak kaybettiğimiz zamanı geri getiremeyiz.</p>

<p>Batı'nın ilmini, disiplinini, hukuk anlayışını, çalışma ahlakını ve üretim gücünü elbette öğrenelim.</p>

<p>Fakat bunu kendi medeniyet değerlerimizden, kendi ahlakımızdan ve kendi köklü hafızamızdan kopmadan yapalım.</p>

<p>Çünkü bize yetecek olan köklerimiz vardır.</p>

<p>Eksik olan, o köklerden yeni filizler vermektir.</p>

<p>Son söz şudur:</p>

<p>Allah çalışanın emeğini zayi etmez.</p>

<p>Tarih ise çalışmayanı affetmez.</p>

<p>Artık konuşmayı azaltıp üretmeyi çoğaltmanın zamanıdır.</p>

<p>Çünkü medeniyet; sloganla değil, alın teriyle...</p>

<p>Hamasi nutuklarla değil, bilimle...</p>

<p>Şikâyetle değil, emekle...</p>

<p>Ve en önemlisi, iyi imanla birlikte iyi ahlak ve doğru eylemle yeniden ayağa kalkacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 06:31:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Asıl tehlike: Müslümanın müslümana düşman edilmesi</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/asil-tehlike-muslumanin-muslumana-dusman-edilmesi-660</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/asil-tehlike-muslumanin-muslumana-dusman-edilmesi-660</guid>
                <description><![CDATA[Asıl tehlike: Müslümanın müslümana düşman edilmesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>FETÖ'yü Türkiye'deki dindar kesimin içine yerleştirerek büyük bir toplumsal travmaya yol açan sürecin arkasında, uzun yıllardır CIA ve MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin etkisi ve yönlendirmesi olduğu yönünde çeşitli güçlü değerlendirmeler yapılmaktadır.&nbsp;</p>

<p>Bu bakış açısına göre amaç; sadece Türkiye'yi değil, bütün İslam dünyasını içeriden parçalamak, Müslümanları birbirine düşman ederek ortak dirençlerini zayıflatmaktır.</p>

<p>Bugün benzer bir tehlikenin farklı bir zeminde yeniden üretilmeye çalışıldığına dair işaretler görülmektedir. İran merkezli jeopolitik gerilimlerin, Sünni-Şii ayrışmasını derinleştirerek yeni fay hatları oluşturma riski küçümsenmemelidir. Eğer Müslümanlar mezhep kimliğini din kardeşliğinin önüne geçirirse, FETÖ'nün Türkiye'de oluşturduğu tahribatın benzeri bu kez çok daha geniş bir coğrafyada yaşanabilir.</p>

<p>Bu nedenle FETÖleşme kavramını yalnızca belirli bir örgütle sınırlı görmek doğru değildir. FETÖleşme; Müslümanı Müslümana düşman eden, tekfir ve nefret dilini besleyen, dış müdahalelere zemin hazırlayan her türlü zihniyetin ortak adıdır.</p>

<p>Türkiye'de de İslam'ın sahih kaynaklarını tartışırken toplumun dinî birikimini bütünüyle değersizleştiren, Müslümanlar arasındaki güveni sarsan ve ayrışmayı körükleyen yaklaşımlar dikkatle değerlendirilmelidir.</p>

<p>Türkiye'nin tarihî ve stratejik yönelimine ilişkin tartışmalar da bu çerçevede önem taşımaktadır. Bölgesel krizlerde izlenen politikaların, ülkemizi emperyal güçlerin bölgesel hesaplarının bir parçası hâline getirmemesi gerekir.</p>

<p>Özellikle İran, Rusya, Çin ve Yemen eksenli gelişmeler değerlendirilirken, dış politikada kullanılan dilin ve tercihlerin uzun vadeli sonuçları dikkatle düşünülmelidir. Türkiye'nin, Yemen'e yönelik yıkıcı savaş politikalarının bir parçası olması, tarih önünde ağır bir sorumluluk doğuracaktır.</p>

<p>Irak, Libya, Mısır, Suriye, Filistin, İran, Lübnan ve son olarak Yemen'de yaşanan emperyal-siyonist operasyonlarda &nbsp; ülkemizin tarihe bıraktığı çok ta iç açıcı bir fotoğraf olmadı...</p>

<p>Bölgemizi kuşatan ateş çemberinde, kader birliği yaptığımız halkların birbirine düşman hâle gelmelerini pasifçe izlemek veya dahil olmak yalnızca emperyal projelerin işini kolaylaştıracaktır.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki emperyal projeler çoğu zaman silahla değil; algıyla, propaganda ile ve toplumların kendi iç çatışmaları üzerinden yürütülür. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Bir toplumu yıkmanın en kolay yolu, onu kendi içinde birbirine düşman etmektir.</p>

<p>Bugün en büyük sorumluluk; mezhep, cemaat, grup veya ekol farklılıklarını mutlak düşmanlık sebebine dönüştürmemektir. Müslümanın Müslümana karşı kin ve nefret üretmesine hizmet eden her söylem, kimin tarafından dile getirilirse getirilsin, dış müdahalelere açık bir zemin oluşturur.</p>

<p>FETÖ'nün en büyük başarısı yalnızca devlet kurumlarına sızması değildi. Asıl tahribatı, Müslümanların birbirine olan güvenini sarsmasıydı. Aynı hatanın farklı isimler, farklı söylemler ve farklı mezhep tartışmaları üzerinden yeniden üretilmesine izin verilmemelidir.</p>

<p>İslam ümmetinin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey; basiret, feraset, adalet ve vahdet şuurudur. Çünkü ümmeti zayıflatan sadece dışarıdan gelen saldırılar değil, içeride üretilen fitnedir.</p>

<p>ALLAH'IN TARAFINDA OLANLAR İLE ZULMÜN TARAFINDA OLANLARIN MÜCADELESİ</p>

<p>Bugün şu sorular üzerinde düşünmek gerekir:</p>

<p>Neden Suudi Arabistan, ekonomik ve askerî üstünlüğüne rağmen Yemen'e karşı tek başına savaşmayı tercih etmiyor; sürekli koalisyonlar kuruyor ve milyarlarca dolarlık yeni silahlar satın alıyor?</p>

<p>Neden dünyanın en büyük askerî gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'in desteğine rağmen hedeflerine ulaşabilmek için NATO'yu ve bölgedeki müttefiklerini daha fazla sürece dâhil etmeye çalışıyor?</p>

<p>Neden savaşlarda önce siviller, çocuklar; hastaneler, okullar, ibadethaneler, enerji ve su altyapıları hedef alınıyor?</p>

<p>Bu soruların cevabı, güç kadar meşruiyetin de belirleyici olduğunu düşündürmektedir. Tarih boyunca zulüm üzerine kurulan düzenler, korku ve baskıyla ayakta kalmaya çalışmış; masumların hayatını hiçe saymıştır.</p>

<p>Mümin ise nihai adaletin Allah'ın hükmüyle tecelli edeceğine inanır.</p>

<p>"Kim Allah'ı, Peygamberini ve iman edenleri dost edinirse bilsin ki, üstün gelecek olanlar Allah'ın taraftarlarıdır." (Mâide, 56)</p>

<p>"Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın taraftarıdır. İyi bilin ki kurtuluşa erecek olanlar Allah'ın taraftarlarıdır." (Mücâdele, 22)</p>

<p>Hiçbir zulüm ebedî değildir. Hiçbir zalim yaptığının karşılığından kaçamaz.</p>

<p>Belki bu dünyada...<br />
Belki de ahirette...</p>

<p>Ama adalet mutlaka tecelli edecektir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Aug 2026 11:30:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fırsat kültürü</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/firsat-kulturu-659</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/firsat-kulturu-659</guid>
                <description><![CDATA[Fırsat kültürü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kültür; yeme içme alışkanlıklarımızdan oturup kalkmamıza, geleneklerimizden kutsal kabul ettiğimiz değerlere kadar hayatımızın bütün tezahürlerini kapsayan ortak bir mirastır. Bizi biz yapan da işte bu mirastır.</p>

<p>Tarih boyunca gerek töremiz gerekse inancımız, toplum hayatını ayakta tutan pek çok değeri kuşaktan kuşağa taşımıştır. Merhamet, vicdan, sağduyu, paylaşma, komşuluk, kul hakkına riayet ve dayanışma bu değerlerin en kıymetlileri arasında yer alır. Ne var ki değişen dünya düzeni, küreselleşmenin getirdiği hızlı dönüşüm ve tüketim anlayışı, bu hasletlerin önemli bir bölümünü aşındırmıştır.</p>

<p>Bugün geldiğimiz noktada yalnızca ekonomik dengeler değil, ahlaki dengeler de sarsılmaktadır. Hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon elbette toplumun her kesimini zorlamaktadır. Ancak bu zorluk, fırsatçılığı meşrulaştıran bir gerekçe olamaz.</p>

<p>Ne yazık ki son yıllarda "fırsat" ile "fırsatçılık" arasındaki çizgi giderek silinmiştir. Birçok kişi, fiyat artırmayı, stok yapmayı ya da haksız kazanç elde etmeyi normal görmeye başlamıştır. Daha da üzücü olan ise herkesin kendi yanlışını, başkasının yaptığı yanlışa sığınarak savunmasıdır. "Herkes yapıyor." cümlesi, vicdanı susturmanın en kolay bahanesi hâline gelmiştir.</p>

<p>Oysa yanlışın yaygınlaşması onu doğru yapmaz. Başkasının haksızlığı, bizim haksızlığımıza mazeret olamaz. Toplumu ayakta tutan şey kanunlardan önce vicdandır. Vicdanın sustuğu yerde güven kaybolur; güvenin kaybolduğu yerde ise ne ticaret sağlıklı yürür ne de sosyal hayat huzur bulur.</p>

<p>Bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir fırsat kültürü değil; yeniden merhameti, adaleti, vicdanı ve kul hakkı bilincini merkeze alan bir ahlak anlayışıdır. Çünkü kazanç yalnızca cebimizi değil, gönlümüzü de doyurmalıdır.</p>

<p>Unutmayalım ki fırsatçılık, ne töremizle ne inancımızla ne de insanlığımızla bağdaşır. Geçici kazançlar uğruna kaybettiğimiz değerler, elde ettiğimiz paradan çok daha kıymetlidir. Bizi mahvedecek olan ekonomik krizlerden önce, vicdan krizidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 18:59:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gerçek başarı nedir? </title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/gercek-basari-nedir-658</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/gercek-basari-nedir-658</guid>
                <description><![CDATA[Gerçek başarı nedir? ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Genç Kardeşim, Sana Bir Sorum Var…</p>

<p>Hayat hiç durmadan akıp gidiyor.<br />
Sabah gözümüzü açıyor, okul, iş, arkadaşlar, telefon ekranı, sosyal medya, sınavlar, gelecek kaygısı derken bir gün daha bitiyor. Sonra bir gün daha… Bir bakmışız yıllar geçmiş.</p>

<p>Peki hiç kendine şu soruyu sordun mu?</p>

<p>"Ben gerçekten niçin yaşıyorum?"</p>

<p>İnsanlık tarihi boyunca sorulan en büyük soru budur. Bilim bize nasıl yaşadığımızı anlatabilir; fakat niçin yaşadığımızı söyleyemez. Para bize rahatlık sağlayabilir; ama huzuru satın alamaz. Şöhret alkış getirebilir; fakat kalpteki boşluğu dolduramaz.</p>

<p>Çünkü insan sadece etten ve kemikten oluşan bir beden değildir. Onun özünde, Allah'ın üflediği manevi bir emanet vardır.</p>

<p>İşte İslam, tam da bu noktada insana seslenir.</p>

<p>Sana önce kuralları değil, kim olduğunu öğretir.</p>

<p>Der ki:</p>

<p>"Sen başıboş bırakılmış bir varlık değilsin. Seni sonsuz ilim, kudret ve merhamet sahibi Allah yarattı. Hayatın bir anlamı, gelişinin bir hikmeti ve dönüşünün bir hesabı vardır."</p>

<p>Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:</p>

<p>"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 51/56)</p>

<p>Buradaki kulluk, sadece namaz kılmak veya oruç tutmak değildir. Kulluk; dürüst olmak, adaletli davranmak, emanete sahip çıkmak, anne-babaya saygı göstermek, kul hakkından sakınmak, ilim öğrenmek ve yeryüzünü imar etmektir.</p>

<p>Yani İslam, hayatın tamamını güzelleştirmeyi hedefler.</p>

<p>Bugün dünya tarihinin belki de en gelişmiş teknolojilerine sahibiz.</p>

<p>Telefonlarımız akıllandı.</p>

<p>Arabalar sürücüsüz hale geliyor.</p>

<p>Yapay zekâ insan gibi konuşuyor.</p>

<p>Ama aynı dünyada yalnızlık, depresyon, madde bağımlılığı, intihar ve umutsuzluk da hızla artıyor.</p>

<p>Demek ki insanın problemi sadece teknoloji eksikliği değildir.</p>

<p>Asıl ihtiyaç, kalbin yönünü bulmasıdır.</p>

<p>Kur'an, insanı düşünmeye davet eder:</p>

<p>"Onlar Kur'an'ı gereği gibi düşünmüyorlar mı?" (Nisâ, 4/82)</p>

<p>Bir başka ayette ise:</p>

<p>"Akletmez misiniz?" diye sorar.</p>

<p>Bu sorular, İslam'ın aklı dışlayan değil; aklı çalıştıran bir din olduğunu gösterir.</p>

<p>Gerçek iman, körü körüne taklit değil; araştırarak, anlayarak ve kalben benimsemektir.</p>

<p>Sevgili genç kardeşim,</p>

<p>Belki bugün birçok insan sana mutluluğun adresini gösteriyor.</p>

<p>Kimisi daha fazla para kazanmanı…</p>

<p>Kimisi daha fazla eğlenmeni…</p>

<p>Kimisi daha fazla tüketmeni…</p>

<p>Kimisi ise sadece kendini düşünmeni tavsiye ediyor.</p>

<p>Fakat dikkat et…</p>

<p>Dünyada en çok tüketen toplumlar, her zaman en mutlu toplumlar değildir.</p>

<p>Çünkü mutluluk, sahip olduklarımızın çokluğunda değil; kalbimizin huzurunda saklıdır.</p>

<p>Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav), insanlığa bunun en güzel örneğini göstermiştir.</p>

<p>O, yetime sahip çıkan bir merhamet insanıydı.</p>

<p>Komşusunun derdiyle dertlenen bir vicdandı.</p>

<p>Kendisine kötülük edenleri affedebilen büyük bir karakterdi.</p>

<p>Onun için Kur'an şöyle buyurur:</p>

<p>"Andolsun ki Allah'ın Resûlü'nde sizin için güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 33/21)</p>

<p>O, gençlere değer verdi.</p>

<p>Onların fikirlerini dinledi.</p>

<p>Onlara güven duydu.</p>

<p>İnsanları kırarak değil, gönüllerini kazanarak değiştirdi.</p>

<p>Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:</p>

<p>"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." (Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim)</p>

<p>İslam'ın davet yöntemi budur.</p>

<p>Sevdirerek…</p>

<p>Anlatarak…</p>

<p>Örnek olarak…</p>

<p>Çünkü güzel ahlak, en güçlü tebliğdir.</p>

<p>Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı daha fazla bina yapmak değildir.</p>

<p>Daha fazla iyi insan yetiştirmektir.</p>

<p>Daha fazla dürüst insan…</p>

<p>Daha fazla adaletli yönetici…</p>

<p>Daha fazla vicdan sahibi bilim insanı…</p>

<p>Daha fazla merhametli doktor…</p>

<p>Daha fazla ahlaklı öğretmen…</p>

<p>İşte İslam, önce insan inşa eder.</p>

<p>İnsan düzelirse aile düzelir.</p>

<p>Aile düzelirse toplum düzelir.</p>

<p>Toplum düzelirse medeniyet yeniden ayağa kalkar.</p>

<p>Sevgili kardeşim,</p>

<p>Belki bugün bazı Müslümanların yanlışlarını görüyorsun.</p>

<p>Bu seni şaşırtmasın.</p>

<p>Bir doktorun hatası tıp ilmini yanlış yapmaz.</p>

<p>Bir hâkimin adaletsizliği hukuku ortadan kaldırmaz.</p>

<p>Bir Müslümanın hatası da İslam'ın kusuru değildir.</p>

<p>İslam'ı, onu eksik yaşayanlardan değil; Kur'an'dan ve Hz. Muhammed'in (sav) örnek hayatından öğren.</p>

<p>Çünkü din, insanların kusurlarıyla değil; Allah'ın vahyiyle anlaşılır.</p>

<p>Unutma…</p>

<p>Hayatta başarı önemlidir.</p>

<p>Ama karakter daha önemlidir.</p>

<p>Zenginlik güzeldir.</p>

<p>Ama helalinden kazanılmışsa…</p>

<p>Güç değerlidir.</p>

<p>Ama adaletle kullanılmışsa…</p>

<p>Bilgi kıymetlidir.</p>

<p>Ama hikmetle birleşmişse…</p>

<p>İnsan bedenini ekmekle doyurur.</p>

<p>Aklını bilgiyle geliştirir.</p>

<p>Fakat ruhunu ancak iman, ibadet ve güzel ahlakla besler.</p>

<p>Kur'an'ın şu çağrısı bugün de bütün gençlere yöneliktir:</p>

<p>"Ey iman edenler! Allah'ı çokça anın." (Ahzâb, 33/41)</p>

<p>Çünkü Allah'ı hatırlayan insan, kendini de unutmaz.</p>

<p>Ve son olarak şunu hiç aklından çıkarma:</p>

<p>Sen bu dünyaya sadece yaşamak için değil; iz bırakmak için geldin.</p>

<p>Arkana bırakacağın en büyük miras, servetin değil; dürüstlüğün, merhametin, adaletin ve güzel ahlakın olacaktır.</p>

<p>Rabbimiz Kur'an'da şöyle buyurur:</p>

<p>"Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar." (Nahl, 16/90)</p>

<p>Belki de bütün İslam'ı tek cümlede özetleyen çağrı budur.</p>

<p>Sevgili kardesim !<br />
Şu anda, yaşadığımız süreçte dünyada olup bitenleri izle.&nbsp;</p>

<p>Neler oluyor, Hakk ne istiyor, küfür güçleri ne istiyor?&nbsp;</p>

<p>Emperyalizm, siyonizm, Evangelizm, satanizm, Epstein koalisyonu bir tarafta, gerçek ve samimi bir inanç ve davranışlarla dinine, vatanına sahip çıkan müslümanlar bambaşka bir tarafta.&nbsp;<br />
Gazze'de neler oluyor?&nbsp;<br />
Lubnan'da neler oluyor?<br />
Suudi Amerika Yemen'e neden saldırıyor?<br />
Amerika ve Epstein çetesi, neden İran'a Minab kentinde bir ilkokulu bombalayıp 168 çocuğu katledilen başladı?<br />
Amerika,İsrail, Suud, Ürdün, Mısır...İran'dan, Hamas'tan, &nbsp;neden bu kadar korkuyor, nefret ediyorlar?<br />
Sen ne taraftasın?<br />
Bunun için ne yapıyorsun?</p>

<p>Çoğunluğun düştüğü haz, hız, hırs, biriktirme, &nbsp;cinsellik, &nbsp;bana ne bunlardan, bana ne ötekinin derdinden, mezhep, grup, parti ... ! hastalıklarına kapılma.&nbsp;<br />
Unutma, duyarlılık, iyi ahlak ve vahdet cennetin yol işaretleridir</p>

<p>Allah'a kul ol…</p>

<p>İnsana faydalı ol…</p>

<p>Vicdanını koru…</p>

<p>Helâlden sapma...</p>

<p>Ve güzel ahlakınla yeryüzünü güzelleştir.</p>

<p>İşte gerçek başarı budur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Jul 2026 19:06:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Başa sardık yine</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/basa-sardik-yine-657</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/basa-sardik-yine-657</guid>
                <description><![CDATA[Başa sardık yine]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık yeniden cahiliyeye dönebilir mi?</p>

<p>Ne yazık ki bugün bunun güçlü işaretlerini görüyoruz.</p>

<p>Cahiliye denildiğinde çoğumuzun aklına taşlardan yapılmış putlar gelir. Oysa Kur'an'ın mücadele ettiği asıl cahiliye, sadece taştan putlara tapınmak değildi; insanın nefsini, hırsını, makamını ve servetini ilahlaştırmasıydı.</p>

<p>Bugün putların şekli değişti; isimleri değişmedi.</p>

<p>Dünya sevgisi, sınırsız tüketim arzusu, mal biriktirme tutkusu, gösteriş, haram ilişkilerin normalleştirilmesi, liyakatsiz insanların makamları işgal etmesi, adaletin zayıflaması… Bunlar modern çağın putlarıdır.</p>

<p>Makam hırsı uğruna her yolu mubah görenler, hak etmeden koltuk sahibi olmak için adaleti çiğneyenler, aslında Lat putunu yeniden inşa ettiklerinin farkında değiller.</p>

<p>Servet uğruna doğruluğunu, vicdanını, hatta dinini feda edenler ise Menât'ın bugünkü temsilcileridir.</p>

<p>Dini eksik ve yüzeysel öğrenen; İslam'ı sadece ritüellerden ibaret sanan; mezhebini dinin önüne koyan; liderini, şeyhini, hocasını... Allah Resûlü'ne dahi gösterilmeyen ölçüde kutsallaştıranlar da Uzzâ putunu yeniden diriltmektedirler.</p>

<p>Putlar artık taştan değil; kalptendir.</p>

<p>Merhum Nurettin Topçu, yaşadığı hayal kırıklığını şu sarsıcı ifadelerle dile getiriyordu:</p>

<p>"Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey... İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş... Yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark'ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara… Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmeleri lazım."<br />
(11 Nisan 1965 tarihli mektubundan.)</p>

<p>Bu satırlar ağırdır; fakat insanı düşünmeye mecbur bırakır.</p>

<p>Gerçekten de bugün "Müslümanız" diyen kalabalıklar içinde insanı fenerle arar hâle geldik.</p>

<p>Çünkü iyi bir toplum, bozuk bir ahlak üzerine kurulamaz.</p>

<p>Buradan çok önemli bir soruya geliyoruz:</p>

<p>İslam'da yolsuzluk caiz olabilir mi?</p>

<p>Cevabı nettir: Hayır. Asla.</p>

<p>Çünkü yolsuzluk; emanete ihanet, adaletin çiğnenmesi ve kul hakkının gasp edilmesidir.</p>

<p>Kur'an-ı Kerim bu konuda açık hükümler koymuştur:</p>

<p>"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4/58)</p>

<p>"Aranızda mallarınızı haksız yollarla yemeyin..." (Bakara, 2/188)</p>

<p>"Allah hainleri sevmez." (Enfâl, 8/58)</p>

<p>Peygamber Efendimiz (sav) ise şöyle buyurmuştur:</p>

<p>"Rüşvet veren de alan da lanetlenmiştir." (Ebû Dâvûd, Tirmizî)</p>

<p>Görevinden dolayı kendisine verilen hediyeleri bile kabul etmemiş; kamu görevini şahsî menfaate dönüştürmeyi ihanet saymıştır.</p>

<p>İslam'a göre;</p>

<p>Rüşvet almak veya vermek,<br />
Kamu malını zimmete geçirmek,<br />
İhaleye fesat karıştırmak,<br />
Adam kayırmak ve torpil yapmak,<br />
Yetkiyi şahsî çıkar için kullanmak,<br />
Kamu kaynaklarını menfaat aracı hâline getirmek, yalnızca hukuken değil, dinen de büyük günahtır.<br />
Çünkü İslam'ın temel hedefi üç esasa dayanır: adalet, emanet ve kul hakkı.</p>

<p>Yolsuzluk ise bu üçünü de aynı anda yok eder.</p>

<p>Bugün en tehlikeli yanlışlardan biri de şudur:</p>

<p>"Ama niyetimiz iyiydi…"</p>

<p>Hayır. İslam'da iyi niyet, haramı helal hâle getirmez.</p>

<p>Meşru bir hedefe ancak meşru yollarla ulaşılabilir.</p>

<p>Haram bir yöntemle elde edilen başarı, gerçekte başarı değildir.</p>

<p>Çünkü... Kötü girdi ile iyi çıktı olmaz.</p>

<p>Ne fertte olur…</p>

<p>Ne devlette olur…</p>

<p>Ne de ümmette…</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 11:06:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Doğa ile mücadele mi, uyum mu?</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/doga-ile-mucadele-mi-uyum-mu-656</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/doga-ile-mucadele-mi-uyum-mu-656</guid>
                <description><![CDATA[Doğa ile mücadele mi, uyum mu?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günlük hayatta sıkça kullandığımız bazı ifadeler, zamanla sorgulanmadan kabul edilen kalıplara dönüşmektedir. "İnsanın doğa ile mücadelesi" sözü de bunlardan biridir. İlk bakışta doğru gibi görünse de, üzerinde biraz düşünüldüğünde bu ifadenin aslında insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yanlış tanımladığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>İnsan, doğanın dışında yaşayan bir varlık değildir; onun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle doğayla mücadele etmekten değil, onunla uyum içinde yaşamaktan söz etmek daha doğru olacaktır. Tarih boyunca insanoğlu tabiatın zorluklarına karşı aklını, bilgisini ve emeğini kullanarak hayatını kolaylaştırmıştır. Ancak bu çaba, doğayı yok etmek ya da ona savaş açmak anlamına gelmez. Asıl amaç, doğanın kurallarını anlayarak onunla birlikte yaşayabilmektir.</p>

<p>Ne yazık ki modern dünyanın getirdiği sınırsız tüketim anlayışı, insanı doğanın sahibi olduğu yanılgısına sürüklemiştir. Ormanların hoyratça yok edilmesi, akarsuların kirletilmesi, toprağın bilinçsizce kullanılması ve havanın kirletilmesi bunun en açık örnekleridir. Bugün yaşanan kuraklıklar, seller, orman yangınları ve iklim dengesindeki bozulmalar, doğanın insana karşı bir öfkesi değil; insanın kendi yanlışlarının kaçınılmaz sonuçlarıdır.</p>

<p>Doğa intikam alan bir güç değildir. Ancak onun kendine özgü işleyişini bozduğumuzda ortaya çıkan sonuçlar, en çok yine insanı etkiler. Kirlettiğimiz suyu biz içer, zehirlediğimiz toprağın ürününü biz tüketir, kirlettiğimiz havayı yine biz soluruz. Dolayısıyla doğaya verilen her zarar, aslında insanın kendisine verdiği zarardır.</p>

<p>Bu nedenle doğayı mücadele edilecek bir rakip olarak görmek yerine, korunması gereken en büyük emanet olarak değerlendirmeliyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras; temiz bir çevre, sağlıklı bir ekosistem ve yaşanabilir bir dünyadır. Bunun yolu ise doğaya hükmetmeye çalışmaktan değil, onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmekten geçmektedir.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki insan doğayı koruduğu ölçüde kendi geleceğini de korur. Doğayla dost olan toplumlar geleceğe güvenle bakarken, onu tüketenler ise kendi yaşam kaynaklarını tüketmiş olurlar.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jul 2026 06:54:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni yüzyılın eşiğinde mavi ve yeşil savaşlar</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/yeni-yuzyilin-esiginde-mavi-ve-yesil-savaslar-655</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/yeni-yuzyilin-esiginde-mavi-ve-yesil-savaslar-655</guid>
                <description><![CDATA[Yeni yüzyılın eşiğinde mavi ve yeşil savaşlar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yüzyıllardır insanlık, gücü ve zenginliği hep aynı şeylerde aradı: Toprak, petrol, ticaret yolları, kıymetli madenler, inşaat, makine, silah ve şimdilerde teknolojinin can damarı olan nadir toprak elementleri. Ancak çok yakın bir gelecekte, insanlığın uğruna ordular seferber ettiği tüm bu "değerli" şeyler, hayatta kalmanın en yalın gerçeği karşısında önemini yitirecek.</p>

<p>İnsanlık tarihinin en eski, en temel ihtiyacı, geleceğin en büyük cephesi haline gelmek üzere: Erişilebilir temiz su ve sağlıklı gıda.</p>

<p>​Siyah altından mavi altına:</p>

<p>​Bugünün jeopolitik stratejileri petrol kuyuları ve enerji koridorları üzerine kurulmuş olabilir. Ancak sanayileşmiş kibrimizin unuttuğu bir gerçek var: Petrolsüz yaşayabiliriz, ama susuz yaşayamayız.</p>

<p>​Çarpık sanayileşmenin, çevreye saygısızlığın, madencilik tutkularının kuruttuğu nehir yatakları, kirlenen yer altı suları ve betonlaşma hırsıyla yok edilen tarım arazileri, küresel siyasetin yönünü tamamen değiştirecek.</p>

<p>Geleceğin haritaları petrol sınırlarına göre değil, su havzalarına ve verimli topraklara göre yeniden çizilecek. Bu durum, insanlık tarihinin görebileceği en büyük sosyolojik ve demografik kırılmaları da beraberinde getirecek.</p>

<p>​İklim Göçleri: Su kaynaklarını yitiren coğrafyalardan, nispeten daha şanslı bölgelere doğru milyonlarca insanı kapsayan devasa göç dalgaları başlayacak.</p>

<p>​Sınırların Yeniden Tanımlanması:</p>

<p>Uluslararası sınırları aşan nehirler (Fırat, Dicle, Nil, Ganj gibi) artık birer iş birliği alanı değil, ulusal güvenlik tehditlerinin merkez üssü haline gelecek.</p>

<p>​Gıdanın ve temiz suyun önemi kat kat artacak !</p>

<p>Ülkeler ürettikleri tarım ürünlerini ihraç etmek yerine kendi nüfuslarını beslemek için saklayacak, bu da küresel gıda krizlerini tetikleyecek.</p>

<p>​"Doğa, insanın bencil ihtiraslarına her zaman aynı sabırla yanıt vermez. İnsanlık adaleti, ahlakı ve inançları kendi çıkarları doğrultusunda tüketirken, doğanın terazisi her zaman sessizce çalışmaya devam eder."</p>

<p>​Kapitalizmin Kibri ve Doğanın Ağır Dersi</p>

<p>​Bu karanlık tablonun arkasında yatan asıl güç, kapitalist sistemin beslediği sınırsız büyüme arzusu, bencillik ve açgözlülüktür.</p>

<p>İnsanoğlu, yeryüzünün kaynaklarını hiç bitmeyecek birer tüketim malzemesi; adaleti, ahlakı ve maneviyatı ise bu sömürüyü meşrulaştıran birer araç olarak görme gafletine düştü. Doğayı tahakküm altına alabileceğini sanan bu kibirli yaklaşım, aslında kendi bindiği dalı kestiğini çok geç fark edecek.</p>

<p>​Doğa, insanlığa dinlerin, yasaların veya felsefelerin öğretemediği ahlaki dersi, çok daha sert ve amansız bir yolla, "yoklukla" hatırlatacak gibi görünüyor.&nbsp;</p>

<p>Suyun bittiği, toprağın küstüğü yerde ne borsadaki hisselerin, ne devasa beton blokların ne de lüks yaşamların bir hükmü kalacak.</p>

<p>Görünüş, ünvan, statü, kasa...<br />
Herşeyin önüne geçiyor günümüzde. Hemde sadece maddi dünyada değil manevi dünyada bile böyle.</p>

<p>Oysa güç, statü, etki sahibi olmak keyif verici bir üstünlük değil sorumluluktur.</p>

<p>Bugün bir türlü bitirilmeyen savaşların aslında bir sonraki aşamasında &nbsp;anlattığımız sabepleri de ihtiva ettiği bir süre sonra ortaya çıkacaktır.</p>

<p>​İnsanlığın yok olmaması için çözüm: Ya adil paylaşım ya ortak yıkım</p>

<p>​Yaklaşan bu büyük krizden çıkışın tek yolu, kaynakların "kaba kuvvetle" gasp edilmesi değil, adil paylaşım ve küresel bir etik uyanıştır. Eğer insanlık bencil kibrinden sıyrılıp doğayla barışmayı ve elindekini adilce bölüşmeyi öğrenemezse, geleceğin savaşları sadece devletlerin değil, doğrudan insan neslinin kendi içindeki en büyük ve belki de son varoluş mücadelesi olacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 16:49:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zillet Bizden Uzaktır!</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/zillet-bizden-uzaktir-654</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/zillet-bizden-uzaktir-654</guid>
                <description><![CDATA[Zillet Bizden Uzaktır!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Emevî zihniyeti, 21. yüzyılda Amerikancı bir İslam anlayışına mı dönüştü?</p>

<p>Tarih bazen isim değiştirir; fakat zihniyetini değiştirmez.</p>

<p>Dün Emevî saraylarında iktidarın yanında saf tutan, zulmü, dinî söylemlerle meşrulaştıran anlayış; bugün farklı isimlerle, farklı coğrafyalarda yeniden karşımıza çıkmaktadır. Kılıklar değişmiş, sloganlar değişmiş, fakat güç karşısında eğilen zihniyet değişmemiştir.</p>

<p>Bugün "Kahrolsun İsrail!", "Kahrolsun Amerika!", "Kahrolsun siyonizm!" "Kahrolsun soykırımcı katiller" diye en yüksek sesle bağıranların bir kısmı, sözleriyle değilse bile tavırlarıyla aynı düzenin sürmesine hizmet etmektedir.</p>

<p>Heyhat...</p>

<p>İslam dünyasının en büyük krizlerinden biri, dışarıdaki düşmanlardan önce içerideki zihniyet problemidir.</p>

<p>Çünkü toksik bir dindarlık ürettik. Biraz sağcılaşmış, biraz milliyetçi, çokca liberal, kapitalizmi benimsemiş, dünyaya meyli çok yüksek, adalete, zulme bakışı ve helâl/ haram anlayışı sakatlanmış bir din var artık karşımızda.</p>

<p>Öyle bir anlayış ki; mezhebini, partisini, cemaatini, liderini, hatta değişen ahlaki tutumlarını, arzularını, hırslarını &nbsp;dinin önüne koyabiliyorlar. Kendi mahallesini eleştirmeyi ihanet, farklı düşünmeyi ise neredeyse dinden çıkmak gibi görüyor.</p>

<p>Oysa Kur'an, insanları Allah'a kul olmaya çağırır; kişilere, yapılara ve ideolojilere değil.</p>

<p>İmam-ı Âzam Ebu Hanife'nin, "Benim görüşüm doğrudur; fakat yanlış olma ihtimali vardır. Başkasının görüşü yanlıştır; fakat doğru olma ihtimali vardır." sözü, ilim ve tevazunun zirvesidir. Bugün ise birçok kişi kendi yorumunu vahiy kadar tartışılmaz görmektedir.</p>

<p>Kur'an'ın defalarca uyardığı şey de tam budur:</p>

<p>"Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edindiler..." (Tevbe, 31)</p>

<p>Yani Allah'ın yerine insanların otoritesini mutlaklaştırdılar.</p>

<p>Bugün isimler farklı olsa da zihniyet aynı tehlikeyi taşımaktadır. &nbsp;</p>

<p>Daha acısı ise şudur:</p>

<p>Gazze'nin yıkıldığı, binlerce çocuğun öldüğü, şehirlerin harabeye döndüğü bir dönemde; bu tablonun oluşmasında etkili politikaları destekleyen küresel güçleri görmezden gelmek vicdana sığmaz.&nbsp;</p>

<p>Bugün batıda çogunlukla, insan haklarını yalnızca kendi çıkarları söz konusu olduğunda hatırlayanların adalet söylemi hiç inandırıcı değildir.</p>

<p>Günümüzde dünyanın birçok yerinde demokrasi ve insan hakları adına konuşan ülkeler, konu Gazze olduğunda suskun kalabiliyor. Güçlünün hukukunu, hukukun gücüne tercih eden bu yaklaşım, modern dünyanın en büyük ahlâk krizlerinden biridir.</p>

<p>İşte Müslümanların sorgulaması gereken de budur.</p>

<p>Bir zalim, dostumuz olduğu için mazur görülebilir mi?</p>

<p>Bir işgal, çıkarımıza hizmet ediyor diye meşru sayılabilir mi?</p>

<p>Bir katliam, siyasi hesaplarla görmezden gelinebilir mi?</p>

<p>Kur'an'ın cevabı nettir:</p>

<p>"Zalimlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur." (Hûd, 113)</p>

<p>Adaleti, ahlakı, ötekinin derdini dert edinmeyi umursamayanların, dünyalık ve makam uğruna her şeyi mübah guörenlerin yahudileşme yolunda koşarak dönüştüğünü, bozulduğunu görmemek için kalben kör olmak gerekir.</p>

<p>Mümin, zalime alkış tutmaz; kimden gelirse gelsin zulmün karşısında durur.</p>

<p>İzzet ve şeref nerede aranmalıdır?</p>

<p>Bugün birçok insan gücü Washington'da, Londra'da, Tel Aviv'de veya başka başkentlerde arıyor.</p>

<p>Oysa Kur'an çok açık konuşur:</p>

<p>"Kim izzet istiyorsa bilsin ki izzetin tamamı Allah'a aittir." (Fâtır, 35/10)</p>

<p>Gerçek onur; tanklarda, uçak gemilerinde, NATO'da, doların, &nbsp;gücünde veya siyasi ittifaklarda değil; hakikatin yanında durabilmektedir.</p>

<p>Bedir'de Müslümanların sayısı azdı ama izzet onların yanındaydı.</p>

<p>Firavun güçlüydü; fakat izzet onda değildi.</p>

<p>Nemrut saray sahibiydi; fakat şeref sahibi değildi.</p>

<p>Tarih bize, gücün kalıcı olmadığını; hakikatin ise er ya da geç galip geldiğini defalarca göstermiştir.</p>

<p>Bugün bazı çevreler, kendi siyasi hesapları uğruna hakikati eğip bükmekten çekinmiyor.</p>

<p>Bir gün "büyük şeytan" dediklerini ertesi gün "stratejik dost" ilan edebiliyorlar.</p>

<p>İsrail ve kripto hedef BOP; &nbsp;75 bini Gazze'de, binlerce müslumanı da, İran, Lübnan, Yemen, Libya, &nbsp;Suriye, Mısır, İran'da hain siyonist saldırılarla katletti. Sonra bu hain ve orantısız savaşa Amerika direk dahil oldu. Kentler yıkıldı, yüzbinler yaralandı. Bu haksız/hukuksuz saldırılarda müslüman insanlar; &nbsp;evlerini, hastanelerini, okullarını, ibadethabelerini kaybettiler.&nbsp;</p>

<p>Bu savaşlarda kullanılan silahlar Amerikan halkının vergileri ve siyonizmi destekleyen firmalar tarafından finanse edildi.</p>

<p>Ya İslam cografyasının gafletine ne demeli ? Bu katillerin ekonomik kaynaklarına karşı ilan edilen boykotları bile yüksek oranlarda başaramadık.</p>

<p>Başarmak bir kenara birçok ülke İsrail'e kan oldu, can oldu. Başta petrol ve demirçelik olmak üzere birçok kimyasal hammadde, gıda malzemeleri, ticaret ve kazancı her türlü değerin üzerinde tutan halkının ıçinde müslumanların yaşadığı ülkeler tarafından sağlandı.</p>

<p>Başta Abd devlet başkanı Trump olmak üzere birçok savaş suçlusu bizim cografyalarımızda en büyük hürmet ve tazimi görmeye devam ediyor. Oysa Minab'da katledilen 168 kücük çocukların kanları orta yerde duruyor...<br />
İran dini lideri ve devlet başkanı Ali Hananey ve bebeklerine varana kadar bütün ailesi katledilmişken...</p>

<p>FETÖ ihaneti, 15 temmuz ihaneti ve PKK 'nın bu ülkeye verdiği zararlarının planlayıcıları, egiticileri, donatıcıları apaçık belliyken.</p>

<p>Dün eleştirdiklerini bugün alkışlıyor, dün alkışladıklarını bugün hain ilan edebiliyorlar.</p>

<p>Hakikat asla günlük siyasete göre değişmez.</p>

<p>Müslümanın pusulası parti programı değil, Kur'an olmalıdır.</p>

<p>Liderler değil, ilkeler belirleyici olmalıdır.</p>

<p>Çünkü insanlar değişir; çıkarlar değişir; iktidarlar değişir.</p>

<p>Fakat adalet değişmez.</p>

<p>Merhamet değişmez.</p>

<p>Hakikat değişmez.</p>

<p>Allah; yüce kitabında, zulmedenleri, zulme destek verenleri ve zulme bilerek ya da bilmeyerek ortak olanları adaletiyle hesaba çekeceğini bildirmiştir.</p>

<p>Son söz olarak diyorum ki , Rabbimiz bize; &nbsp;hakkın yanında dimdik durabilen, izzetini yalnızca Allah'ta arayan kullarından olmayı nasip etsin.</p>

<p>Heyhat mine'z-zille...</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 13:18:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ümmiliğin dayanılmaz ağırlığı</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/ummiligin-dayanilmaz-agirligi-653</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/ummiligin-dayanilmaz-agirligi-653</guid>
                <description><![CDATA[Ümmiliğin dayanılmaz ağırlığı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>"Ümmi" kelimesi, sözlükte okuma yazma bilmeyen kimse anlamına gelir. Ancak bu kavramı yalnızca cehaletle özdeşleştirmek, hem kelimenin anlam dünyasını hem de insanın bilgiye ulaşma yollarını eksik değerlendirmek olur. Çünkü okuma yazma bilmemek, her zaman bilgisizlik anlamına gelmez; kimi zaman bozulmamış bir fıtratın, samimiyetin ve ön yargılardan uzak bir bakışın da göstergesi olabilir.</p>

<p>İnsan yalnızca kitaplardan öğrenmez. Hayatın kendisi de en büyük mekteplerden biridir. Yaşanmışlıklar, tecrübeler, gözlem, muhakeme ve güçlü bir vicdan; kişiyi çoğu zaman diploma sahibi birçok insandan daha donanımlı hâle getirebilir. Allah'ın insana bahşettiği akıl, idrak, izan ve feraset doğru kullanıldığında, kişi resmî bir eğitim almamış olsa bile hikmet sahibi olabilir.</p>

<p>İslam tarihinde bunun en önemli örneği, Hz. Muhammed (sav)'dir. İlk vahiy geldiğinde okuma yazma bilmediğini ifade etmiş, buna karşılık vahiy "Rabbinin adıyla oku!" emriyle başlamıştır. Buradaki "oku" emri yalnızca yazılı metinleri okumayı değil; insanı, kâinatı, hayatı ve yaratılışın hikmetini anlamayı da içine alan çok daha geniş bir anlam taşır. Bu yönüyle ilim, sadece harfleri tanımaktan ibaret değildir.</p>

<p>Toplumda zaman zaman insanların "Hayat okulundan mezun oldum." sözünü kullandıklarına şahit oluruz. Bu ifade, resmî eğitim almamış olsalar bile hayatın zorlukları içinde kendilerini yetiştirdiklerini anlatır. Elbette bu, eğitimin ve akademik bilginin önemini küçümsemek anlamına gelmez. Ancak diploma sahibi olmak ile bilge olmak da aynı şey değildir. Bilgi, ahlakla, tevazuuyla ve hikmetle birleşmediğinde insanı olgunlaştırmaz.</p>

<p>Bugün ne yazık ki bilgi sahibi olduğu hâlde hikmetten uzak, unvanı olduğu hâlde insanlıktan nasibini alamamış kimselere rastlamak mümkündür. Buna karşılık, mütevazı hayatlar yaşayan, okuma yazma bilmeyen ama sözüyle, davranışıyla ve adaletiyle örnek olan nice insan da vardır. Asıl değer, insanın sahip olduğu diplomada değil; karakterinde, ahlakında ve hakikati arama gayretindedir.</p>

<p>Belki de asıl mesele ümmi olmak değil; kibirle cehaleti ilim zannetmektir. Bilmediğini bilmek, öğrenmeye açık olmak ve hakikatin peşinden tevazu ile yürümek, gerçek bilginin ilk adımıdır.</p>

<p>Allah bizleri, ilmini kibir vesilesi yapanlardan değil; bilgisini hikmet, ahlak ve insanlıkla taçlandıran kullarından eylesin.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 13:16:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsanların çoğu aslında inanmıyor!</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/insanlarin-cogu-aslinda-inanmiyor-652</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/insanlarin-cogu-aslinda-inanmiyor-652</guid>
                <description><![CDATA[İnsanların çoğu aslında inanmıyor!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, söylediğine göre değil; yaşadığına göre inanır.</p>

<p>Bir insanın gerçek inancı; namazından önce adaletinde, ticaretinde, merhametinde, tüketim alışkanlıklarında, makam karşısındaki duruşunda ve menfaat uğruna neleri feda edebildiğinde ortaya çıkar.</p>

<p>Kur'an'ın insana dair yaptığı en sarsıcı tespitlerden biri de budur:</p>

<p>"Sen ne kadar onların inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmaz." (Yusuf, 103)</p>

<p>İlk bakışta şaşırtıcı gelen bu ayet, aslında çağımızın en büyük gerçeğini anlatmaktadır. Çünkü insanların çoğu "inanmıyorum" demez; "inanıyorum" der. Fakat hayatı, imanının değil arzularının yönettiği bir hayat olur.</p>

<p>İnandığımız dinin sahibi Allah'tır (cc).</p>

<p>Kur'an-ı Kerim'i gönderen O'dur.</p>

<p>Son peygamber Hz. Muhammed'i (sav) insanlığa rehber olarak gönderen O'dur.</p>

<p>Ve yine O, bu dine iman edenlere tek bir isim vermiştir:</p>

<p>Müslüman.</p>

<p>Kur'an bu konuda son derece nettir:</p>

<p>"Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve 'Ben Müslümanlardanım.' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet, 33)</p>

<p>Ne var ki bugün birçok kişi kendisini önce mezhebiyle, tarikatıyla, cemaatiyle, siyasi partisiyle veya ideolojisiyle tanıtıyor. Allah'ın verdiği isim geri planda kalıyor; insanların ürettiği kimlikler öne çıkıyor.</p>

<p>Oysa Allah'ın verdiği isim yetmiyor mu?</p>

<p>Muhafazakâr olduğunu söyleyen geniş kitlelerin önemli bir kısmı bile kendisi olamıyor.</p>

<p>Bir kısmı Arap kültürünü din zannediyor.</p>

<p>Bir kısmı Batı'nın hayat tarzını medeniyet zannediyor.</p>

<p>Sonunda ise ortaya ne Kur'an'ın inşa etmek istediği insan çıkıyor ne de kendi milletinin değerleriyle barışık bir toplum...</p>

<p>Sadece kimlik bunalımı yaşayan kalabalıklar...</p>

<p>Oysa yıllar önce söylenen bir şarkı bile bize önemli bir hakikati hatırlatıyordu:</p>

<p>"Başkası olma, kendin ol; böyle çok daha güzelsin."</p>

<p>Milletler için de böyledir.</p>

<p>Taklit ederek büyüyen hiçbir medeniyet yoktur.</p>

<p>Asıl problem bilgi eksikliğidir.</p>

<p>Bu ülkede milyonlarca insan (nüfusun %80 i) hayatının hiçbir döneminde Kur'an'ın Türkçe mealini baştan sona okumamıştır.</p>

<p>İnanılan kitap okunmuyor.</p>

<p>Okunmayan kitap anlaşılmıyor.</p>

<p>Anlaşılmayan din ise başkalarının yorumlarına teslim ediliyor.</p>

<p>Sonra din; vahyin rehberliğinden çok cemaatlerin, tarikatların, kanaat önderlerinin veya sosyal medyanın yorumlarıyla şekilleniyor.</p>

<p>İşte kırılma noktası tam da burasıdır.</p>

<p>Bugün aile hayatımıza bakalım...</p>

<p>Şehirlerimize bakalım...</p>

<p>Ekonomimize...</p>

<p>Eğitim sistemimize...</p>

<p>Adalet mekanizmamıza...</p>

<p>Devlet yönetimine...</p>

<p>Hangisinde Kur'an'ın inşa ettiği adalet medeniyetinin belirgin izlerini görebiliyoruz?</p>

<p>Gözü kapalı ülkemize bırakılan bir yabancı, sadece günlük hayata bakarak buranın bir İslam toplumu olduğunu anlayabilir mi?</p>

<p>Bu soruyu cesaretle kendimize sormamız gerekiyor.</p>

<p>Uzun yıllardır iki farklı savrulmanın arasında sıkışıp kaldık.</p>

<p>Bir tarafta Arap kültürünü dinle özdeşleştirenler...</p>

<p>Diğer tarafta Batı'nın tüketim kültürünü, gösterişini ve hayat anlayışını sorgulamadan benimseyenler...</p>

<p>Oysa İslam ne Arapçılıktır ne Batıcılık.</p>

<p>Arapça vahyin dilidir; fakat dinin kendisi değildir.</p>

<p>Batı'nın ilmini ve teknolojisini almak ise başka, onun değerler sistemini sorgusuz benimsemek bambaşka bir şeydir.</p>

<p>Türk milleti ise asırlar boyunca adalet, teşkilatçılık, vakıf medeniyeti, merhamet, devlet ahlakı ve mazlumun yanında durma anlayışıyla insanlık tarihine damga vurmuştur.</p>

<p>Bu birikim, İslam'ın evrensel ilkeleriyle çatışmaz.</p>

<p>Tam tersine, onları taşıyabilecek güçlü bir medeniyet zemini oluşturur.</p>

<p>Onun için ihtiyacımız olan şey; Araplaşmak değil...</p>

<p>Batılılaşmak da değil...</p>

<p>Kur'an ve sünnet merkezli, kendi tarihini bilen, kendi kültürüne güvenen, üreten, adil ve özgüven sahibi bir medeniyet anlayışıdır.</p>

<p>Şeytanın en büyük başarısı, insanı inkâra sürüklemesi değildir.</p>

<p>İnandığını zannederken hakikatten uzaklaştırmasıdır.</p>

<p>Kur'an'da şeytanın sözü bunun en açık ifadesidir:</p>

<p>"Senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım."</p>

<p>Yani sapma, çoğu zaman yolun dışında değil; yolun üzerinde başlar.</p>

<p>Belki de bu yüzden en büyük tehlike, hakikati tamamen reddetmek değil; hakikatin yerine alışkanlıkları, gelenekleri, ideolojileri ve menfaatleri koymaktır.</p>

<p>Gazze bunun en acı aynasıdır.</p>

<p>Bir yanda meydanlarda Filistin sloganları...</p>

<p>Diğer yanda İsrail ekonomisini besleyen ürünleri, kurnazca farklı yollar ve usullerle (petrol, demirçelik, gıda...) gönderilmeye devam ediyor.</p>

<p>Bir yanda gözyaşları...</p>

<p>Diğer yanda alışveriş merkezlerinde hiç bitmeyen boykotlu ürünlere destek veren alışverişin sürmesi.</p>

<p>Boykot çağrıları yıllardır sürüyor.</p>

<p>Buna rağmen desteklenmemesi istenen birçok marka satış rekorları kırabiliyor.</p>

<p>Çünkü vicdan sloganla değil, bedel ödeyerek ölçülür.</p>

<p>İman da öyledir.</p>

<p>Bugün Gazze...</p>

<p>Sosyal medyadaki estetik ameliyat akımları kadar...</p>

<p>Dövmeler kadar...</p>

<p>Magazin kadar...</p>

<p>Lbgt kadar...</p>

<p>Yapay zekâ kadar...</p>

<p>Futbol, voleybol &nbsp;kupaları kadar...</p>

<p>Milyonların gündeminde yer bulamıyorsa, burada sadece siyasetin değil; vicdanın da büyük bir imtihanı vardır.</p>

<p>Çözüm bellidir.</p>

<p>Kur'an'ı yeniden hayatın merkezine koymak...</p>

<p>Peygamberimizin örnekliğini yeniden anlamak...</p>

<p>Adaleti devletin temeli yapmak...</p>

<p>Liyakati makamların şartı hâline getirmek...</p>

<p>Üretimi, ilmi, ahlakı ve hukuku yeniden ayağa kaldırmak...</p>

<p>Çünkü güçlü devletler önce güçlü fabrikalarla değil; güçlü karakterlerle kurulur.</p>

<p>Ve güçlü medeniyetler önce binalarla değil; sağlam insanlarla yükselir.</p>

<p>Son söz yine Kur'an'ındır:</p>

<p>"Sen ne kadar onların inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmaz."</p>

<p>Belki de mesele, insanların "Müslüman" demesi değildir.</p>

<p>Asıl mesele, Allah'ın "Müslüman" dediği insanların gerçekten Müslüman gibi yaşayabilmesidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Jul 2026 21:06:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her insan yaşadığı yere benzer</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/her-insan-yasadigi-yere-benzer-651</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/her-insan-yasadigi-yere-benzer-651</guid>
                <description><![CDATA[Her insan yaşadığı yere benzer]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, doğduğu ve yaşadığı coğrafyadan bağımsız düşünülemez. Bastığı toprak, soluduğu hava, içtiği su ve maruz kaldığı iklim; zamanla karakterini, hayata bakışını ve hatta davranışlarını şekillendirir. Belki de bu yüzden "Her insan yaşadığı yere benzer." sözü, sadece şiirsel bir ifade değil, hayatın içinden süzülüp gelen bir gerçektir.</p>

<p>İnsanlık tarihi, aslında doğayla kurulan ilişkinin de tarihidir. İlk günden bugüne kadar insanoğlu tabiatın sunduğu imkânlarla yaşamış, zorluklarıyla mücadele etmiş ve bulunduğu çevreye uyum sağlamıştır. Bu mücadele sırasında doğaya iz bırakırken, doğa da insanın ruhunda ve kişiliğinde derin izler bırakmıştır.</p>

<p>Karasal iklimlerde yaşayan insanların daha sert mizaçlı, sıcak ve ılıman bölgelerde yaşayanların ise daha yumuşak huylu olduklarına dair gözlemler boşuna değildir. Elbette istisnalar vardır; ancak yaşanılan coğrafyanın insan üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu inkâr edilemez. Bu yüzden İbn Haldun'un meşhur "Coğrafya kaderdir." sözü, yüzyıllardır değerini korumaktadır.</p>

<p>Fakat burada üzerinde durulması gereken başka bir gerçek daha vardır. İnsanların büyük çoğunluğu yaşadığı yere benzer; buna karşılık bazı insanlar yaşadıkları yeri kendilerine benzetir. İşte asıl farkı ortaya koyan da budur. Sanatıyla, ilmiyle, edebiyatıyla, mimarisiyle veya ortaya koyduğu eserlerle yaşadığı şehre kimlik kazandıran insanlar, yalnızca kendi dönemlerini değil, sonraki nesilleri de etkilerler. Bugün birçok şehir, yetiştirdiği büyük isimlerle birlikte anılıyorsa bunun sebebi budur.</p>

<p>Doğa ile insan arasındaki ilişki tek taraflı değildir. İnsan çevresini değiştirirken, çevre de insanı dönüştürür. Ancak son yıllarda bu denge giderek bozuluyor. Doğayı hoyratça tüketen insan, aslında kendi geleceğini de tükettiğinin farkına varmakta gecikiyor. Oysa tabiatla kavga ederek değil, onunla uyum içinde yaşayarak kalıcı bir medeniyet kurulabilir.</p>

<p>Sonuçta hepimiz yaşadığımız coğrafyanın izlerini taşıyoruz. Ama asıl mesele, yaşadığımız yerden ne aldığımız değil; oraya ne bıraktığımızdır. Eğer ardımızda güzel eserler, sağlam fikirler ve iyi hatıralar bırakabiliyorsak, işte o zaman sadece yaşadığımız yere benzemiş olmayız; yaşadığımız yeri de kendimize benzetmiş oluruz.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Jul 2026 20:48:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sorun gerçekte ne biliyor musunuz?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/sorun-gercekte-ne-biliyor-musunuz-650</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/sorun-gercekte-ne-biliyor-musunuz-650</guid>
                <description><![CDATA[Sorun gerçekte ne biliyor musunuz?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>-Adalet olmadan hiçbir şey düzelmez !</p>

<p>-Adalet kaybolursa her şey kaybolur !</p>

<p>Toplumların çöküşü, sanıldığı gibi ekonomik krizlerle başlamaz. Ekonomik krizler, çoğu zaman daha derinde yatan bir hastalığın sonucudur. O hastalığın adı adaletsizliktir.</p>

<p>Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde de bu gerçek yatıyor.</p>

<p>Bu ülkede siyaset, uzun zamandır halkın refahını artırmanın bir aracı olmaktan çıktı; siyasetin kendi iktidarını, çevresini ve ayrıcalıklarını koruma mücadelesine dönüştü. Devleti yönetmek yerine devleti paylaşma anlayışı, toplumun enerjisini tüketti.</p>

<p>Benzer bir kırılma din anlayışında da yaşandı.</p>

<p>Kur'an, insanı düşünmeye, sorgulamaya ve aklını kullanmaya çağırırken; tarih boyunca din, zaman zaman siyasi iktidarların veya çıkar gruplarının etkisi altında yorumlandı. Böylece ilahi mesajın evrensel adalet ilkeleri geri plana itildi; şekil, özün önüne geçti.</p>

<p>Oysa Allah'ın gönderdiği bütün peygamberlerin ortak amacı yalnızca ibadet ettirmek değildi; adaletin, iyi ahlakın egemen olduğu nitelikli bir toplum inşa etmekti.</p>

<p>Kur'an'da, "Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder..." buyurulurken (Nahl, 90), adalet herhangi bir siyasi tercih değil, ilahi bir emirdir.</p>

<p>İnsanların büyük çoğunluğu aslında doğruyu biliyor.</p>

<p>Herkes adaletin vazgeçilmez olduğunu biliyor.</p>

<p>Herkes kaliteli eğitimin, bilimsel üretimin ve çalışmanın toplumları zenginleştirdiğini biliyor.</p>

<p>Herkes liyakatin hakkaniyet olduğunu, torpilin ise yalnızca bir haksızlık değil, toplumun geleceğine vurulan ağır bir darbe olduğunu biliyor. Torpil; emeği cezalandırır, vasatı ödüllendirir ve gençlerin umutlarını çalar.</p>

<p>Herkes yolsuzluğun hırsızlık olduğunu da biliyor. Kamu malını zimmetine geçirmek yalnızca hukuki değil, ahlaki ve vicdani bir suçtur. Bir yetimin hakkını çalmakla kamu hazinesini yağmalamak arasında özde hiçbir fark yoktur.</p>

<p>Fakat ilginç olan şudur:</p>

<p>▪︎Adaleti biliyoruz ama uygulamıyoruz.</p>

<p>▪︎Liyakati savunuyoruz ama yakınlarımız söz konusu olduğunda vazgeçiyoruz.</p>

<p>▪︎Dürüstlüğü alkışlıyoruz ama çıkarımıza dokunduğunda sessiz kalıyoruz.</p>

<p>▪︎Asıl kriz, bilgi eksikliği değil; ahlak eksikliğidir.</p>

<p>Büyük düşünür İbn Haldun yüzyıllar önce şu gerçeği dile getirmişti: Devletleri yıkan şey yoksulluk değil, zulümdür. Çünkü zulüm, üretme isteğini öldürür; güveni yok eder ve toplumu içeriden çürütür.</p>

<p>Malik bin Nebi ise İslam dünyasının geri kalışını dış güçlerden önce "medeniyet fikrinin kaybedilmesine" bağlar. Ona göre bir toplum önce fikir üretmeyi bırakır, sonra üretimi, en sonunda da bağımsızlığını kaybeder.</p>

<p>Bugün dünyanın birçok ülkesinde benzer bir süreç yaşanıyor.</p>

<p>Hukukun güçlünün yanında eğildiği, zayıfın sesinin duyulmadığı, sermayenin vicdanın önüne geçtiği her yerde adalet geriliyor.</p>

<p>Oysa adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir karar değildir.</p>

<p>▪︎Adalet; okulda fırsat eşitliğidir.</p>

<p>▪︎İşe alımda liyakattir.</p>

<p>▪︎Vergide hakkaniyettir.</p>

<p>▪︎Mahkemede tarafsızlıktır.</p>

<p>▪︎Yönetimde hesap verebilirliktir.</p>

<p>▪︎Komşuya merhamettir.</p>

<p>▪︎Yetime sahip çıkmaktır.</p>

<p>▪︎Kısacası adalet, hayatın tamamıdır.<br />
Adalet, islamdır, insanlık onurudur.</p>

<p>Yani ekonomik kalkınmanın da toplumsal barışın da ilk halkası adalettir.</p>

<p>Nasıl insan bedeni oksijen olmadan yaşayamazsa, devletler de adalet olmadan yaşayamaz.</p>

<p>Adalet, devletin oksijenidir.</p>

<p>O azaldığında önce kurumlar nefessiz kalır.Sonra ekonomi ve ahlak.En sonunda ise toplum çökmeye başlar.</p>

<p>Yabancı yatırımcı büyümedir, istihdamdır, yeni üretim ve hizmet usulleridir.</p>

<p>Yatırımda en güvenilir 50 ülke arasına gurememizin sebeplerini araştırmak bu ülkenin geleceği için atılacak en kıymetli adım olur.&nbsp;</p>

<p>Yabancı yatırımlar, sermaye açığını kapatarak, döviz girişini artırarak ve ülkedeki istihdam olanaklarını büyüterek bir ekonominin kalkınmasında kritik rol oynar. Bu yatırımlar, gelişmekte olan piyasalara sadece finansal kaynak sağlamakla kalmaz; aynı zamanda yerel pazarlarda rekabeti artırarak üretim süreçlerini ve verimliliği de optimize eder.</p>

<p>"Adalet yoksa yabancı yatırımcı da yok"</p>

<p>Bu ifade, ekonomik büyümenin temelinde güven ve hukukun üstünlüğünün yattığını vurgulayan çok doğru bir tespittir. Hukuki altyapının ve adaletin eksik olduğu durumlarda yabancı sermayenin neden ülkeye gelmediğini açıklayan temel dinamikler şunlardır:Mülkiyet ve Sözleşme GüvencesiYabancı yatırımcılar, bir ülkede sermayelerini değerlendirirken en çok mülkiyet haklarının ve imzaladıkları sözleşmelerin korunmasını önemser. Bağımsız bir yargının olmadığı ortamlarda, olası bir anlaşmazlıkta veya idari keyfi kararlarda hak arama süreçleri sekteye uğrar. Bu durum yatırımcılar için büyük bir risk anlamına gelir. Öngörülebilirlik ve İstikrar, yatırım kararları için uzun vadeli planlamalar gerektirir.</p>

<p>Hukuk sisteminin tarafsız işlemediği durumlarda, vergi oranlarında, teşviklerde veya yasalarda ne tür keyfi değişiklikler olacağı öngörülemez. Kuralların sürekli değiştiği veya kişilere göre uygulandığı bir ortamda yatırımcılar risk almak istemezler.&nbsp;</p>

<p>Yolsuzluk algısının yüksek olduğu ve adaletin işletilemediği ülkelerde yabancı şirketler hukuki sorumlulukları gereği faaliyet göstermekten kaçınabilirler. Kaliteli yatırım akışı için, hukukun üstünlüğüne ve adalete güvenen yatırımcılar; ülkeye katma değer katan, teknoloji transferi sağlayan ve kalifiye istihdam yaratan yatırımlar yaparlar. Hukukun zayıf olduğu ülkeler ise ya tamamen yabancı sermayeden mahrum kalır ya da yalnızca kısa vadeli ve yüksek getiri odaklı spekülatif fonları çekebilir.</p>

<p>Kalkınmak, yalnızca yüksek binalar yapmak değildir.</p>

<p>Medeniyet; adaletin egemen olduğu, bilginin üretildiği, emeğin değer gördüğü ve insan onurunun korunduğu bir hayat inşa edebilmektir.</p>

<p>İşte bu yüzden bugün insanlığın önündeki en büyük görev, yeni silahlar üretmek değil; yeniden adalet üretmektir.</p>

<p>Gerisi gerçekten teferruattır.</p>

<p>"Unutmayalım; bir ülkeyi ayakta tutan sadece ordusunun gücü değil, mahkemelerinin adaleti, okullarının kalitesi ve yöneticilerinin vicdanıdır. Adalet çökerse, geriye yalnızca yıkımın zamanı kalır."</p>

<p>Adaletin &nbsp;islâm dinindeki önemi :</p>

<p>Nahl Suresi, 90. Ayet:&nbsp;</p>

<p>"Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı (iyiliği) ve akrabaya vermeyi emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan sakındırır. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir."</p>

<p>Nisa Suresi, 58. Ayet:&nbsp;</p>

<p>"Şüphesiz Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder."</p>

<p>Maide Suresi, 8. Ayet:&nbsp;</p>

<p>"Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan, adil şahitler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun; bu, takvaya (Allah’a karşı sorumluluk bilincine) daha uygundur."</p>

<p>Nisa Suresi, 135. Ayet:&nbsp;</p>

<p>"Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Şahitlik edilen kimse) zengin veya fakir de olsa (Allah ikisine de daha yakındır)... Adaletten yüz çevirmeyin."</p>

<p>En'am Suresi, 152. Ayet: "Söz söylediğiniz zaman, yakınınız dahi olsa adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. İşte düşünüp tutasınız diye size bunları emretti."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 13:25:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yol bulmak, yol açmak</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/yol-bulmak-yol-acmak-649</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/yol-bulmak-yol-acmak-649</guid>
                <description><![CDATA[Yol bulmak, yol açmak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türk milleti, tarih boyunca daima hareket hâlinde olmuş bir millettir. Orta Asya ve Türkistan'dan başlayarak doğuya, batıya, kuzeye ve güneye uzanan büyük göçler gerçekleştirmiş; geçtiği coğrafyalarda yeni yurtlar edinmiş, yeni yollar bulmuş ve yeni yollar açmıştır. Dünya tarihinde böylesine geniş bir coğrafyada iz bırakmış milletlerin sayısı oldukça azdır.</p>

<p>Bu uzun yolculuklar sırasında yalnızca yaşanılan coğrafya değil; din, inanç, kültür ve hatta alfabe dahi zaman zaman değişmiştir. Büyük ölçüde zorunlulukların sonucu olan bu göçler ve mücadeleler, Türklerin güçlü devletler kurmasına imkân tanırken, aynı zamanda medeniyetin belirli bir coğrafyada kesintisiz biçimde derinleşmesini de zorlaştırmıştır.</p>

<p>Buna karşılık, tarih boyunca büyük ölçüde aynı coğrafyada varlığını sürdüren İran, köklü bir devlet ve medeniyet geleneği oluşturmayı başarmıştır. Bu süreklilik; şiirden edebiyata, felsefeden sanata kadar birçok alanda güçlü bir kültürel derinlik meydana getirmiştir. Bugün İran denildiğinde akla yalnızca bir devlet değil, aynı zamanda kendine özgü ve dünyada karşılığı olan köklü bir medeniyet gelmektedir.</p>

<p>Yakın tarihte yaşanan gelişmeler de göstermiştir ki, yalnızca askerî veya ekonomik güç yeterli değildir. Bir toplumun tarihsel hafızasını, kültürel kodlarını ve devlet geleneğini doğru okuyamayan büyük güçler, hedeflerine ulaşmakta ciddi zorluklarla karşılaşabilmektedir.</p>

<p>Bu noktada siyasette sıkça kullanılan "yol bulmak" ve "yol açmak" söylemleri üzerinde de düşünmek gerekir. Bu tür ifadeler, güçlü bir vizyon, sağlam bir strateji ve nitelikli kadrolarla desteklenmediği sürece tek başına başarı getirmez. Çünkü siyaset, sloganlarla değil; bilgi, birikim, akıl ve kararlılıkla yürütülür.</p>

<p>Yol bulmak mümkün olmuyorsa yeni bir yol açmak elbette değerlidir. Ancak bu, sadece söylemle gerçekleşmez. Derin düşünceye, gerçekçi bir vizyona ve işlevsel kurumlara ihtiyaç vardır. Aksi hâlde söylenenler, havanda su dövmekten öteye geçmez. Nitekim Türk siyasi tarihi, büyük iddialarla ortaya çıkıp kısa sürede unutulan sloganların sayısız örneğiyle doludur. Gerçeği görmek için tarihin tozlu sayfalarını biraz aralamak yeterlidir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 05:37:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasal İslam çöküyor, Nebevî İslam yükseliyor</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/siyasal-islam-cokuyor-nebevi-islam-yukseliyor-648</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/siyasal-islam-cokuyor-nebevi-islam-yukseliyor-648</guid>
                <description><![CDATA[Siyasal İslam çöküyor, Nebevî İslam yükseliyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda Türkiye'de ve İslam dünyasının çeşitli coğrafyalarında dikkat çekici bir olgu yaşanıyor. Kendilerini "İslam adına" iktidara taşıyan bazı siyasal hareketlerin uygulamaları, geniş kitlelerde dine karşı ciddi bir sorgulama süreci başlattı. Özellikle gençler arasında deizm, ateizm ve agnostisizm tartışmalarının yaygınlaşması birçok insanı endişelendirdi.</p>

<p>Ancak burada önemli bir yanılgı var:</p>

<p>İnsanların bir kısmı, siyasal İslam'ın ortaya koyduğu pratiği doğrudan İslam'ın kendisi zannetti.</p>

<p>Taha Akyol yazısında önemli bir gerçeğe dikkat çekmiş:</p>

<p>" İslam dünyasının haline ve Türkiye’de muhafazakar iktidarın yarattığı otokratik ortama bakarak karar verenler, dip dalgası halinde gelişen yenilikçi düşünceleri fark etmeyebilirler. "</p>

<p>Oysa İslam ile Müslümanların uygulamaları aynı şey değildir. Hele ki İslam ile siyasi iktidarların davranışlarını özdeşleştirmek, tarihi ve dini gerçekliği görmezden gelmektir.</p>

<p>Bu durum bizde olduğu gibi, halki Müslüman bir çok ülkede de aynı hassasiyetleri tartışılıyor. Suudi Arabistan, Mısır, Cezayir ...<br />
Müslümanlarının hepsi iktidardakiler gibi mi düşünüyor veya yaşıyor?&nbsp;</p>

<p>Tarih boyunca din adına iktidar kuranlar oldu. Emeviler döneminde saltanat adına Kerbela yaşandı. Abbasiler döneminde iktidar mücadeleleri uğruna büyük zulümler işlendi. Osmanlı'da kardeş katli fetvaları verildi. Avrupa'da Kilise adına engizisyon mahkemeleri kuruldu. Yahudilerin tarih içinde insanlığa karşı işledikleri suçlar, soykırımlar...</p>

<p>Fakat bütün bunlar ne Hz. Muhammed'in AS, ne İsa AS &nbsp;ne de Musa AS'ın tebliğini ne de ilahi hakikati temsil ediyordu.</p>

<p>Bugün de benzer bir durum yaşanıyor.</p>

<p>Yolsuzluk, hukuksuzluk, israf, liyakatsizlik, adam kayırmacılık, kutuplaştırıcı dil ve güç tutkusu; birçok insanın gözünde din ile özdeşleşti. Özellikle genç nesiller şu soruyu sormaya başladı:</p>

<p>"Eğer din buysa ben bu dinden uzak durayım."</p>

<p>Aslında reddettikleri şey çoğu zaman Allah'ın dini değil; din adına üretilmiş siyasal söylemlerdi.</p>

<p>Fakat madalyonun görünmeyen bir yüzü daha var.</p>

<p>Sessiz sedasız büyüyen bir dip dalga oluşuyor.</p>

<p>Bu dip dalga, dini siyasi sloganlardan değil Kur'an'dan, peygamberin uygulamalarından, emaneti olan Ehli Beyt imamlarından, &nbsp;güvenilir alimlerden öğrenmek isteyenlerin dalgasıdır.</p>

<p>Bu dip dalga, mezhep fanatizmini değil hikmeti arayanların dalgasıdır.</p>

<p>Bu dip dalga, iktidarın yanında değil hakikatin yanında durmaya çalışanların dalgasıdır.</p>

<p>Bugün dünyanın birçok yerinde gençler doğrudan Kur'an okumaya, Hz. Muhammed'in AS hayatını önyargısız incelemeye ve İslam'ın özündeki adalet, merhamet, özgürlük ve insan onuru anlayışını keşfetmeye çalışıyor.</p>

<p>Onları İslâm'a götüren şey siyaset değil; anlam arayışıdır.</p>

<p>Onları dine yaklaştıran şey propaganda değil; hakikat susuzluğudur.</p>

<p>Tıpkı Kerbela'da olduğu gibi...</p>

<p>Kerbela'da sayı çokluğu hakikati temsil etmiyordu. Güç ve iktidar Yezid'in elindeydi; hikmet ve hakikat ise Hüseyin'in safındaydı.</p>

<p>Bugün de hakikati temsil edenler her zaman ekranlarda görünenler olmayabilir. Bazen en güçlü sesler değil, en samimi vicdanlar geleceği inşa eder.</p>

<p>Bu nedenle bazı çevrelerin iddia ettiği gibi İslam bitmiyor.</p>

<p>Belki belirli siyasal yorumlar, belirli iktidar anlayışları ve belirli din söylemleri itibar kaybediyor.</p>

<p>İran İslam devrimi, 1.nci sorgulama ve uyanış devrimini başlattı gibi, Gazze ve Iran savaşları da ikinci uyanış, direniş ve sorgulama sürecini tetikledi.&nbsp;</p>

<p>Gazze'nin şanlı direnişi, İran'ın siyonizmi ve emperyalizmi paçavraya çevirmesi dünyada büyük yankı uyandırdı. Özellikle batıdaki üniversitelerden başlayan, sanatçılar, aydınlar, siyasetçiler &nbsp;ve niteligi yüksek halkların tepkileriyle yükselen, insan hakları ve özgürlükler temalı destek çığ gibi büyüyor. &nbsp;Dünya tarihinde oluşan en büyük siyonizm, israil ve Amerika düşmanlığı yaşanıyor.&nbsp;</p>

<p>Bütün bu tepkilerin sahipleri, bu şanlı direnişin kodlarını merak ediyor. İnsanlığın en vicdanlı, en kaliteli kesimi ayakta. &nbsp;</p>

<p>En büyük merak bu saldırılar neden yapılıyor?&nbsp;</p>

<p>Ekonomik ve sosyal şartları çok parlak olmamasına rağmen bu halklar nasıl/niye direnebiliyor?&nbsp;</p>

<p>Birbirinden binlerce kilometre ötedeki bu farklı coğrafya ve mezhepteki halkların, ölümüne mücadeleleri ve dayanışmalarının ardındaki sır merak uyandırıyor?</p>

<p>Nebevî İslam bu sefer, dünyada ve doğduğu topraklarda &nbsp;yeniden keşfediliyor.</p>

<p>Çünkü insanlar din tüccarlarından, kapitalizmden yoruldukça hakikat'e yöneliyor.</p>

<p>Sloganlardan yoruldukça Kur'an'ı merak ediyor.</p>

<p>İktidar kavgalarından sıkıldıkça adalet arıyor.</p>

<p>İnanlık artık, neo liberal ekonomik düzenlerin aileyi nasıl mahvettiğini görüyor. &nbsp;bireyin yalnızlaşması, lbgt, uyuşturucu, epstein sapkınlıklarını görüp gına getiriyor.&nbsp;</p>

<p>İşte bu yüzden görünürde yaşanan dinden uzaklaşmaya bakıp hüküm vermek yanıltıcı olabilir.&nbsp;</p>

<p>Din Allah'ındır. Sahibi de koruyucusu da Allah'tır.</p>

<p>Yüzeyde bir çözülme yaşanırken, derinlerde yeni bir arayış filizleniyor.</p>

<p>Ve o arayışın adı ne siyasal İslam, ne halkını sömüren, kasıtlı yoksul ve cahil bıraktıran &nbsp;diktatoryal islam rejimleri &nbsp;değil, Nebevî İslam'dır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 08:38:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhafazakârlık ve Sekülerlik Ekseninde Türkiye</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/muhafazakarlik-ve-sekulerlik-ekseninde-turkiye-647</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/muhafazakarlik-ve-sekulerlik-ekseninde-turkiye-647</guid>
                <description><![CDATA[Muhafazakârlık ve Sekülerlik Ekseninde Türkiye]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Muhafazakârlık; korumak, muhafaza etmek, geçmişten gelen değerleri yaşatmak ve gelenekleri geleceğe taşımak anlayışının ortak paydasında şekillenen bir düşünce biçimidir. Ancak bu anlayış, çoğu zaman zannedildiği gibi değişime kapalı bir tutum değildir. Bilakis, faydalı ve yararlı görülen yeniliklerin, milli ve manevi değerler süzgecinden geçirilerek topluma uyarlanmasını savunur.</p>

<p>Muhafazakâr bakış açısında hayat yalnızca bu dünyadan ibaret değildir. İnsan, hem yaşadığı dünyaya hem de inandığı ahiret hayatına karşı sorumluluk taşır. Bu nedenle maddi değerlerle birlikte manevi değerlerin de korunması önemsenir. Bir yandan milli kimliğin ve kültürel mirasın yaşatılması hedeflenirken, diğer yandan dini ve ahlaki değerler toplumsal hayatın temel unsurları arasında görülür.</p>

<p>Sekülerlik ise genel anlamda hayatın ve kamusal düzenin dini referanslardan bağımsız şekilde şekillendirilmesini esas alan bir anlayış olarak tanımlanabilir. Seküler yaşam tarzını benimseyen bireyler arasında farklı dünya görüşleri ve hayat anlayışları bulunmaktadır. Kimileri dini inançlarını özel yaşamında sürdürürken, kimileri ise hayatı daha çok bireysel tercihler ve dünyevi değerler çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu nedenle seküler kesimi tek tip bir anlayışla açıklamak mümkün değildir.</p>

<p>Türkiye gibi farklı düşünce ve yaşam tarzlarının bir arada bulunduğu toplumlarda muhafazakâr ve seküler kesimlerin zaman zaman karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olabilmektedir. Esasen bu durum, farklılıkların doğal bir sonucudur. Ancak sorun, farklı düşüncelerin varlığından değil; karşılıklı anlayış, empati ve hoşgörünün zayıflamasından kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Özellikle sosyal medyanın etkisiyle bazı marjinal görüşler olduğundan daha yaygınmış gibi gösterilebilmekte, toplumun büyük çoğunluğunu temsil etmeyen uç söylemler gündemi meşgul edebilmektedir. Zaman zaman muhafazakâr kesime yönelik ağır hakaretler veya dışlayıcı ifadeler kullanılabildiği gibi, farklı yaşam tarzlarını benimseyen insanlara karşı da benzer ötekileştirici yaklaşımlar görülebilmektedir. Bu tür söylemler, toplumsal barışa katkı sunmak yerine kutuplaşmayı derinleştirmektedir.</p>

<p>Oysa bu ülke, farklı inançların, farklı fikirlerin ve farklı yaşam biçimlerinin bir arada yaşadığı ortak bir vatandır. Demokratik bir toplumda herkes düşüncesini özgürce ifade edebilmelidir. Ancak bu özgürlük, başkalarının haklarına ve onuruna saygı gösterme sorumluluğunu da beraberinde getirir.</p>

<p>Sonuç olarak, Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; birbirine benzemeyen insanların birbirine tahammül etmesi değil, birbirini anlamaya çalışmasıdır. Kimsenin kimseye hayat tarzı dayatmadığı, hakaret etmediği ve kendisini üstün görmediği bir toplumsal iklim, huzurun en önemli teminatıdır. Sağduyunun öfkeye, diyaloğun çatışmaya üstün geldiği bir Türkiye ise ulaşılması imkânsız bir hayal değildir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 08:36:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Din tasavvuru nasıl oluşur?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/din-tasavvuru-nasil-olusur-646</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/din-tasavvuru-nasil-olusur-646</guid>
                <description><![CDATA[Din tasavvuru nasıl oluşur?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan; yetiştiği coğrafyadan, aileden, kültürden, geleneklerden, eğitimden, siyasi görüşlerinden, korkularından, arzularından ve bilgi seviyesinden etkilenir. Bu etkilerle zihninde bir "Yaratıcı tasavvuru" oluşturur.<br />
Örneğin: Merhameti seven biri, sadece affeden bir yaratıcı hayal edebilir.<br />
Otoriter bir ortamda yetişen biri, sürekli cezalandıran bir ilah düşünebilir.<br />
Milliyetçi biri, Allah'nın kendi milletini diğerlerinden üstün gördüğüne inanabilir.<br />
Siyasi bir ideolojiye bağlı kişi, yaratıcıyı kendi siyasi görüşünün destekçisi gibi algılayabilir.</p>

<p>Bundan dolayı; Afgan kökenli biriyle Arap, Türk, Fars veya Avrupa kökenli... farklı coğrafyadaki bireylerle farklı din veya mezhebin hakim olduğu ortamlarda doğmuş birileriyle farklı bakış açıları geliştirebilir.</p>

<p>Böylece kişi, gerçekte Allah'ı cc değil; kendi zihninde ürettiği, kendi beklentileriyle şekillendirdiği bir Tanrı imgesini savunmaya başlar.</p>

<p>Bu noktada zihinsel bir putperestlik ortaya çıkabilir. Çünkü put sadece taştan, tahtadan yapılan heykel değildir; insanın mutlaklaştırdığı her şey putlaşabilir. Kendi Tanrı tasavvurunu mutlaklaştırmak da bunlardan biridir.</p>

<p>Tarih boyunca din savaşlarının, mezhep kavgalarının ve tekfir anlayışlarının önemli bir kısmı da buradan doğmuştur. İnsanlar çoğu zaman "Allah'ın emirlerini savunuyorum, en doğru yoldayım" &nbsp;zannederken, gerçekte kendi yorumlarını, kendi algılarını ve kendi zihinsel kalıplarını savunmuşlardır.</p>

<p>Bir düşünün, Suriye'deki kirli Amerika ve Israil planları nasıl işletildi? Bir ülke nasıl parçalanıp halkı darmadağın edildi? Milyonlarca insan planlı bir şekilde göçe zorlandı. Boşaltılan &nbsp;yerlere bambaşka etnik yapıdaki halklar yerleştirildi.<br />
Kimler yaptı bu kötülüğü?&nbsp;</p>

<p>Sonuçlarına bakarak gerçeğe çok kolay ulaşabiliriz. Trump'ın konuşmaları, Colani'nin Amerika ziyareti, Beyaz Saray'daki vıcık vıcık ilişkiler, İsrail'in Suriye’nin güneyini direnişsiz ele geçirip mevcut silahlı kuvvetlerin silah ve mühimmat tesislerini günlerce en ufak bir direnç görmeden vurması. Bununla da kalmayıp İran'a karşı Amerika'yla birlikte başlattıkları savaşta hava sahasını siyonist kafirlere tamamen açması vs vs bir irade beyanı, inanç göstergesidir.<br />
Bu projeyi islam devrimi diye niteleyenler oldu.</p>

<p>Ya İran ?&nbsp;<br />
Dünyanın en ahlaksız ama bir o kadar da güçlü 2 ordusuyla savaştan geri adım atmamamasını, halkının ülkesini terk etmek bir yana akın akın dışarıdaki vatandaşlarının ülkelerine dönmelerini neyle açıklayacağız?</p>

<p>Minab'daki kız ilkokulunun vurulmasıyla 168 kız çocuğunun, dini liderinin yeraltı sigınağına gitmek yerine " halkımdan farklı bir şekilde yaşayamam" deyip, eşiyle, ailesiyle birlikte şehid olmalarını &nbsp;nasıl açıklayacağız?</p>

<p>Bu iki ülke de islâm ağırlıklı bir yönetim sergilediklerini ilan ediyorlar ?<br />
Sizce Islâmın, ilkeleri, izzet ve ahlakı bakımından hangi ülke nebevi sonuca ulaşmış ?</p>

<p>Televizyonlarda boy gösteren çok bilmiş "Ortadoğu Uzmanları" ile mezhebini dininin fersah fersah önüne taşımış sözde hocaların yanlış teşhislerinine ne demeli?</p>

<p>Tahsilleri, ufukları belki de ekonomileri batı kaynaklı olduğundan hep yenilmez Amerika, yenilemez İsrail, teknoloji, yazılım vs vs modundan bir türlü çıkamadılar.</p>

<p>Ne islâmdan, ne kadim İran kültüründen, ne de Ehli Beyt'in zulümle mücadele pratiğinden neredeyse hiç haberleri yoktu.&nbsp;</p>

<p>Yukarıdaki örneklerdeki öznelerin hepsi yetiştiği coğrafyadan, aileden, kültürden, geleneklerden, eğitimden, siyasi görüşlerinden, korkularından, arzularından ve bilgi seviyesinden etkilenmişlerdi. Bu etkilerle zihninde bir "Yaratıcı tasavvuru" &nbsp;bir "islam dini algısı" ve davranış biçimi &nbsp;oluşturmuşlardı.</p>

<p>Bu düşünceyi en güzel ifade eden sözlerden biri şudur:</p>

<p>"İnsanların zihnindeki Allah, çoğu zaman Allah değil; Allah hakkındaki düşünceleridir."</p>

<p>Din algısı en gerçek şekilde; körü körüne taklit ederek değil, okuyarak, düşünerek, sorgulayarak ve ahlaki sonuçlarını yaşayarak inşa edilir.</p>

<p>Kişi dinini yalnızca gelenekten, çevreden veya duygulardan değil; kutsal metinleri, tarihi bağlamı, aklı ve vicdanı birlikte kullanarak anlamaya çalışmalıdır. Gerçek din algısı; hurafeden uzak, bilgiye dayalı, adaleti, merhameti ve insan onurunu merkeze alan bir anlayışla oluşur.</p>

<p>“İnanç, miras olarak alınabilir; fakat hakikat ancak araştırılarak bulunur.”</p>

<p>Gerçek bir mü'min ise, kendi bilgi ve anlayışının sınırlı olduğunu kabul etmeli, Allah'ı cc kendi kalıplarına hapsetmemeli ve "Benim anladığım şey, hakikatin tamamı olmayabilir" diyebilecek tevazuyu gösterebilmelidir. Bunun için Kuran'ı ve mesajını, peygamberi, ortamını, uygulamalarını, tarihi, coğrafyayı, toplumların sosyolojinini, ekonomiyi, hukuku anlamak için ciddi bir çaba, okuma ve araştırma yapmalıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 12:52:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baba ocağı</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/baba-ocagi-645</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/baba-ocagi-645</guid>
                <description><![CDATA[Baba ocağı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Soyun devamı, kapının kapanmaması, ocağın tütmeye devam etmesi ve geçmişten gelen bağların geleceğe aktarılması açısından “baba ocağı”, özellikle Türk-İslam kültüründe çok özel bir yere sahiptir. Herkes bilir ki o kapı kapandığında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü baba ocağı yalnızca bir ev değil; hatıraların, aidiyetin ve köklerin temsilidir.</p>

<p>Ancak günümüzde bazı kavramların gerçek anlamlarından uzaklaştırılarak farklı alanlara taşındığını görüyoruz. Bunlardan biri de “baba ocağı” ifadesidir. Özellikle bazı siyasi çevrelerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin “baba ocağı” olarak tanımlanması dikkat çekmektedir. Oysa bir siyasi partinin baba ocağı olarak görülmesi mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım, hem kavramın tarihî ve kültürel anlamına hem de siyasetin doğasına aykırıdır.</p>

<p>Siyasi partiler fikir üretmek, hizmet etmek ve toplumun ihtiyaçlarına çözüm sunmak için vardır. Dolayısıyla bir partiye aile bağıyla bağlıymış gibi yaklaşmak, zamanla eleştirel düşüncenin ortadan kalkmasına neden olur. Nitekim fanatizmin ortaya çıktığı noktada yapılan yanlışlar görülmez, eksikler konuşulmaz ve her türlü hata çeşitli gerekçelerle meşrulaştırılır.</p>

<p>Bugün bazı seçmen gruplarının partilerini adeta bir futbol takımı tutar gibi sahiplenmeleri, siyasetin sağlıklı işlemesini zorlaştırmaktadır. Çünkü demokrasi, sorgulayan ve gerektiğinde eleştiren vatandaşlarla güçlenir. Körü körüne bağlılık ise hem seçmene hem de desteklenen kuruma zarar verir.</p>

<p>Bu durumun en çok tartışıldığı yerlerden biri de İzmir’dir. Yaklaşık çeyrek asırdır aynı siyasi anlayış tarafından yönetilen şehirde yaşanan sorunlara rağmen önemli bir seçmen kitlesinin tercihlerini değiştirmemesi dikkat çekmektedir. Ulaşım, altyapı, trafik ve şehirleşme gibi alanlarda yaşanan sıkıntılar sık sık gündeme gelmesine rağmen siyasi sadakat çoğu zaman hizmet değerlendirmesinin önüne geçmektedir.</p>

<p>Bir kesim için deniz, yaşam tarzı ve özgürlük söylemi yeterli görülürken; şehrin geleceği, ekonomik dönüşümü ve küresel rekabet gücü ikinci planda kalabilmektedir. Oysa dünya hızla değişirken şehirlerin de bu değişime ayak uydurması gerekmektedir. Geçmişe duyulan bağlılık, geleceğe yönelik beklentilerin önüne geçmemelidir.</p>

<p>Sonuç olarak baba ocağı, tarihimizde ve kültürümüzde kutsal bir anlam taşımaktadır. Bu kavramın siyasi partiler için kullanılması, onun gerçek değerini zayıflatmaktadır. Siyasi partiler eleştirilebilir, değişebilir ve hatta gerektiğinde terk edilebilir yapılardır. Baba ocağı ise bundan çok daha derin ve kalıcı bir anlam taşır. Bu nedenle ikisini birbirine karıştırmak, hem kavrama hem de siyasete haksızlık olacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 08:31:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye\&#039;de Yerel Yönetimler Fakültesi Kurulmalı</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/turkiyede-yerel-yonetimler-fakultesi-kurulmali-644</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/turkiyede-yerel-yonetimler-fakultesi-kurulmali-644</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye\'de Yerel Yönetimler Fakültesi Kurulmalı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Şehirleri Beton Değil, Nitelikli İnsan Yönetir</p>

<p>En önemli siyasal yonetim merkezlerinden belediyelerde çok sayıda yanlışlar, yolsuzluklar ve eksiklikler gözleniyor. Bunlarin bir kısmı da düşük nitelikli insan kaynakları envanterinden kaynaklandığını düşünüyorum.&nbsp;</p>

<p>Ülkemizde yerel yönetim fakülteleri kurulmasını öneriyorum.&nbsp;</p>

<p>Türkiye'de belediyeler, milyonlarca insanın günlük hayatını doğrudan etkileyen kurumlardır. Buna rağmen belediyecilik çoğu zaman farklı bölümlerden mezun olmuş kişilerin sonradan öğrendiği bir alan olarak görülüyor. Oysa belediyecilik başlı başına uzmanlık gerektiren bir meslektir.</p>

<p>Yerel yönetimlerdeki sorunların tamamı elbette personel niteliğinden kaynaklanmaz; siyasi müdahaleler, liyakat eksikliği, denetim yetersizliği ve kaynak israfı da önemli etkenlerdir. Ancak nitelikli insan kaynağı eksikliği birçok sorunu büyütmektedir.</p>

<p>Türkiye'de belediyeler, vatandaşın devletle en sık karşılaştığı kurumlardır. İnsanlar doğumdan ölüme kadar hayatlarının hemen her aşamasında belediye hizmetlerinden yararlanır. İçtiği suyu, kullandığı yolu, yaşadığı çevreyi, parkları, toplu taşımayı, temizlik hizmetlerini ve hatta sosyal yardımları büyük ölçüde yerel yönetimler sağlar.</p>

<p>Ancak ne yazık ki son yıllarda birçok belediyede farklı düzeylerde ciddi sorunlarla karşılaşıyoruz. Plansız kentleşme, imar hataları, trafik sorunları, çevre kirliliği, kaynak israfı, yetersiz denetimler ve zaman zaman ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları toplumun yerel yönetimlere olan güvenini zedelemektedir.</p>

<p>Bu sorunların tamamını tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Siyasi etkiler, liyakat eksikliği, yetersiz denetim mekanizmaları ve kurumsal zaaflar önemli rol oynamaktadır. Ancak üzerinde yeterince durulmayan bir başka mesele daha vardır: Belediyecilik alanında yetişmiş uzman insan kaynağı eksikliği.</p>

<p>Belediyecilik Bir Uzmanlık Alanıdır</p>

<p>Hiç kimse bir hastaneyi doktor yetiştirmeden yönetmeyi düşünmez. Hiç kimse mühendislik eğitimi almamış kişilerin büyük köprüler inşa etmesini istemez. Peki milyonlarca insanın yaşadığı şehirleri yönetecek kadroların özel bir eğitim almadan görev yapması neden normal kabul edilmektedir?</p>

<p>Belediyecilik; hukuk, maliye, şehir planlama, çevre yönetimi, afet hazırlığı, halk sağlığı, sosyal hizmetler ve teknoloji gibi birçok alanın kesiştiği özel bir uzmanlık sahasıdır. Bu nedenle Türkiye'nin artık yerel yönetimler alanında profesyonel insan yetiştiren fakültelere ihtiyacı bulunmaktadır.</p>

<p>Yerel Yönetimler Fakülteleri Kurulmalıdır</p>

<p>Üniversiteler bünyesinde kurulacak Yerel Yönetimler Fakülteleri, belediyelerin ihtiyaç duyduğu nitelikli personeli yetiştirebilir.</p>

<p>Bu fakültelerde şu bölümler yer alabilir:</p>

<p>●İmar ve Şehircilik Yönetimi<br />
●Kentsel Dönüşüm ve Afet Yönetimi<br />
●Zabıta Hizmetleri Yönetimi<br />
●Gıda Güvenliği, laboratuvar ölçümleri ve Belediye Denetimleri<br />
●Çevre ve Atık Yönetimi<br />
●Su ve Kanalizasyon Sistemleri Yönetimi<br />
●Peyzaj ve Kent Estetiği<br />
●Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS)<br />
●Belediye Maliyesi ve Bütçe Yönetimi<br />
●Yerel Yönetim Hukuku<br />
●Sosyal Belediyecilik ve Sosyal Hizmetler<br />
●Akıllı Şehir Teknolojileri<br />
●Dijital Belediyecilik ve Veri Yönetimi</p>

<p>Öğrenciler eğitimleri boyunca belediyelerde zorunlu staj yaparak teorik bilgilerini uygulama ile birleştirebilirler.</p>

<p>Belediyelerin en önemli İhtiyacı: Ahlak ve Liyakattir. Teknik eğitim tek başına yeterli değildir.</p>

<p>Bugün birçok kurumun yaşadığı temel sorun bilgi eksikliğinden çok ahlak ve liyakat eksikliğidir. Bu nedenle Yerel Yönetimler Fakültelerinde "Kamu Etiği", "Kamu Malı Bilinci", "Yolsuzlukla Mücadele", "Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik" gibi dersler de zorunlu olarak okutulmalıdır.</p>

<p>Çünkü belediye bütçeleri, yöneticilerin veya çalışanların kişisel serveti değil; milletin emanetidir.</p>

<p>Şehirlerin kaderini belirleyen şey yalnızca asfalt ve beton değildir. O asfaltın nereye döküleceğine karar veren zihniyet, bilgi ve ahlak düzeyidir.</p>

<p>Güçlü Şehirler, Güçlü Kadrolarla Kurulur</p>

<p>Gelişmiş ülkelerde yerel yönetimler profesyonel kadrolar tarafından yürütülmektedir. Şehir planlamacılarından afet uzmanlarına, çevre mühendislerinden kamu maliyesi uzmanlarına kadar geniş bir uzman kadro belediyelerin baarısında belirleyici rol oynar.</p>

<p>Türkiye'nin de artık belediyeciliği yalnızca siyasi bir faaliyet olarak değil, aynı zamanda bilimsel ve profesyonel bir meslek alanı olarak görmesi gerekmektedir.</p>

<p>Unutmamak gerekir ki bir ülkenin kalkınması önce şehirlerinde başlar. Şehirleri kalkındıran ise binalar değil, o binaların arasında yaşayan insanlara hizmet edecek nitelikli kadrolardır.</p>

<p>Çünkü şehirleri beton değil, bilgi; makamlar değil, liyakat; projeler değil, onları hayata geçiren nitelikli insanlar yönetir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 18 Jun 2026 09:58:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu ülkede böyle şeyler oluyor!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bu-ulkede-boyle-seyler-oluyor-643</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bu-ulkede-boyle-seyler-oluyor-643</guid>
                <description><![CDATA[Bu ülkede böyle şeyler oluyor!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Başlıktaki ifade, genellikle olumsuz bir algı oluşturmak amacıyla kullanılan ve zamanla dillere pelesenk olmuş bir eleştiri cümlesidir. Özellikle meseleye ideolojik pencereden bakan kesimler tarafından, mevcut hükûmete yönelik bir protesto manifestosu gibi dile getirilmektedir.</p>

<p>Oysa yaklaşık çeyrek asırlık yönetim sürecinde, doğal olarak aşınmaların, yıpranmaların ve eksikliklerin yaşanmış olması kaçınılmazdır. Ancak bu dönemde önemli başarılara da imza atıldığı inkâr edilemez bir gerçektir. Başta savunma sanayi olmak üzere birçok alanda ortaya konulan çalışmalar, yalnızca ülke içinde değil, uluslararası arenada da dikkat çekmektedir. Özellikle Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler ve bölgesel çatışmalar, Türkiye'nin bu alandaki vizyonunu daha görünür hâle getirmiştir.</p>

<p>Her şeyi aynı torbaya koyan toptancı bir anlayışla değerlendirmek ne adil ne de insaflı bir tutumdur. Bir yönetimi veya dönemi değerlendirirken artıları ve eksileri birlikte ele almak, daha objektif ve yapıcı bir yaklaşım olacaktır.</p>

<p>Sürekli olarak "Bu ülkede yaşanmaz!" söylemini tekrarlayanların, yapmak isteyip de hükûmet tarafından engellendiklerini düşündükleri somut bir örneği ortaya koymakta çoğu zaman zorlandıkları görülmektedir. Kendi yankı odalarına hapsolan, başkalarının düşüncelerini kendi görüşleri gibi sunan bazı çevreler ise gerçeklerle yüzleşmek yerine hayal dünyasının çıkmaz sokaklarında dolaşmayı tercih etmektedir.</p>

<p>Dünya büyük değişim ve dönüşümlerden geçerken, hükûmet geleceğe yönelik adımlar atmaya çalışmakta; muhalefet ise çoğu zaman kendi iç çekişmeleri ve koltuk mücadeleleriyle gündeme gelmektedir. Bu durum, kamuoyunda muhalefetin ülkenin temel meselelerine yeterince odaklanamadığı yönündeki eleştirileri de beraberinde getirmektedir.</p>

<p>Sosyal medya rüzgârına kapılarak ve tepkisel reflekslerle siyaset üretmek yerine, uzun vadeli planlar ve projeler ortaya koymak daha sağlıklı bir yol olacaktır. Kendilerini "Türkiye'nin birinci partisi" olarak tanımlayanların, elde ettikleri seçim sonuçlarını doğru okuyup değerlendirmeleri de siyasi olgunluğun bir gereğidir.</p>

<p>Diğer taraftan, ülkemizin etrafı adeta bir ateş çemberiyle çevrilmişken güçlü liderlik ve istikrarlı yönetim ihtiyacı daha da belirgin hâle gelmektedir. Türkiye'nin bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında izlediği politika, birçok kesim tarafından dikkatle takip edilmekte ve ülkenin uluslararası konumuna katkı sağlamaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak, kendi ülkesine ve değerlerine yalnızca olumsuzluklar üzerinden bakanların bakış açısı eksik kalacaktır. Evet, bu ülkede gerçekten çok şey oluyor. Ancak bunların sadece olumsuz taraflarını görmek isteyenlerle, olumlu gelişmeleri de değerlendirebilenlerin Türkiye tasavvuru aynı olmayacaktır. Görmesini bilenler için bu ülkede güzel şeyler de oluyor; gerisi ise teferruattan ibarettir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Jun 2026 07:30:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaybedilen potansiyelin şehri Adana yeniden ayağa kalkabilir </title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/kaybedilen-potansiyelin-sehri-adana-yeniden-ayaga-kalkabilir-642</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/kaybedilen-potansiyelin-sehri-adana-yeniden-ayaga-kalkabilir-642</guid>
                <description><![CDATA[Kaybedilen potansiyelin şehri Adana yeniden ayağa kalkabilir ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle umutlarımız arttıran uygulamalara bakalım:</p>

<p>Öncelikle Adana Valimiz Sayın Mustafa Yavuz'un önceki deneyimleriyle başladığı Adana'yı geliştirme çabaları sevinçle karşılandı. Bunun için yapılan organizasyonlar ve çalışmalar çok kıymetli.</p>

<p>Kimya OSB 'nin hayata geçme çalışmaları, Konteyner Limanı, Hacı Sabancı OSB 'nin 6.000 dekarlık genişleme alanının altyapı çalışmalarının başlatılarak OSB ye dahil edilecek olması, kahve ekiminin başlaması, başarılı enginar tarımı, seracılık, tarla balıkçılığı, tarlada karides üretimleri Adana için önemli, umut verici projeler, çalışmalar ve yeniliklerdir.</p>

<p>Çukurova Bölgesel Havalimanı yeni ülkelere uçuşlara başlamalı ve<br />
tarımsal ürün taşınması için turlar bir an önce başlatılmalıdır.</p>

<p>Adana bir zamanlar Türkiye'nin en önemli üretim merkezlerinden biriydi. Verimli topraklarıyla tarımın, fabrikalarıyla sanayinin, kültürel zenginliğiyle sosyal hayatın öncü şehirlerinden biri olarak anılırdı. Cumhuriyet'in ilk dönemlerinden itibaren ülke ekonomisine yön veren kentlerden biri olan Adana, bugün ne yazık ki aynı başarı hikâyesiyle değil; işsizlik, yoksulluk, uyuşturucu, plansız göç ve sosyal sorunlarla gündeme geliyor.</p>

<p>Olumlu, olumsuz bir takım etkileriyle Festivaller Adana'nın en güçlü yanı haline geldi. Tanıtım ve turizm açısından büyük faydaları içeren Festivallerin geliştirilmesi ve uluslararası hale getirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Üretim üstünlüklerimiz:</p>

<p>Adana'nın en üstün yanı, tarımsal üretimi, &nbsp;tarıma dayalı sanayisi ile gelişen, ülke ve dünyanın ihtiyaçlarına odaklı çeşitli üretim üstünlükleriydi.</p>

<p>Peki ne oldu da Çukurova'nın bereketli başkenti bu noktaya geldi?</p>

<p>Bu sorunun cevabını yalnızca siyasetçilere, yerel yöneticilere veya merkezi hükümetlere yüklemek kolaycılık olur. Çünkü şehirlerin yükselişi de çöküşü de yalnızca yöneticilerin değil, o şehirde yaşayan toplumun, yatırımcıların, ailelerin, eğitim kurumlarının ve kanaat önderlerinin ortak eseridir.</p>

<p>Adana'nın gerilemesinin temel nedenlerinden biri, değişen dünyaya ayak uyduramamasıdır. Dünya bilgi teknolojisine, yüksek teknolojiye ve markalaşmaya yönelirken Adana uzun yıllar boyunca alıştığı üretim kalıplarının dışına çıkamadı. Hâlâ büyük ölçüde tekstil, plastik ve basit tarımsal ürün üretimine dayanan bir ekonomik yapı içerisinde hareket ediyoruz.</p>

<p>Oysa asıl soru şudur:</p>

<p>Yüz yılı aşkın süredir tekstil üreten bir şehir neden dünya çapında bir tekstil markası çıkaramadı?</p>

<p>Narenciye üretiminde Türkiye'nin lider kentlerinden biri olan Adana neden kendi portakalını, limonunu veya turunçgil ürünlerini uluslararası bir marka haline getiremedi?</p>

<p>Neden tonlarca ürünü ham madde olarak satıyor, katma değeri başkalarına bırakıyoruz?</p>

<p>Bugün dünyanın gelişmiş bölgelerine baktığımızda aynı gerçeği görüyoruz. Zenginlik yalnızca üretmekten değil, işlemekten, markalaştırmaktan ve bilgiye dönüştürmekten doğuyor. Bir kilogram portakal satmakla o portakaldan üretilmiş meyve suyu, kozmetik ürün, aroma veya ilaç hammaddesi satmak arasında kat kat gelir farkı bulunuyor.</p>

<p>Adana ise hâlâ büyük ölçüde ham üretimin sınırları içinde kalmış durumda.</p>

<p>Bunun yanında kentin yıllardır aldığı yoğun ve büyük ölçüde niteliksiz göç de sosyal dokuyu zorladı. Eğitim, istihdam ve şehirleşme politikalarıyla desteklenmeyen göç hareketleri, bazı bölgelerde yoksulluğun ve suç oranlarının artmasına zemin hazırladı. Ancak burada da dürüst olmak gerekiyor: Göç tek başına bir sebep değil, yönetilemeyen bir süreçtir. Güçlü şehirler göçü iyi yöneterek yük değil, fırsata dönüştürebildiler.</p>

<p>Adana'nın bir diğer sorunu da insan sermayesini yeterince değerlendirememesidir. Her yıl binlerce genç üniversitelerden mezun oluyor; fakat önemli bir kısmı iş bulabilmek için İstanbul'a, Ankara'ya, İzmir'e veya yurtdışına gitmek zorunda kalıyor. Şehir, yetiştirdiği beyinleri elinde tutamıyor.</p>

<p>Peki çözüm ne?</p>

<p>Öncelikle Adana'nın kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Sürekli geçmişin başarı hikâyelerini anlatmak yerine geleceğin fırsatlarına odaklanmak zorundayız. Çünkü geçmişin ihtişamı bugünün sorunlarını çözmüyor.</p>

<p>Şehrin tarımı mutlaka yüksek katma değerli üretime yönelmeli. Narenciye, sebze ve meyve yalnızca tarlada değil; paketleme, işleme, markalaştırma ve ihracat zincirleriyle değerlendirilmeli. Tarım teknolojileri, gıda sanayi ve biyoteknoloji alanlarında yeni yatırımlar teşvik edilmeli.</p>

<p>Araştırmalarla ve &nbsp;inovasyonlarla zenginleştirilecek yeniliklerin &nbsp;devamının artarak devamı için uzmanların ve mesleki kuruluşların inisiyatif alması gerekmektedir.</p>

<p>Bunun için odalar, üniversiteler, ilgili kuruluşla önemli yol göstericiler olarak öne çıkmalıdır.</p>

<p>Sanayide ise ucuz iş gücüne dayalı anlayış terk edilmeli.</p>

<p>&nbsp;Üniversitelerle sanayi arasında güçlü iş birlikleri kurulmalı.</p>

<p>&nbsp;Teknoloji geliştirme bölgeleri büyütülmeli, yazılım, savunma sanayii, yenilenebilir enerji ve ileri üretim teknolojileri gibi alanlara yönelinmeli.</p>

<p>Eğitim konusu ise her şeyin merkezinde yer alıyor. Çocuklarına sadece diploma değil, beceri kazandıran bir eğitim anlayışına ihtiyaç var. Girişimcilik, yabancı dil, teknoloji ve inovasyon kültürü erken yaşlardan itibaren desteklenmeli.</p>

<p>Fakat bütün bunların ötesinde bir zihniyet değişimi gerekiyor.</p>

<p>Adana'nın yeniden ayağa kalkması için sadece devletten yatırım bekleyen değil; risk alan, üreten, araştıran, markalaşan ve dünyayla rekabet etmeyi hedefleyen bir toplumsal anlayışa ihtiyaç var.</p>

<p>Çünkü şehirleri yalnızca yollar, köprüler ve binalar büyütmez. Şehirleri büyüten; vizyon sahibi insanlar, güçlü kurumlar ve ortak gelecek hayalidir.</p>

<p>Adana'nın toprağı hâlâ bereketli, insanı hâlâ çalışkan, coğrafi avantajları hâlâ çok güçlü. Kayıp olan şey potansiyel değil; o potansiyeli harekete geçirecek irade ve vizyondur.</p>

<p>Eğer bu irade ortaya konulabilirse, Adana yeniden Türkiye'nin yükselen yıldızı olabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Jun 2026 08:51:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Düğün-Dernek işleri</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/dugun-dernek-isleri-641</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/dugun-dernek-isleri-641</guid>
                <description><![CDATA[Düğün-Dernek işleri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Malum, düğün sezonu açıldı. Günümüzde yapılan düğünlerin büyük bir kısmı format olarak birbirinin kopyası hâline gelmiş durumda. Farklı veya özgün bir organizasyon yapmak istediğinizde ise ya sistem, ya çevre baskısı ya da taraflardan biri buna engel olabiliyor. Ne yazık ki bu alandaki yozlaşmaya da kimse dur diyemiyor.</p>

<p>Düğünlerin en önemli ritüellerinden biri şüphesiz takı törenidir. Geleneksel sosyal dayanışma kültürümüzün bir yansıması olan bu uygulama, yeni evlenen çiftlere destek olmayı amaçlamaktadır. Aslında düğünlerdeki en anlamlı ve işlevsel geleneklerden biri de budur.</p>

<p>Yakın akrabalar ve dostlar genellikle altın veya bilezik takarak öncülük ederken, diğer davetliler de bütçeleri ve yakınlık dereceleri ölçüsünde katkıda bulunmaktadır. Eskiden çeyrek altın takmak neredeyse yazılı olmayan bir kural gibiydi. Ancak pandemi sonrasında değişen ekonomik dengeler, yükselen altın fiyatları, düşen alım gücü ve hayat pahalılığı bu geleneği de ciddi şekilde etkiledi. Bugün birçok kişi için çeyrek altın takmak artık kolay ulaşılabilir bir seçenek olmaktan çıkmıştır.</p>

<p>Takı anlayışında da önemli değişiklikler yaşanmıştır. Bir zamanlar en büyük banknotu takmak, neredeyse çeyrek altın takmakla eşdeğer görülürdü. Günümüzde ise bu durum anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Bu nedenle nakit paralar artık çoğu zaman zarfa konularak sandığa bırakılmaktadır. Düşünün ki bir çeyrek altının bugünkü değerine ulaşabilmek için onlarca büyük banknotu bir araya getirmek gerekmektedir. Bu tablo, ekonomik şartların geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça dikkat çekicidir.</p>

<p>Yıllar önce paradan altı sıfır atılarak önemli bir sadeleşme sağlanmıştı. Ancak geçen zaman içerisinde enflasyonun etkisiyle benzer sorunlar yeniden ortaya çıkmıştır. Bugün zarfa konulan bazı meblağlar, rakamsal olarak yüksek görünse de alım gücü açısından eski değerini taşımamaktadır. Bu da ekonomik gerçeklerle rakamlar arasındaki farkı gözler önüne sermektedir.</p>

<p>Elbette düğünlerde asıl olan, gösteriş değil samimiyettir. Ancak davet edildiğiniz bir düğüne giderken, imkânlarınız ölçüsünde destek olmayı da göz ardı etmemek gerekir. Önemli olan verilen miktardan çok, katkının iyi niyetle ve gönülden yapılmasıdır. Bunu bir alışveriş, bir hesaplaşma veya karşılık bekleme aracı olarak değil; bir dayanışma ve hayır vesilesi olarak görmek gerekir.</p>

<p>Sonuç olarak düğünler, sadece iki insanın hayatını birleştirdiği günler değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın da en güzel örneklerinin sergilendiği özel günlerdir. Bu nedenle katıldığımız düğünlerde hem varlığımızla hem de imkânlarımız ölçüsünde sunduğumuz katkıyla bu güzelliğin bir parçası olmalıyız. Çünkü insanların zarafetleri, çoğu zaman böylesi günlerde ortaya çıkmaktadır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 07:07:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bizim memleket</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bizim-memleket-640</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bizim-memleket-640</guid>
                <description><![CDATA[Bizim memleket]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Hepimiz genellikle sosyoekonomik veya başka nedenlerden dolayı köklerimizin bulunduğu topraklardan savrulmuş durumdayız. Sosyal bir varlık olan insanoğlu, kendisini aidiyet duygusuyla bir yerlere bağlama ihtiyacı hissetmektedir.</p>

<p>Bir de iki arada bir derede kalmış memleketler vardır ki birçok insan bunun ıstırabını derinden yaşamaktadır. Genellikle iki vilayetin kesişme noktasında bulunan köy veya beldeler, sınırlar kâğıt üzerinde çizilirken karşı tarafta kalmışlardır. Bu durum; geleneği, kültürü, töresi, ananesi, yemesi, içmesi, kısacası hayat tezahürlerinin tamamı aynı olan yere değil de diğer tarafa resmî olarak bağlı olmanın hiçbir zaman içselleştirilememesine neden olmuştur. Siz her ne kadar “Ben oralı değilim.” deseniz de “Çıkar kimliğini!” dediklerinde boynunuzu bükmeniz kaçınılmazdır. Bu durum basit gibi görünse de sosyolojik bir travma olarak insanları rahatsız etmektedir.</p>

<p>Etten ve kemikten yaratılmış olan insan, aynı zamanda psikolojik bir varlık olduğu için ikili ilişkilerde bunun sancısını yaşamaktadır. Memleket ve aidiyet o kadar önemlidir ki bülbül kıssasını herkes bilmektedir; altın kafes bile onu “Ah vatanım!” demekten men edememiştir.</p>

<p>Rahmetli babaannem anlatırdı: 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sırasında köyleri işgale uğrayınca, kendisi henüz 5-6 yaşlarındayken annesinin kucağında Anadolu’nun içlerine doğru yola revan olmuşlar. Yolda yaşadıkları acı ve mağduriyet başka bir yazının konusu olsa da ta Nevşehir’e kadar ulaşmışlar. Devlet, Rumların terk ettiği bağ evleriyle birlikte geniş araziler tahsis etmesine rağmen, işgal sona erince tekrar memleketlerine geri dönmüşler. Köylerinde taş üstünde taş kalmamış olmasına rağmen ait oldukları topraklara dönme iradeleri, bu konuda fazla söze hacet bırakmamaktadır.</p>

<p>İnsan, yaşadığı iklim ve coğrafyaya tam uyum sağladığı için başka yerlerde aynı şekilde yaşaması kolay olmamaktadır. Belli bir yaşın üzerindeki insanları yerlerinden yurtlarından etmek, bir bitkiyi veya ağacı kökünden sökmek gibidir. Bu nedenle uyum ve adaptasyon konusunda çektiklerini bir Allah bir de kendileri bilmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak; memleket, vatan, toprak ve aidiyet özellikle Şark toplumlarında hayati öneme haizdir. “Bizim memleket” kavramı ekmek kadar, su kadar hatta hava kadar önemli olmaktadır. Memleketleri masa başında ait olmadıkları yerlere bağlamak bir işkence olacağı için bunun sosyolojik yönü göz ardı edilmemelidir. Kültürel ve sosyal yapının bozulmaması adına zorunlu göçlerin olmadığı bir dünyayı istemek herkesin hakkıdır. Ancak dünyada özellikle savaşlar nedeniyle yaşanan toplu göçler ne büyük bir talihsizliktir!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 13:16:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ölüm korkusu</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/olum-korkusu-639</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/olum-korkusu-639</guid>
                <description><![CDATA[Ölüm korkusu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Modern İnsan Neden Ölmekten Bu Kadar Korkar?</p>

<p>Bir zamanlar hayatın en doğal gerçekleri evlerin içinde yaşanırdı.</p>

<p>Doğum da ölüm de hayatın merkezindeydi.</p>

<p>Anadolu'nun köylerinde, mahallelerinde, hatta dünyanın pek çok yerinde insanlar evlerinde doğar, evlerinde ölürdü.&nbsp;<br />
Ölüm saklanan değil, kabul edilen bir gerçeklikti.</p>

<p>Daha düne kadar cenaze çıkan evle dayanışma, ziyaret ve teselli girişimleri günlerce sürer acılar paylaşılırdı. Komşuların cenaze evine yeme içme konusunda katkıları göz yaşartıcı boyutlarda olurdu. Sandalye ve masalar bile komşulardan gönüllü taşınırdı.</p>

<p>Önceleri şehirlerde mezarlıklar bugünkü gibi şehrin dışına sürülmemişti. İstanbul'un Eyüp sırtlarında, Bursa'nın mahalle aralarında, Konya'nın cami çevrelerinde ve bir çok sehirde mezarlar günlük hayatın içindeydi. İnsanlar işe giderken, pazara uğrarken, camiye yürürken mezarlıkların yanından geçerdi. Bu yüzden ölüm sürekli hatırlanan bir hakikatti. Mezarlikların yakınından geçilirken fatihalar, dualar okunur güne kuranlar, duayla başlanırdı.</p>

<p>Oysa bugün şehir merkezleri, bankalar, avm'ler, marketler ile dolup taşıyor. Bir araya gelen insanlar çoğunlukla ekonomik sıkıntıları, pahalılığı, yolsuzlukları, siyasetçilerin yetersizliğini, sporu ve karşı cinsle ilgili çoğu dedikodu seviyesinde konularla düşünce dünyalarını inşaa ediyorlar.&nbsp;</p>

<p>Eski Türk-İslam kültüründe mezarlıklara "sessiz şehir" denirdi. Çünkü yaşayanlar ile ölüler arasında görünmez bir bağ olduğuna inanılırdı. Kabir ziyaretleri yalnızca ölüleri anmak için değil, yaşayanların kendilerine gelmesi için de yapılırdı.</p>

<p>Doğum hastanelere teslim edildi. Ölüm ise hastanelerin beyaz koridorlarına, yoğun bakım odalarına ve morgların soğuk çekmecelerine sürgün edildi. İnsanlar çoğu zaman yakınlarının son nefesini bile göremiyor. Ölüm profesyonel kurumların yönettiği teknik bir sürece dönüştü.</p>

<p>Bugün ise farklı bir dünyada yaşıyoruz.</p>

<p>Zekaret hali diye ölüm öncesi yaşanan bir süreç vardı. Orada ölüm yolculuğuna çıkacak kişiye yasinler okunur, tevhid zikirleri hatırlatılarak rahat can vermesi için destek olunurdu.</p>

<p>Cenaze işlemleri aile ve komşulardan bilgi sahibi kişiler tarafından yapılırdı. Şimdi ; yıkama, kefenleme, cenaze namazı ve defin işlemleri bile görevliler tarafından yerine getiriliyor. Üç güne düşen taziye kabulünde, ücretli görevli hocalar kuran okuyup dua ettiriyorlar. Şeklen herşey tamamlanıyor sanılsa da ne samimiyet kalmış ne de has bir ibadet</p>

<p>Modern insan ölümle yüzleşmek istemiyor.</p>

<p>Çünkü modern sistem gençlik, hız, haz, geçim, tatil, üretim ve tüketim üzerine kurulu. Ölüm ise bu düzenin hoşlanmadığı bir gerçeği hatırlatıyor.</p>

<p>Bu nedenle yaşlılık da adeta görünmez hale getiriliyor. Kozmetik endüstrisi milyarlarca dolarlık bir pazar oluşturarak insanlara, yaşlanmamanın hayalini satıyor. Kırışıklıklar düşman ilan ediliyor, beyaz saçlar saklanıyor, yaşlı bedenler gözlerden uzak tutuluyor. Estetik ameliyatlar, güzellik merkezleri, moda, erkek kuaförleri, spor ve spa merkezleri ekonomik durumu müsait olanlar için hayatın ortasına yerleşmiş durumda. Metroseksüel erkeklik yaygınlasmaya başladı.</p>

<p>Oysa geçmiş medeniyetlerde yaşlılık bir kusur değil, bilgelik alametiydi. Yaşlanan annelerini, babalarını huzurevlerine yerleştirme çabaları, manzarayı kapatan ağaçların kesilip yok edilmesinden pek faklı değil aslında.</p>

<p>Dede Korkut hikâyelerinde ak saçlı ihtiyarlar toplumun hafızasıydı. Türk obalarında, İslam şehirlerinde ve hatta Antik Yunan'da yaşlılar tecrübenin temsilcisi kabul edilirdi. Bugün ise birçok toplumda yaşlılık üretkenliğin sona ermesi olarak görülüyor.</p>

<p>Huzurevleri, yaşlı bakım merkezleri, geriatri bölümleri artık görünür hale geldi. Yeni ilaçlar ve önlemlerle ölüm yaşı gün geçtikçe yükseliyor.&nbsp;</p>

<p>Fransız düşünür Jean Baudrillard bu durumu modern çağın en büyük kırılmalarından biri olarak değerlendirir. Ona göre geleneksel toplumlar ölümü hayatın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ederken, modern toplum ölümü sistemin başarısızlığı gibi görmektedir. Ölüm artık bir kader değil, adeta düzeltilmesi gereken bir hata olarak algılanmaktadır.</p>

<p>Dünyanın en zenginleri hâla ölümsüzlük için çaba gösterip milyarlarca dolar harcıyorlar. Kendini donduranlar, yerin yüzlerce metre altında lüks sığınaklar inşa ettirenler, çocukların kanıyla adrenalin arayanlar sapıklık boyutlarına ulaşabiliyor.</p>

<p>Oysa kesin olan gerçek şu ayetle haber verilmiş:&nbsp;</p>

<p>“Her Can Ölümü Tadacaktır”</p>

<p>“Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.” (Âl-i İmrân sûresi, 185)</p>

<p>Fakat ne kadar saklamaya çalışırsak çalışalım ölüm hayatın karşıtı değildir. Ölüm, hayatın tamamlayıcı parçasıdır.</p>

<p>İnsanlık tarihinin en güçlü hükümdarları da bu gerçeği değiştiremedi. Firavunlar ölümsüzlük için piramitler yaptırdı. Çin imparatorları ölümsüzlük iksirleri aradı. Büyük İskender dünyanın yarısını fethetti ama genç yaşta toprağa girdi. Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar önlerinde öldü ve bütün ihtişamına rağmen bir kefene sarıldı.</p>

<p>Bugün teknoloji ilerliyor, tıp gelişiyor, insan ömrü uzuyor. Ancak ölüm ortadan kalkmıyor. Sadece gözümüzün önünden çekiliyor.</p>

<p>Belki de modern insanın huzursuzluğunun sebeplerinden biri budur. Ölümü hayatından çıkarmaya çalışan insan, aslında hayatın anlamını da kaybetmeye başlıyor. Çünkü ölümün hatırlanmadığı yerde zamanın değeri azalıyor; faniliğin unutulduğu yerde tevazu kayboluyor; sonun düşünülmediği yerde sorumluluk duygusu zayıflıyor.</p>

<p>Ölümü düşünmek karamsarlık değildir.</p>

<p>Asıl karamsarlık, ölüm yokmuş gibi yaşamaktır.</p>

<p>Çünkü insan ancak faniliğini kabul ettiğinde hayatın kıymetini gerçekten anlayabilir.</p>

<p>Ecelleri gelince ne bir saat geri kalabilirler, ne bir saat ileri gidebilirler.” (Nahl sûresi, 61)</p>

<p>Allah Teâlâ inkârcılara:</p>

<p>•⁠ &nbsp;⁠“Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.</p>

<p>•⁠ &nbsp;⁠Bir gün veya daha az bir zaman kaldık; sayanlara sor, derler. Allah Teâlâ da onlara şöyle buyurur:</p>

<p>•⁠ &nbsp;⁠“Pek az kaldınız. Keşke bunu bilseydiniz (dünyaya tapmazdınız). Sizi boşuna yarattığımızı, bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn sûresi, 99-115)</p>

<p>Hz. Muhammed, ölümü bir yok oluş değil; fani dünya hayatından, ebedî olan ahiret hayatına ve Yaratıcıya kavuşma (vuslat) olarak tanımlamıştır. Ölümün her an akılda tutulmasını öğütlemiş, bu bilincin insanı kötülüklerden koruduğunu belirtmiştir.&nbsp;</p>

<p>Son sözü peygamberimize bırakalım:</p>

<p>Lezzetleri bıçak gibi kesip acılaştıran ölümü çokça hatırlayın.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 13:14:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Huy değişmez, ancak...</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/huy-degismez-ancak-638</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/huy-degismez-ancak-638</guid>
                <description><![CDATA[Huy değişmez, ancak...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>“Huylu huyundan vazgeçmez!” veya “Yedisinde neyse, yetmişinde de odur!” gibi deyim ve atasözleri, tecrübe sonucu ortaya çıkan gerçeklerdir. Çünkü burada işin içine fıtrat ve aynı zamanda yaratılış girmektedir. Yüce Allah insanı o şekilde yaratmıştır. Peki, o zaman bu durumu olduğu gibi kabul edip hiçbir şey yapmayacak mıyız?</p>

<p>Tabii ki huyumuzu tamamen değiştiremesek bile onu güzelleştirebilir veya hayra tebdil edebiliriz. Bunu yaparken de öncelikle mevcut durumu kabullenip ona göre aksiyon almamız elzemdir. Burada tespit çok önemli ve değerlidir. Huyumuzda beğenmediğimiz veya başkalarının eleştirdiği yönler varsa, bunu kabul etmekle işe başlamak; gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek adına son derece önemlidir. Bundan sonrası ise en azından bir yol haritanız olacağı için daha kolaydır. Özeleştiri ve nefis terbiyesiyle, bütün enaniyeti bir kenara bırakarak bir iç yolculuğa çıkmak isabetli olacaktır.</p>

<p>İrade, akıl, izan ve feraseti elden bırakmadan, kendimize dışarıdan bakarak beğenmediğimiz yönlerimizi tek tek ele almak ve bunları küçükten büyüğe doğru bir sıralamayla elimine etmek akılcı bir yol olacaktır. Sabır ve inatla, ilmek ilmek bu süreci yönetmek bizi başarıya taşıyacaktır. Samimi bir dua, içten bir nedamet, sarsılmaz bir iman, istikamet ve başaracağınıza olan güvenle bunun üstesinden gelmek mümkün olacaktır.</p>

<p>Evli çiftlerin birbirlerini iyi tanımaları ve birbirlerinin eksikliklerini bilmeleri dolayısıyla huylarını iyiye ve güzele çevirmeleri daha kolay olacaktır. Bir elmanın iki yarısı olan eşler, her konuda olduğu gibi birbirlerini tamamlamaları hususunda da sünnete uygun hareket etmek zorundadırlar. Bekâr insan, bu yüzden yarım insan olarak kabul edilmiş; evlilik sırf bu yüzden bile teşvik edilmiştir.</p>

<p>Sonuç olarak, “Can çıkmadan, huy çıkmaz!” atasözü boşuna söylenmiş değildir. Yüzyıllara dayanan bir tecrübenin ve altyapının ürünü olan bu söz, önemli bir tespittir. Bu yüzden huyumuzu değiştirmek için boşa kürek çekmektense onu güzelleştirmek için çaba göstermek daha rasyonel olacaktır. Huyumuzu iyiye, doğruya ve hayra tebdil ettiğimiz gün, iki cihanda da inşallah kurtuluşa ermiş olacağız. Tabii, önce istemek gerekiyor!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 May 2026 15:08:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ölçümüz ne olmalı?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/olcumuz-ne-olmali-637</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/olcumuz-ne-olmali-637</guid>
                <description><![CDATA[Ölçümüz ne olmalı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Olaylar ve güç &nbsp;karşısında alınan tavırlar çok şey anlatır.</p>

<p>Hz. Ali şöyle der:<br />
“İnsanlar ikiye ayrılır; ya dinde kardeşindir ya yaratılışta eşindir.”</p>

<p>Bugün tam da unuttuğumuz şey budur.</p>

<p>İnsanları; ırkına, bölgesine, partiye, kimliğe, ideolojiye ve aidiyetlere göre ayırırken; adaleti, vicdanı ve ahlakı ikinci plana itiyoruz.</p>

<p>Oysa bir müminin ölçüsü; tarafı değil hakikatin yanındaki duruşu olmalıdır.</p>

<p>Peygamber Efendimizin şu hadisi, aslında bugün yaşadığımız toplumsal çürümenin özeti gibidir:</p>

<p>“Münafığın alameti üçtür:<br />
Konuştuğunda yalan söyler,<br />
söz verdiğinde sözünde durmaz,<br />
emanete ihanet eder.”</p>

<p>Bugün toplumun en büyük yaralarından biri; dini söylemleri dilinden düşürmeyip, adalet, kul hakkı, liyakat ve ahlak konusunda sınıfta kalan anlayıştır. Muhafazajar kesimde dünyaya gösterilen aşırı düşkünlük ve nefsin isteklerinin sınır tanımaması da oldukça fazla yayılmakta.</p>

<p>İnancı; vicdan, merhamet ve doğruluk için değil de siyaset, güç ve çıkar için kullananlar; dine en büyük zararı verenlerdir.</p>

<p>Çünkü din; yalnızca slogan veya şekil şartlarını yerine getirmek değildir.</p>

<p>Din;<br />
-adalettir,<br />
-ahlaktır,<br />
-dürüstlüktür,<br />
-kul hakkından korkmaktır,<br />
-emaneti ehline vermektir,<br />
-kaynakların adil paylaşımıdır,<br />
-yoksulu gözetmektir,<br />
-israftan kaçınmaktır,<br />
-kardeşlik ve vahdet ruhunu yaşatmaktır.</p>

<p>Bugün “Siyasal İslam” adı altında ortaya çıkan bazı anlayışlar ise;<br />
dinin ruhundan çok, gücün ve sadakatin merkezine dönüşmüş durumdadır.</p>

<p>Yoksulluk büyürken lüks içinde yaşamak, israfı normalleştirmek,<br />
liyakatin yerine sadakati koymak,<br />
emaneti ehline vermemek, adaleti değil yandaşlığı öncelemek;<br />
inancı temsil etmek değil, dini araçsallaştırmaktır.</p>

<p>Çünkü Allah’ın emri açıkken;<br />
-zulüm varsa,<br />
-kul hakkı varsa,<br />
-haksızlık varsa,<br />
-yolsuzluk varsa,<br />
-iftira varsa,<br />
-adaletsizlik varsa;<br />
orada “ama bizim taraftan” diyerek susmak, vicdanı siyasete kurban etmektir.</p>

<p>Hakikat; parti rozetinden büyüktür.</p>

<p>Bugün insanların en büyük imtihanı; karşı taraf yanlış yaptığında değil, kendi tarafı yanlış yaptığında göstereceği tavırdır.</p>

<p>Karşı mahallenin yanlışına öfke duyup, kendi çevresindeki çürümeyi görmezden gelen anlayış; adaleti değil taraftarlığı temsil eder.</p>

<p>Oysa İslam’da körü körüne bağlılık yoktur.</p>

<p>Mümin; alkışlayan değil,<br />
gerektiğinde uyaran insandır.</p>

<p>Gerçek dava adamı; yanlış kimden gelirse gelsin karşı çıkabilendir.</p>

<p>Çünkü siyasi partiler gelip geçicidir. Liderler değişir. İktidarlar yıkılır. Ama insanın vicdanına yazdığı günahlar ve sustuğu haksızlıklar baki kalır.</p>

<p>Bugün gençlerin önemli bir kısmını dinden uzaklaştıran şey; çoğu zaman dinin kendisi değil, dini kullanarak yapılan çirkinliklerdir.</p>

<p>Yolsuzluğu görmezden gelmek,<br />
torpili normalleştirmek,<br />
kul hakkını küçümsemek,<br />
lüks ve şatafatı dindarlıkla aynı zeminde sunmak;<br />
gençlerin zihninde büyük bir kırılma oluşturmaktadır.</p>

<p>Çünkü insanlar söyleme değil, örnekliğe bakar.</p>

<p>Kur’an’da defalarca adalet emredilir. Hatta kişinin kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylemesi istenir.</p>

<p>Allah katında değerli olan;<br />
hangi partiyi desteklediğin değil,<br />
hakkın yanında durup durmadığındır.</p>

<p>Bu yüzden müminin pusulası;<br />
-menfaat değil adalet,<br />
-biat değil hakikat,<br />
-çıkar değil vicdan,<br />
-parti değil Allah’ın rızası olmalıdır.</p>

<p>Bugün toplumun en büyük ihtiyacı;<br />
taraftar insan değil,<br />
vicdan sahibi insan yetiştirmektir.</p>

<p>Çünkü bir toplumda insanlar partilerini kutsamaya başladığında;<br />
●eleştiri biter,<br />
●yanlış büyür,<br />
●adalet ölür,<br />
●çürüme derinleşir.</p>

<p>Ve unutulmamalıdır ki:</p>

<p>Bir toplumun çöküşü, inançsızlıktan önce ahlaksızlık ve adaletsizlikle başlar.</p>

<p>Emin olun, enflasyon, üretim, eğitim, hukuk, gelir bölüşümü, sosyal yaşam ve toplum kalitesi bunlara bağlıdır.<br />
Alıntılanan metni göster</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 10:37:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gönülden dökülenler</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/gonulden-dokulenler-636</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/gonulden-dokulenler-636</guid>
                <description><![CDATA[Gönülden dökülenler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan, ne iş yaparsa yapsın, gönülden yaptığında daha etkili ve daha faydalı olacaktır. Gönülsüz yapılan işten ne hayır beklenir ne de kimseye yarar sağlanır.</p>

<p>Başlıktaki ifade aslında bir kitap adına ait olup halk ozanı Erol Akar’ın ikinci kitabıdır. Mimas Yayınları’ndan çıkan 175 sayfalık eser, şiir ve edebiyatın az kullanılan türlerinden biri olan denemelerden oluşmaktadır.</p>

<p>Yazarın herhangi bir konuda özet olarak kaleme aldığı denemelerin ardından, aynı konuyla ilgili şiirler devam eden sayfalarda yer almaktadır. Nadir de olsa daha önce denenmiş bu tarzıyla farklı bir farkındalık ortaya koymuştur.</p>

<p>Konu olarak insanı merkeze almakla birlikte; vatan, bayrak, ordu, asker, emekçi, işçi, köylü ve özellikle toplumun en alt kesiminde ezilen insanların sesi olmuştur.</p>

<p>Zaman zaman sistem eleştirisiyle siyasete de değinse de daha mutlu ve huzurlu bir toplum oluşturmak adına yapıcı eleştirilerini esirgememiştir.</p>

<p>Şiirlerini sade bir dille, herkesin anlayabileceği bir üslupla ve daha çok öğüt verici bir anlayışla dile getirmiştir. Ölçülü, kafiyeli ve redifli yapısıyla belli bir kalite ve standardın üzerinde eserler ortaya koymuştur.</p>

<p>Sözlü edebiyatımızın son temsilcilerinden biri olan âşıklık geleneğini ozan kimliğiyle sürdürmesi de her türlü övgüyü hak etmektedir. Bilindiği üzere, manevi âlemde bade içerek ustasından el alanlara “Halk Aşığı”, bir ustanın yanında çıraklık ederek alaylı biçimde yetişenlere ise “Halk Ozanı” denilmektedir. Erol Akar ise bu ikinci yolu takip ederek kendi azmi, gayreti, çabası ve iradesiyle bugünlere gelmiştir. Üstlendiği misyon, yok olmaya yüz tutmuş geleneksel ozanlık geleneğini ve değerini yaşatması açısından son derece önemlidir.</p>

<p>Kendisi aynı zamanda Manisa’da mahalle muhtarlığını da başarıyla sürdürmektedir. Sosyal yönünün kuvvetli olması ve ikili ilişkilerdeki başarısı, ozanlığın verdiği irticalen söyleme yeteneğiyle birleşince birçok kapının açılmasını sağlamaktadır. Bu sayede geçmişte köy olan mahallesinin gelişimine önemli katkılar sunarak halka hizmet yolunda büyük bir ivme yakalamıştır.</p>

<p>Sonuç olarak; adaşım, köylüm ve çocukluk arkadaşım olan bu değerli insanın imza gününde yanında bulunmaktan gurur duydum. Gönlünden geçenleri, hak ve hakikati eğip bükmeden dile getiren; “Bu ülke için ne yapabilirim?” sorusunu kendisine dert edinmiş bu güzel insanı takdir etmek ve tanıtmak da bizim görevimizdir diye düşünüyorum. Yolu da bahtı da açık olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 19 May 2026 19:54:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Halk yöneticisini örnek alır</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/halk-yoneticisini-ornek-alir-635</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/halk-yoneticisini-ornek-alir-635</guid>
                <description><![CDATA[Halk yöneticisini örnek alır]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarihçi ve toplum bilimci İbn-i Haldun şöyle der: “Halk, yöneticisinin dini üzeredir.”</p>

<p>Bu söz yalnızca dini bir anlam taşımaz; aynı zamanda toplum psikolojisini, devlet-toplum ilişkisini ve insan davranışlarını anlatan güçlü bir sosyolojik tespittir. Çünkü toplumlar, en çok kendilerini yönetenlerin karakterinden etkilenir. Güçlü olanın yaptığı; zamanla meşru görülür, sonra yayılır ve en sonunda “normal” kabul edilir.</p>

<p>Yöneticiler sadece yasa çıkarmaz.<br />
Sadece bütçe yönetmez.<br />
Sadece emir vermez.</p>

<p>Aynı zamanda bir toplumun ahlak iklimini, davranış standartlarını ve vicdan ölçülerini de belirlerler.</p>

<p>Bir ülkede adalet güçlü ise insanlar hakkaniyetli olmaya yönelir.<br />
Liyakat değer görüyorsa insanlar çalışmanın ve emeğin karşılık bulacağına inanır.<br />
Şeffaflık varsa güven artar.<br />
Merhamet varsa toplum yumuşar.</p>

<p>Ama tam tersine;</p>

<p>Şiddetin, öfkenin,kutuplaştırmanın, ötekileştirmenin, kayırmacılığın, liyakatsizliğin, yolsuzluğun, hukuksuzluğun normalleştiği bir yönetim anlayışında toplum da zamanla değişmeye/çürümeye başlar.</p>

<p>İnsanlar dürüst olmaktan çok, güçlü görünmeye çalışır.<br />
Haklı olmaktan çok güçlüye yakın durmayı önemser.<br />
Karakterin yerini çıkar, emeğin yerini torpil, adaletin yerini korku alır.</p>

<p>Bunun sonucunda toplumda üç büyük ahlaki deformasyon ortaya çıkar:</p>

<p>-Korku…<br />
-Dalkavukluk…<br />
-Sinizm…</p>

<p>Sinizm; insanların artık hiçbir iyiliğe, hiçbir samimiyete ve hiçbir ideale inanmaması halidir.<br />
Herkesin gizli bir çıkar peşinde olduğuna inanılır.<br />
Doğru söyleyenin bile menfaat için konuştuğu düşünülür.<br />
İnsanlar iyiliğe değil, hileye güvenmeye başlar.</p>

<p>Bir de yahudileşme temayulleri vardır ki Allah saklasın.</p>

<p>Yahudileşmek, genellikle dini veya etnik bir Yahudi olmaktan ziyade, İslami literatürde ve bazı sosyolojik yorumlarda, Yahudilerin inanç ve davranış modellerini (dünyevileşme, çıkarcılık, hakkı gizleme, "kavmiyetçilik" gibi) benimsemek, bu zihniyete yaklaşmak veya o ahlakla ahlaklanmak anlamına gelen kavramsal bir ifadedir.</p>

<p>Bunlar, toplumların manevi çürüme evreleridir.</p>

<p>İslam düşüncesinde bunun karşılığı; inandığı gibi yaşamayan, göründüğü gibi olmayan “münafık karakterin” yaygınlaşmasıdır.<br />
Çünkü güvenin öldüğü yerde samimiyet de ölür.</p>

<p>Toplumların çöküşü çoğu zaman ekonomik krizlerle değil; ahlaki çözülmeyle başlar.</p>

<p>Bu yüzden yöneticilik sadece makam işi değildir.<br />
Bir milletin ruhuna yön verme sorumluluğudur.</p>

<p>Adaletli yönetici adaleti büyütür.<br />
Erdemli yönetici ahlakı güçlendirir.<br />
Eğitimli, vizyon sahibi yönetici ülkesini ve halkini geliştirir.&nbsp;<br />
Kavgacı yönetici öfkeyi çoğaltır.<br />
Yolsuz yönetici çürümeyi yayar.</p>

<p>Yöneticilerin bilmesi gereken en önemli ilke tevazu ve adalettir.&nbsp;</p>

<p>Büyüklüğün alameti tevazu, küçüklüğün alameti kibir ve gururdur.<br />
Hz. Ali</p>

<p>Çünkü halk, eninde sonunda yöneticisini örnek alır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 17 May 2026 10:48:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikati hatırlatmak bir vicdan görevidir</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/hakikati-hatirlatmak-bir-vicdan-gorevidir-634</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/hakikati-hatirlatmak-bir-vicdan-gorevidir-634</guid>
                <description><![CDATA[Hakikati hatırlatmak bir vicdan görevidir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>40 yıllık eğitim ve öğretim hayatım boyunca önemli görev ve sorumluluklar üstlendim.</p>

<p>Üç kitap yazdım, yüzlerce seminer verdim; sayısız makale, araştırma, inceleme ve okuma yaptım.</p>

<p>Bize düşen; hakikati eğip bükmeden dile getirmek, doğrunun yanında durmak; adaleti, liyakati, merhameti, emeği, üretimi, eğitimi ve gelişimi öncelemektir.</p>

<p>Bu vatan ve bu millet, yıllardır algılarla oyalanıyor. İnsanlık dev adımlarla refah problemlerini çözerken, biz çoğu zaman vakit kaybetmekten başka bir şey yapamadık. Hâlâ günlük skandalların, ötekileştirmenin, bitmek bilmeyen çekişmelerin içinde yıllarımızı tüketiyoruz.</p>

<p>Benim bütün yazılarımdaki temel amaç; gücüm yettiğince bu yanlışlara karşı çıkmak, hakkı ve doğruyu savunmaktır.</p>

<p>Kalemimi hiçbir zaman çıkar için kullanmadım.<br />
Onu; vicdan, merhamet, hak, yaşadığım şehir, ülkem ve insanlık adına kullandım.</p>

<p>Susmanın menfaat sayıldığı dönemlerde bile, “hakkı haykırmayı” kendime bir görev, bir ahlak ve ömürlük bir misyon olarak seçtim.</p>

<p>Kime dokunursa dokunsun…<br />
Kim rahatsız olursa olsun…<br />
Son nefesime kadar doğruları söylemeye devam edeceğim.</p>

<p>Çünkü bize düşen;<br />
alkış almak değil, hakikati hatırlatmaktır.</p>

<p>İnsanlar dinlese de dinlemese de…<br />
Görse de görmezden gelse de…<br />
Sorumluluk makamında olanlara düşen hesap vermektir; bize düşen ise uyarmak, hatırlatmak ve vicdanın sesi olmaktır.</p>

<p>Her zaman verdiğim bir örnek vardır:</p>

<p>İşletmeler, şehirler ve ülkeler bir akvaryuma benzer. İçinde farklı renklerde, farklı özelliklerde canlılar yaşar. O sistemi ayakta tutan şey ise sürekli temiz kalan su ve adil dağıtılan besindir.</p>

<p>İşte o su; hukuk ve sistemdir.<br />
Adil paylaşım ise ekonomidir.</p>

<p>Bir ülkede sistem bozulduğunda ilk zarar gören şey hukuk ve ekonomi olur. Ardından ahlak aşınır, kurumlara güven sarsılır ve toplumun vicdanı yara alır.</p>

<p>Hiç kimse HAK’tan ve hukuktan daha büyük değildir.</p>

<p>Makam geçicidir.<br />
Güç geçicidir.<br />
Şöhret geçicidir.</p>

<p>Kalıcı olan; insanın geride bıraktığı bilgi, eser, üretim ve hatıralardır.</p>

<p>İnsan bu dünyadan geçerken ya hayırla ya da kötü izlerle anılır.</p>

<p>Kimi adaletle yönetir…<br />
Kimi zulümle…</p>

<p>Kimi insan yetiştirir…<br />
Kimi umut tüketir…</p>

<p>Ve sonunda herkes, amel defterini kendi elleriyle doldurup gider.</p>

<p>Fakat unutulmamalıdır ki; yapılan her icraatın, milyonlarca insanın hayatına dokunan bir bedeli ya da bereketi vardır.</p>

<p>Bu nedenle sözümüz yalnızca merkezi yönetime değildir.<br />
Yerel yönetimlere, eğitim kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına, medyaya, sanat ve spor dünyasına, işletmelere ve hatta ailelere de sözümüz vardır.</p>

<p>Çünkü bozulma da iyileşme de toplumun her katmanında başlar.</p>

<p>Ben, kim olursa olsun zulmün karşısındayım.<br />
Kim olursa olsun mazlumun yanındayım.</p>

<p>İnsanları; ırkına, mezhebine, makamına, servetine, kimliğine ya da siyasi görüşüne göre değil; adaletine, vicdanına ve insanlığa kattığı değere göre değerlendiririm.</p>

<p>Ne mutlu amel defterini; helal kazançla, adaletle, liyakatle, merhametle, alın teriyle, üretimle ve insanlığa faydalı hizmetlerle doldurabilenlere…</p>

<p>Zaman değişir, güç el değiştirir; fakat insanın gerçek değeri, tarihin ve hakikatin doğru tarafında durup duramadığıyla ölçülür.</p>

<p>“Tarihin ve hakikatin doğru tarafında kalmak; insan olmanın, iman etmenin en ağır ama en yüce sorumluluğudur.”</p>

<p>Çünkü tarih; yalnızca kazananların yazdığı bir kronoloji değil, aynı zamanda insanlığın vicdan terazisidir. Güçlü olanın değil, haklı olanın kim olduğu çoğu zaman zamanın süzgecinden geçerek ortaya çıkar.</p>

<p>Tarih boyunca niceleri, güçlerinin sarhoşluğuyla kendilerini mutlak ve dokunulmaz sandılar.<br />
Fakat sonunda kazananlar; doğrunun, adaletin ve hakkın yanında duranlar oldu.</p>

<p>Ve ne mutlu;<br />
hakikatin bir bedeli olsa bile susmayanlara…</p>

<p>Allah’a emanet olun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 May 2026 15:11:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dua almaya bakın!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/dua-almaya-bakin-633</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/dua-almaya-bakin-633</guid>
                <description><![CDATA[Dua almaya bakın!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>“Benim/bizim için de dua et!” Bu replik herkes için oldukça tanıdık gelmektedir. Yaşadığımız toplumda insanlar karşılaşma sonrasında ayrılırken dillere pelesenk olmuş bir şekilde “Dua” temennisinde bulunurlar. Fakat çoğu zaman bu istek ve talepler boşlukta kalmaktadır.</p>

<p>Dua, inançlı insanlar için son derece önemlidir. Günümüzde lâik ve seküler kesim bile inancını yaşamasa bile itikat olarak duaya özel önem vermektedir. Çünkü genetik kodları ve fıtrat özellikleri gereği bunun böyle olması konusunda otomatik bir refleks onları o yola sevk etmektedir.</p>

<p>Dua, çoğu zaman talep edilerek elde edilecek bir durum değildir. Bunun için de ayrıca bedel ödemek gerekmektedir. Eğer birisine bir iyilik, destek, yardım ve de katkı sunarsanız bunun sonucunda dua almanız kaçınılmazdır. Dua, kendimizin de bireysel olarak yapacağı bir eylem olmakla birlikte, başkasının duasını almak çok daha özel olmaktadır.</p>

<p>Üç günlük dünya, geldik gidiyoruz. Arkamızda bırakacağımız en büyük iz insanlara faydalı ve yararlı olmaktır. Bunu başardığımız zaman dua da arkasından gelecektir. Yoldan insanlara zarar verecek bir şeyi kaldırmak bile imanın yetmiş iki şubesinden birisi olarak amel defterlerimize dua olarak kaydedilmiş olacaktır. Bunun yanı sıra infak ederek sevdiğiniz mallarınızdan vermek suretiyle de dua hanenize katkı sağlamış olmanız olasıdır.</p>

<p>Size karşılıksız dua edecek kişiler ancak ve ancak anne/babanız olacaktır. Onun için de Yüce Allah, onlara “Öf” bile demekten men etmiştir. Bunun bilincinde olarak hayattayken onların duasını almak elzemdir. Aksi takdirde o kapı kapandığında bir daha açılması söz konusu değildir.</p>

<p>Birçok insan yaptığı duanın kabul edilmemesi konusunda serzeniş içerisindedir. Oysaki eğer kabul edilmiyorsa bunun da hikmeti olduğu çok açıktır. Hakkınızda daha hayırlı olması açısından ya ertelenmiş ya da sizin öngörmediğiniz bir sebepten dolayı kabul edilmemiştir. Meseleye bu şekilde tevekkül ile yaklaşılırsa doğru yol bulunmuş olunacaktır. Yine duaların mutlak kabul olunacağı eşref saatlerini bilmek ve ona göre tavır almak da isabetli olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak; duaya hepimizin ihtiyacı vardır. Kendimizin duasının ötesinde başkalarından dua almak da son derece önemlidir. Yaptığınız her işte hakkı ve hakikati gözeterek sadece kendimiz için değil, başkaları için de yaşayarak dua almak zorundayız. Sadece kendi dualarımız ile kurtuluş mümkün olmadığına göre başkalarının dualarına talip olacak bir hayatı yaşamak inşallah kurtuluşumuza vesile olacaktır. Dua almaya bakın, aksi durumda her iki dünyanız da harap demektir!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 May 2026 08:33:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençliğe vuran vurana</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/genclige-vuran-vurana-632</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/genclige-vuran-vurana-632</guid>
                <description><![CDATA[Gençliğe vuran vurana]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Gençliğin zihni sentetik sorularla, bedeni ise sentetik şekerle mahvediyor.&nbsp;</p>

<p>Senetik neydi bir hatırlayalım: Doğal yollardan elde edilmeyip, kimyasal işlemlerle yapay olarak üretilen, endüstriyel (yapay, suni) maddeler demektir.</p>

<p>Bu durum bana önce Emine Şenlikoğlu’nun Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar adlı eserini hatırlatıyor. O kitapta anlatılan süreç nettir: İman bir anda yıkılmaz. Sorularla, şüphelerle, yönlendirmelerle yavaş yavaş çözülür.</p>

<p>Bugün aynı yöntem, bu kez beden üzerinden uygulanıyor.</p>

<p>Soru sormak elbette yararlıdır. Ancak gençliğin merakını kötü niyetlerle, algı ve manuplatif saptırmalarla zarar verici hale dönüştürüp, inkar ve dini reddeden bir boyuta taşıma çabaları içinde olanlar var.</p>

<p>Her soru hakikate götürmez.<br />
Bazı sorular vardır ki cevap aramaz; zihin bulandırır.</p>

<p>“Eğer Tanrı varsa neden kötülük var?”</p>

<p>.“Görmediğin şeye nasıl inanırsın?”</p>

<p>“Dinler neden birbirinden farklı, hangisi doğru?”</p>

<p>“Bilim varken dine ne gerek var?”</p>

<p>“Allah &nbsp;neden kendini açıkça göstermiyor?”</p>

<p>“Dindar insanlar neden kötü şeyler yapıyor?”</p>

<p>“Kur’an’da / kutsal metinlerde bilimsel hata var”</p>

<p>Yöntem çok açık: Şüphe oluştur,<br />
Cevapları küçümse,&nbsp;Alternatif sunma, Boşlukta bırak...</p>

<p>Eğer bir genç: yeterli bilgiye sahip değilse, doğru kaynaklarla buluşamıyorsa, "rehbersiz" bırakılmışsa, o sorular onu büyütmez, köksüzleştirir.</p>

<p>Bugün “özgür düşünce” adı altında dolaşıma sokulan birçok yaklaşım, aslında bir düşünce üretimi değil; şüphe üretimidir.</p>

<p>Zihin açılıyor ama doldurulmuyor.<br />
Sonuçta, bilgi değil, belirsizlik oluyor çoğunlukla.&nbsp;</p>

<p>Gelelim Sentetik Şekere: Masum görünen, tadı güzel bir tehdit maalesef.&nbsp;</p>

<p>Şeker düşman değildir. Glukoz hayatidir. Sorun, onun doğallıktan koparılmış halidir.</p>

<p>Bugün gençlerin tükettiği şey:</p>

<p>-lifsiz<br />
-yoğunlaştırılmış<br />
-hızlı emilen<br />
-çoğu zaman nişasta bazlı şeker (NBŞ) içeren ürünlerdir</p>

<p>Bir meyveyle, bir kutu içecek aynı şey değildir. Biri bedenle uyumludur, diğeri bedene yüklenir.</p>

<p>Hızlı Tüketim, Hızlı Çöküş: Ortaya çıkan tablo ürkütücüdür:</p>

<p>-Genç yaşta insülin direnci<br />
-Yaygın obezite<br />
-Artık “yaşlı hastalığı” olmayan Tip 2 diyabet (yaygın adıyla şeker hastalığı)</p>

<p>Bu bir tesadüf değil.<br />
Bu, alışkanlıkların ve sistemin ürettiği sonuçtur.</p>

<p>Karaciğerde sessiz çöküş.<br />
Özellikle NBŞ’nin etkisi yıkıcıdır.<br />
Fruktoz doğrudan karaciğerde işlenir. Fazlası yağa dönüşür.</p>

<p>Ve süreç başlar: yağlı karaciğer, organ yorgunluğu, ileride ciddi hastalıklar, henüz genç yaşta yorulan bir beden, ileride ne kadar direnebilir?</p>

<p>Tatlı Bir Bağımlılık<br />
Şeker sadece metabolizmayı değil, zihni de etkiler. Ardından gelsin diğer hastalıklar. Kalp, tansiyon, bezginlik, yorgunluk ve kanserin türlü türlü çeşitleri.</p>

<p>Doğal olmayan bu şeker beyindeki ödül sistemini tetikler.<br />
Dopamin salgısını artırır.</p>

<p>Sonuç: daha fazlasını isteme, doymama hissi, tekrar tekrar tüketme arzusu... Hamburger, &nbsp;pizza, kola tutkunları bunu iyi bilir.</p>

<p>Bu, sıradan bir alışkanlık değil; bağımlılığa yakın bir döngüdür.</p>

<p>Aynı Yöntem, Farklı Alanlar!</p>

<p>Zihin sorularla… Beden şekerle…</p>

<p>İkisi de&nbsp;masum görünür, yavaş yavaş işler, fark edilmez</p>

<p>Ama sonuç aynıdır: bedeni ve ruhu zayıflayan birey...</p>

<p>Son Söz:&nbsp;</p>

<p>Uyanmak Zorundayız!<br />
Ne her soru zararlıdır ne her şeker düşmandır.<br />
Ama yönlendirilmiş zihinler ve kontrolsüz tüketim, bir nesli sessizce çökertir.</p>

<p>Bu yüzden artık:</p>

<p>●neyi sorguladığımızı</p>

<p>●neyi tükettiğimizi</p>

<p>●neye maruz kaldığımızı bilmek zorundayız. Çünkü mesele sadece sağlık değil.<br />
Sadece inanç da değil.</p>

<p>Mesele, bir neslin iradesidir. Devletin ilgili kurumlarına, STK lara, medyaya, eğitimcilere ve ailelere buyuk iş düşüyor.</p>

<p>Ve iradesini kaybeden bir toplum, her şeyini kaybetmeye adaydır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 May 2026 12:10:40 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni fırsatlar, yeni yatırımcılar</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/yeni-firsatlar-yeni-yatirimcilar-631</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/yeni-firsatlar-yeni-yatirimcilar-631</guid>
                <description><![CDATA[Yeni fırsatlar, yeni yatırımcılar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Körfezde yatırımı olan şirketler, İran-Abd+israil savaşı sonrası tedirgin. Bölgeyi terk etmeye başlayan sermaye sahipleri yaptırımlarını nereye taşıyacak?</p>

<p>Elbette &nbsp;güvenin ve hukukun hakim &nbsp;olduğu yere...</p>

<p>Son dönemde özellikle Dubai başta olmak üzere Körfez ülkelerinden sermaye hareketlerinde dikkat çekici bir yön değişimi yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca vergi avantajları, serbest piyasa kolaylıkları ve küresel finans merkezleriyle kurduğu güçlü bağlar sayesinde yatırımcıların gözdesi olan bu coğrafya, artık aynı ölçüde “güvenli liman” olarak görülmüyor. Bu durum, kaçınılmaz bir soruyu beraberinde getiriyor: Bu sermaye nereye gidecek?</p>

<p>Cevap aslında oldukça net: Sermaye, kendini güvende hissedeceği yerlere gider. Hukukun üstünlüğünün tartışılmadığı, kurumların bağımsız çalıştığı, kuralların kişilere göre değişmediği ülkelere…&nbsp;</p>

<p>Çünkü büyük sermaye için kâr kadar önemli olan bir diğer unsur öngörülebilirliktir. Yatırımcı, yarın neyle karşılaşacağını bilmek ister; ani kararlarla değişen yönetmelikler, keyfi uygulamalar ya da siyasi dalgalanmalar, en cazip teşvikleri bile anlamsız kılar.</p>

<p>Bu noktada Türkiye aslında büyük bir potansiyele sahip. Coğrafi konumu, genç nüfusu, üretim kapasitesi ve bölgesel etkisiyle yatırım açısından önemli avantajlar barındırıyor. Ancak bu avantajların gerçek bir çekim gücüne dönüşebilmesi için temel bir eksikliğin giderilmesi gerekiyor:</p>

<p>&nbsp;"Güven"</p>

<p>Bugün Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin önemli bir kısmı, uzun vadeli üretim yatırımlarından ziyade kısa vadeli ve yüksek getirili finansal araçlara yöneliyor. Bunun temel nedeni, yatırım ortamına dair duyulan tereddütlerdir. Hukukun işleyişine dair soru işaretleri, anayasanın ve Avrupa insan hakları mahkemesine tabi olunduğu halde kararlarının uygulanması, liyakatten uzak atamalar, kurumların bağımsızlığına yönelik tartışmalar ve ifade özgürlüğü konusundaki endişeler, yatırımcı açısından risk unsuru olarak görülüyor.</p>

<p>Oysa Türkiye’nin asıl ihtiyacı, istihdam yaratan, teknoloji getiren ve katma değer üreten doğrudan yabancı yatırımlardır. Bunun yolu ise basit ama hayati bir ilkeden geçer: Hukukun tüm kurumlarıyla eksiksiz işlemesi.</p>

<p>Bu ilke sadece bir temenni değil, ekonomik kalkınmanın ön şartıdır. Hukukun üstünlüğü sağlanmadan, adalet duygusu tesis edilmeden, hiçbir ekonomik model sürdürülebilir olmaz. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; ihale süreçlerinde, vergi sisteminde, rekabet ortamında ve kamu yönetiminin her kademesinde hissedilmelidir.</p>

<p>Türkiye’nin geçmişte Türk Cumhuriyetleri ile kurduğu ekonomik ilişkilerde yaşanan hayal kırıklıkları da bu gerçeği pekiştiriyor. Ortak tarih, dil ve kültür bağlarına rağmen, yatırımcıların karşılaştığı hukuki belirsizlikler ve sistemsel sorunlar, ciddi zararlarla geri dönmelerine neden olmuştur. Bu durum açık bir mesaj verir:&nbsp;</p>

<p>Duygusal bağlar değil, kurumsal güven belirleyicidir.</p>

<p>Bugün gelinen noktada Türkiye’nin en temel sorunu bir “sistem sorunu” olarak karşımıza çıkıyor. Yıllar içinde değişen yönetim anlayışları, kurumsal devamlılığın zayıflaması ve siyasal yapının kişiselleşmesi, yatırım ortamında istikrarı zedelemiştir. Demokratik temsilin güçlenmesi gerekirken, parti yapıları içinde lider merkezli bir belirleme sürecinin öne çıkması, toplum iradesinin meclise yansıması konusunda da soru işaretleri doğurmuştur.</p>

<p>Oysa güçlü bir ekonomi, güçlü bir demokrasiyle mümkündür. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkeleri sadece siyasi söylemlerde değil, uygulamada da karşılık bulmalıdır. Kurumların bağımsızlığı güvence altına alınmalı; anayasa ve hukuk kuralları herkes için bağlayıcı olmalıdır.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki devletin temeli adalettir. Adaletin zayıfladığı bir yerde ne demokrasi kök salabilir ne de ekonomik refah kalıcı olabilir. Türkiye, sahip olduğu potansiyel itibarıyla bu standartların çok daha iyisini hak etmektedir.</p>

<p>Sorulması gereken soru şudur: Bu dönüşüm gerçekten bu kadar zor mu?</p>

<p>Aslında değil. Zor olan, doğruyu bilmek değil; doğruyu sürekli ve kararlı bir şekilde uygulayabilmektir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil, değişmez ilkeler üzerine kurulu bir sistemdir. Adaletin, özgürlüğün ve liyakatin istisna değil, kural olduğu bir düzen…</p>

<p>İşte o zaman, bugün yön arayan küresel sermaye için Türkiye sadece bir alternatif değil, bir cazibe merkezi haline gelebilir.</p>

<p>Ak Parti bu adımları atmadan seçime giderse ne kendi halkından ne de yabancı yatırımcıdan olumlu bir geri dönüş alamaz. Dilerim ki hukuk ve kurumsal yönetim ilkeleri hakim olabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 12:41:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fikirtepe\&#039;nin fikri</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/fikirtepenin-fikri-630</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/fikirtepenin-fikri-630</guid>
                <description><![CDATA[Fikirtepe\'nin fikri]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’u bilenler için Fikirtepe eskiden varoşun da varoşu çöpten, samandan evleriyle gecekondu bölgesi olarak olumsuz bir imaja sahipti. Kadıköy’e bağlı bir semt olması bile bu algıyı değiştirmek için yeterli değildi.</p>

<p>Günümüzde ise o eski Fikirtepe’den eser yok, kentsel dönüşüm alanı olarak TOKİ ve Emlak Konut tarafından 25 katlı gökdelenlerin yer aldığı alan bu sefer de değişen ve dönüşen çehresi ile dikkat çekmektedir.</p>

<p>Bu değişim ile semtin sosyolojisi de dumura uğramış olsa da kimin umurunda, herkes kendi rantının peşinde insani ilişkilerin kaybolduğu mekanik bir toplum ortaya çıkmış durumdadır.</p>

<p>Konut arzının tavan yaptığı Yeni Fikirtepe’de kiralık bir ev tutmak görünürde efektif olabilir düşüncesiyle yolumuzu buraya düşürdük. İlk müracaat ettiğimiz kurumsal bir emlakçı bize birkaç daire gösterse de ilk gezdiğimiz 2+1 daireyi tutmak istedik.</p>

<p>Ev sahibi, yatırım danışmanına o da emlakçıya evi havale etmiş. 55.000 TL kira bedeli, iki kira depozito, bir kira emlakçı artı bir de KDV vergisi olarak önümüze bir kalemde anahtarı alabilmek için 230.000 TL faturayı koydular. Ayrıca daire sitede olduğu için de 5.000 TL aidatı olduğunu belirtmek isterim. Bunun yanında ne iş yaptığımızdan, banka hesap hareketlerine varıncaya kadar bir sorgudan geçtik. Bütün şartları ev sahibi belirlediği için konuyu hiçbir şekilde müzakere etmediği gibi ancak kontrat için ev sahibi ile muhatap olacağımızı öğrenmek bu şartlarda sürpriz olmadı.</p>

<p>Çaresiz boynumuzu uzattık, ancak o zaman ev sahibi ortaya çıktı. Genç bir adam, büyük bir &nbsp;gurur ve kibir abidesi olarak fazla zamanının olmadığını söyleyerek büyük bir lütuf gibi iki depozitoyu bire indirerek bize ölümü gösterip sıtmaya razı olmanın mutluluğu ile kayıplara karıştı.</p>

<p>Kontratı avukatına yazdıracağını ve imza prosedürü sonrasında evi teslim edeceğini söyledi. Ertesi gün elimize geçen kontrat tam 6 sayfaydı. Bir yıl sonunda tahliye taahhütnamesinden, evin nasıl kullanılması gerektiğine kadar bir sürü ayrıntı ile “Biz nereye geldik?” demekten kendimizi alamadık!</p>

<p>Sonuç olarak; kiracı ve ev sahibi ilişkileri hep problemli olmuş olabilir, olumsuz tecrübeler de yaşanmış olabilir fakat kiracının bu kadar kumpasa alınması hem etik hem de insani hiç değildir. Bu vesileyle Fikirtepe’nin fikrini de öğrenmiş olduk, artık bundan sonra biz de ev sahibi olarak, kendi kiracılarımıza gereğini yaparız mı acaba bilemiyorum(!)?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 May 2026 09:26:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu bizim hikayemiz</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bu-bizim-hikayemiz-629</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bu-bizim-hikayemiz-629</guid>
                <description><![CDATA[Bu bizim hikayemiz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de son çeyrek yüzyılda kalıcı bir dönüşüm yaşandı: İnsan tipi değişti, aile yapısı sarsıldı, nüfusun artış hızı&nbsp;düştü, iç ve dış&nbsp;göçler arttı, şehirler büyüdü ama toplum küçüldü, siyaset biçim değiştirdi, ekonomi ahlakı etkiledi.</p>

<p>Görünürde büyüyen bir ülke, içeride çözülme yaşayan bir topluma dönüştü.</p>

<p>Bu tabloyu anlamak için rakamlara bakmak yeterli değil; ruh haline bakmak gerekiyor.</p>

<p>●Köy bitti, şehir yığını doğdu</p>

<p>Bugün Türkiye’de nüfusun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşıyor. Ancak bu, klasik anlamda bir şehirleşme değil. Bu, köyün dayanışmasının kaybolduğu, mahallenin toplumsal denetiminin çözüldüğü, kalabalıkların içinde yalnız bireylerin çoğaldığı bir “şehir yığını”dır.</p>

<p>Eskiden mahalle vardı; şimdi site var. Eskiden komşu vardı; şimdi kapı numarası var. Eskiden insanı toplum terbiye ederdi; bugün ise ekranlar ve algoritmalar. Apartmandan çıkan cenazeden komşuların haberi bile olmuyor.</p>

<p>●Aile küçüldü, yükü büyüdü</p>

<p>Aile, bu toplumun omurgasıydı. Şimdi ise ekonomik baskı altında ayakta kalmaya çalışan kırılgan bir yapıya dönüştü. Evlilik yaşı yükseliyor, doğurganlık düşüyor, boşanma sıradanlaşıyor. Gençler ev kuramıyor; kuranlar sürdüremiyor.</p>

<p>Bu sadece kültürel bir değişim değil; barınma krizi, işsizlik ve güvencesizlikle doğrudan ilgili. Aile çözülürken birey yalnızlaşıyor; yalnızlaşan birey ise daha kırılgan hale geliyor. Kuşak çatışmaları, aile içi kavgalar had safhada.</p>

<p>●Eğitim arttı, adı yükseldi, umutlar azaldı</p>

<p>Üniversite sayısı arttı, uzmanlık düzeyi düşük diploma çoğaldı. Ama diploma ile hayat arasındaki bağ zayıfladı. Ortaya yeni bir profil çıktı: Eğitimli ama işsiz, diplomalı ama umutsuz, okumuş ama liyakat ucurumlarıyla dolu sisteme güvenmeyen bir gençlik.</p>

<p>Bu, sadece eğitim sisteminin değil, liyakat ilkesinin de zayıfladığını gösteriyor. İnsanlar artık “okursam başarırım” değil, “bağlantım varsa ilerlerim” duygusuna kapılıyor. İşte bu kırılma, toplumun moralini en çok bozan unsurlardan biridir.&nbsp;<br />
Yetenekli ve iyi egitim alanların da büyük kısmı, geleceğini gelişmiş ülkelerde hayal ediyor.</p>

<p>●Dijitalleşme:&nbsp;</p>

<p>Bilgi mi, zararlı mı?</p>

<p>İnternet ve sosyal medya hayatı hızlandırdı. Ancak bu hız, derinliği azalttı. Artık toplum daha az okuyor, daha çok izliyor; daha az düşünüyor, daha hızlı tepki veriyor.</p>

<p>Hakikat parçalanıyor, kanaatler yüzeyselleşiyor, tartışma yerini kutuplaşmaya bırakıyor. Dijital çağ, bilgiyi demokratikleştirdi ama aynı zamanda zihni de dağıttı. Kalite yavaşlarken çürüme hızlandı.<br />
Özellikle çocukların eğitimi ve terbiyesi büyük oranda dijital mecralarda oluşuyor.</p>

<p>●Orta sınıf eridi, güven duygusu çözüldü</p>

<p>Belki de en kritik kırılma burada. Orta sınıf, toplumun dengesi ve istikrarıydı. O zayıfladığında sadece ekonomi değil, ahlak da zarar gördü. Kast edilen neredeyse 50 milyonluk asgari ücret ve altında yaşayan, bu şekilde hayata tutunmaya çalışan bir kitle.</p>

<p>Son yıllarda emekle yükselme umudu geriledi. Onun yerine rant, bağlantı ve fırsatçılık öne çıktı. Bu da toplumun değer dünyasını değiştirdi. “Çalışarak kazanmak” ideali yerini “yolunu, adamını bulmak” anlayışına bıraktı.</p>

<p>Oysa bir ülkede alın teri değersizleşirse, sadece ekonomi değil, karakter de çöker.</p>

<p>●Üretim olması gereken büyümeyi gösteremedi.</p>

<p>Dünyada endüstriyel, dijital üretimler zirve yaparken, bizde &nbsp;büyüme, istihdam için inşaat ve betonun çözüm olarak seçilmesi yapılan en büyük yanlıştı. Oysa 2003 teki OSB lerde yatırım teşvikleri çok doğru bir başlangıçtı. Maalesef kısa sürdü.</p>

<p>Aynı yanlış politikalar tarım ve hayvancılıkla da yaşandı. Köylerin boşaltılması, kente göçün teşviki,&nbsp;<br />
mahalleye dönüştürülme politikası &nbsp;ile çiftçilik, hayvancılık üretimi düştü. &nbsp;Köylerde yaşayanların yaş ortalaması 59 a yükseldi. Artık ; et, süt ürünleri, yağ, sebze ve meyve ile buğday, mısır, pamuk...hatta mercimek bile ithal eder olduk.</p>

<p>●Siyaset: Hizmetten kimliğe</p>

<p>Siyaset artık büyük ölçüde kimlik, aidiyet ve sadakat üzerinden şekilleniyor. İnsanlar “kim daha iyi yönetir?” sorusundan çok “kim bizden?” sorusuna cevap arıyor.</p>

<p>Bu durum liyakati zayıflatıyor, kurumları kişiselleştiriyor, devleti tarafsız bir yapı olmaktan uzaklaştırıyor. Oysa devletin gücü, tarafsızlığından gelir; sadakatten değil. Dunya tarihi çok iyi bilir ki hukuk, liyakat, ekonomik bölüşüm&nbsp;<br />
zayıflarsa devlet güçlü kalamaz.</p>

<p>Ekonomi sadece cebimizi değil, ruhumuzu da etkiledi</p>

<p>Yüksek enflasyon, kira krizi, işsizlik, öğrenciler, çiftçiler, işsizlik, enflasyon ve belirsizlik… Bunlar sadece ekonomik göstergeler değil, aynı zamanda psikolojik ve ahlaki kırılmaların da sebebidir.</p>

<p>Geleceği öngöremeyen insan, günü kurtarmaya yönelir. Bu da fırsatçılığı artırır, güveni azaltır. Güvenin olmadığı yerde ise ne ekonomi büyür ne toplum huzur bulur. Böyle ortamlarda mafya adeta gübrelenerek beslenir. Bu arada medyanın işlevini de unutmayalım. Sabah kuşağı programları, diziler ve trol vazifesi gören, her konuda konuşan uzmanlar marifetiyle yanlış yönlendirmelerle gergin, bölünmüş, &nbsp;saygısız, düzeyi düşük &nbsp;bir toplum inşaa edildi.</p>

<p>●Sonuç: Yorgun bir toplum</p>

<p>Bugün Türkiye’nin en belirgin hali ekonomik değil, sosyolojik bir durumdur: Yorgunluk, öfke ve güvensizlik.</p>

<p>Vatandaş adalete, kurumlara güvenmiyor. Genç geleceğe inanmıyor. Aile çocuğunun yarınından emin değil. Esnaf piyasanın istikrarını göremiyor. Emekli insanca yaşamayı hayal ediyor...</p>

<p>Bu tablo, bir çöküş değil ama ciddi bir uyarıdır.</p>

<p>Çünkü toplumlar bir anda yıkılmaz; önce güvenlerini kaybederler. Güven kaybolduğunda, kurumlar işlemeye devam etse bile ruh çöker.</p>

<p>Peki çıkış yolu var mı?</p>

<p>Var...!</p>

<p>Ama bu, sadece ekonomi politikalarıyla değil; adaletin güçlendirilmesiyle, liyakatin yeniden tesis edilmesiyle, eğitimin gerçek anlamda nitelikli hale getirilmesiyle, insaat, beton yatırımlardan ziyade endüstriyel, tarımsal, entelektüel üretimin teşvik edilmesiyle ve en önemlisi güven, ve ahlak duygusunun yeniden inşa edilmesiyle mümkündür.</p>

<p>Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı yeni bir slogan değil, yeniden kurulmuş bir güven düzenidir.</p>

<p>Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan sadece yollar, köprüler ve binalar değildir.</p>

<p>Onu ayakta tutan şey adalettir, liyakattır, ahlaktır. Her türlü inanca, görüşe saygı duymak, insanların birbirine ve devlete duyduğu güveni yükseltmemiz şarttır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 17:16:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emirgan Korusu koruma altında!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/emirgan-korusu-koruma-altinda-628</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/emirgan-korusu-koruma-altinda-628</guid>
                <description><![CDATA[Emirgan Korusu koruma altında!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Eski bir şarkıda, “Büyükada'sı, Beyoğlu’su ille de Emirgan Korusu...” diye devam eden sözlerin İstanbul için güzelliklerini sayarken “Emirgan Korusu” için özel bir yer ayrılmaktadır.</p>

<p>Gerçekten de Bizans’tan, Osmanlı’ya oradan da Cumhuriyet’e kadar her dönemde özel bir mekân olarak hem piknik hem de mesire yeri olarak önemini hep korumuştur. 47 hektarlık bir alanda; köşkleri, kasırları, müzeleri, göletleri, şelale ve yeşili ile bir doğa harikası sizleri beklemektedir. Lale bahçeleri, bunun yanında en güzel Boğaziçi manzarası ile eşsiz bir atmosfer herkese kucak açmaktadır.</p>

<p>Sarıyer sırtlarında özellikle hafta sonları ve tatil günlerinde tam bir panayır eğlencesi sunmaktadır. Nisan ayı boyunca yapılan Lale Festivali ise apayrı bir renk cümbüşüne ev sahipliği yapmaktadır.</p>

<p>İstanbul’a yolumuz düşmüşken 23 Nisan günü ziyaret edelim dedik. Fakat yolda geçen 4 saatlik kayıp ve trafikte kaybolan zaman günümüzü heba ettiği için Emirgan’ın güzelliklerini doyasıya yaşayamadan yorgun ve bitkin bir şekilde eve dönerken, “Bugün biz ne yaşadık?” demekten kendimizi alamadık.</p>

<p>Gitmesi bir çile ise, otopark sorunu daha büyük bir çile olarak bir daha arabayla gider miyim derseniz, çok zor. O kadar büyük bir alanın içerisinde sadece 300 araçlık bir otopark sabahın erken saatlerinde dolmuştu. Çevresi mahalle arası dar sokaklar ve engebeli arazisi yüzünden tam bir keşmekeş olarak Hindistan manzarası sunmaktaydı. Zar zor bir yer bulduk diye sevinerek, üzerindeki tozdan hiç kullanılmadığı belli olan garaj girişine park etmemiz ise az sonra telefonumuzun çalması ile sevincimiz yarım kaldı. Arayan kişi, “Garaj girişimi kapatmışsınız, çıkamıyorum. Aracınızı hemen çekmezseniz çekici çağırıyorum!” diyerek kaba bir üslup ile tehdit etmeyi de ihmal etmedi. Aracın başına geldiğimizde aslında ortada bir mağduriyet olmadığını görsek de artık onun seviyesine inmenin gereksiz olduğu kanaatiyle yola revan olduk. İnsanların bu kadar kötü olması, bu kadar kaba olması, bu kadar insanlıktan çıkmış olmasını anlamak gerçekten anlaşılır değil.</p>

<p>Sonuç olarak; Emirgan Korusu belki de dünyanın en güzel ve nadide mekânlarından birisi olsa da onu koruyalım derken insanlara yaptığı eziyet ile büyük bir çelişkiyi de içinde barındırıyor. O kadar büyük alana on binlerce insanı kabul ederken, araçlarını bir meçhule göndermek tam da bize göre bir zihniyet olarak sürpriz değildir. İstanbul, paran varsa güzel, aksi takdirde kaosa hoş geldiniz!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 09:35:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dokunulmaz çocuklar</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/dokunulmaz-cocuklar-627</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/dokunulmaz-cocuklar-627</guid>
                <description><![CDATA[Dokunulmaz çocuklar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir toplumun gerçek sınavı, güçlü olanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.&nbsp;</p>

<p>Çünkü adalet; zayıfı korumaktan çok, güçlüye sınır çizebildiğinde anlam kazanır. Ne var ki bugün ülkemizde giderek daha görünür hale gelen bir sorun var: “dokunulmaz çocuklar” meselesi.</p>

<p>Sokakta, okulda, trafikte ya da kamu alanlarında… Bazı gençlerin davranışlarında ortak bir özgüven değil, bir sorumsuzluk ve hesap vermezlik hali göze çarpıyor. Bunun kaynağı çoğu zaman bireysel değil; ailesel ve sistemseldir. Siyasetçinin, bürokratın ya da güçlü bir işletme sahibinin çocuğu olmak, bazılarına göre fiili bir ayrıcalık zırhına dönüşmüş durumda.</p>

<p>Bu durum yalnızca bir “şımarıklık” meselesi değildir. Asıl mesele, hukukun ve toplumsal eşitliğin aşınmasıdır. Eğer bir genç, yaptığı hatanın bedelini ödemeyeceğini düşünüyorsa, orada sadece bireysel bir karakter sorunu yoktur; aynı zamanda bir sistem zafiyeti vardır.</p>

<p>Tarihin büyük düşünürlerinden İbn Haldun, devletlerin çöküşünü anlatırken önemli bir noktaya dikkat çeker: Adaletin bozulduğu yerde düzen uzun süre ayakta kalamaz. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; gündelik hayatta, sokakta ve insan ilişkilerinde hissedilmelidir.</p>

<p>Bugün yaşanan sorun tam da budur.</p>

<p>Bir kesim için kurallar esniyor, hatta yok sayılıyorsa; diğer kesim için katı bir şekilde uygulanıyorsa, bu durum toplumda derin bir güven erozyonu yaratır. İnsanlar şunu düşünmeye başlar: “Kural var ama herkese eşit değil.”</p>

<p>Bu algı, en tehlikeli kırılma noktalarından biridir.</p>

<p>Üstelik mesele yalnızca bugünü ilgilendirmiyor. Bu şekilde büyüyen çocuklar, yarının karar vericileri olacak. Hesap vermeden büyüyen bir neslin, hesap sorabilen bir toplum kurmasını beklemek gerçekçi değildir. Sorumluluk duygusu gelişmemiş bireylerin, yetki sahibi olduğunda neye dönüşeceğini tahmin etmek zor değil.</p>

<p>Tunceli'de 7 yıl önce yaşanan Gülistan Doku cinayetin öyküsü bize çok şey anlatıyor. Siyaset dünyası, ülkemizde yaşanan bu kirli cinayete gösterilen &nbsp;olağanüstü duyarlı tepkileri görebilseydi her şey yıllar önce çözülebilirdi.<br />
Türkiye, 86 milyon nufusuyla adaletsizliklere çok duyarlı. Açığa çıkmayı bekleyen diğer karartılmış , güç odaklarıyla yakından ilgili oldukları şüpheleri bulunan dosyaların da açılması, çözülmesi dört gözle bekleniyor.</p>

<p>Burada devletin hukuk sistemine olduğu gibi ailelere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Çocuğunu korumak ile onu gerçek hayata hazırlamak arasında ince ama kritik bir fark var. Sürekli kollanan, hatalarının üzeri örtülen bir çocuk; aslında korunmuyor, aksine hayata karşı savunmasız bırakılıyor. Çünkü hayat, kimseye soyadı üzerinden ayrıcalık tanımaz.</p>

<p>Peki çözüm ne?</p>

<p>Çözüm, öncelikle eşit hukukun tavizsiz uygulanmasıdır. Kim olursa olsun, hangi ailenin çocuğu olursa olsun, yapılan hatanın karşılığı aynı olmalıdır. Bu bir tercih değil, devlet olmanın gereğidir.</p>

<p>İkinci olarak, toplumsal duruş önemlidir. Haksızlığa sessiz kalındığında, o haksızlık güçlenir. Ayrıcalıklar normalleştirildikçe, adalet istisna haline gelir.</p>

<p>Ve son olarak, değerler meselesi…<br />
Bir toplumda başarı; emek, liyakat ve karakter üzerinden değil de güç ve bağlantılar üzerinden ölçülmeye başlanmışsa, orada sadece bireyler değil, sistem de yozlaşır.</p>

<p>Bu yüzden mesele birkaç “şımarık çocuk” meselesi değildir.<br />
Mesele, adaletin kimler için geçerli olduğu meselesidir.</p>

<p>Unutmayalım:<br />
Ayrıcalıklar büyüdükçe, toplum küçülür.<br />
Adalet zayıfladıkça, öfke büyür.<br />
Ve bir gün gelir, o öfke sadece bir kesimi değil, herkesi yakar.</p>

<p>Artık sorulması gereken soru şudur:<br />
Gerçekten adil bir toplum mu istiyoruz, yoksa güçlü olanın her zaman kazandığı bir düzen mi?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 12:18:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukların psikolojisi bozulmasın!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/cocuklarin-psikolojisi-bozulmasin-626</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/cocuklarin-psikolojisi-bozulmasin-626</guid>
                <description><![CDATA[Çocukların psikolojisi bozulmasın!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Eskiden çocuk eğitiminde, “Eti senin, kemiği bizim!” anlayışı esas olduğu için çok büyük çatışma yaşanmazdı. Aileler, hocalara sonsuz güven duydukları için hem eğitimin kalitesi üst düzeyde hem de sosyal barış inşa edilmiş olurdu. Günümüzde değişen ve dönüşen çağla birlikte çocuklar kral olduğu için kimse burnundan kıl aldırmadığından işler sarpa sarmaktadır.</p>

<p>Sanal dünyanın ortaya koyduğu bağımlılık sonrasında günümüz çocukları artık farklı bir düzlemde yaşamaktadırlar. Bilgi çağı, artılarının yanı sıra birçok konuda zehirli içerik ürettiği için bunu ailelerin denetlemesi de mümkün değildir. Daha çocuk konuşmayı bile öğrenmeden bilgisayar oyunları ile tanışması artık kanıksamış bir durum olarak normalleşmiştir. Çoğu zaman çocuğu susturmak veya oyalamak için eline cep telefonunu tutuşturmakla sonun başlangıcı ortaya konmaktadır. Sanal dünyanın büyüsüne kapılan çocuğun bundan sonra normalleşmesi artık ham hayal olmaktadır. Bilinçsiz ve duyarsız ebeveynler asosyal çocukları için çoğu zaman çıkış yolu bulamadıkları için de şiddete meyilli, geçimsiz, huysuz, empati yoksunu ve sorumsuz bir güruhla karşı karşıya kalmaktadırlar. Sanal medya okur yazarlığı tüm aileler için zorunlu bir eğitim olmalıdır. Ayrıca çocuklar için de bir sınır ve sınırlama koymak elzemdir.</p>

<p>Çocuğun her isteğini sorgusuz bir şekilde yerine getirmek ona karşı yapılan en büyük yanlış olmaktadır. Bu sefer istediği her şeyi elde eden çocukta tatminsizlik onu mutsuz etmektedir. Her şeyin bir bedeli olduğu, sorumluluk sahibi olmanın ve kanaatin en büyük varlık olduğu çocukluklara zamanında öğretilmelidir. Ağaç yaş iken eğilir, mucibince kişilik ve karakter oluşumu olan altı yaşa kadar bu eğitim aile içinde verilmelidir. Aksi takdirde tren kaçmış olacağı için geçmiş olsun.</p>

<p>Günümüz aileleri, “Aman, çocuğumun psikolojisi bozulmasın!” diye diye onları başımıza çıkardılar. Onların psikolojisi bozulmasın diye kendi psikolojileri bozulmuş kimin umurunda. Günün sonunda; bencil, çıkarcı, menfaatçi, sorumsuz, umarsız, nadan ve egoist çocuklar hem ailesi hem de toplum için sorun olmaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak; okullarda çocuk yaşta birer canavara dönüşen çocuklar bu sürecin sonunda ortaya çıkmışlardır. Çocukların istek ve taleplerine fren koymadığımız sürece; silahlı okul baskınları sürpriz olmayacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 09:25:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Medeniyet Nasıl Yıkılır?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bir-medeniyet-nasil-yikilir-625</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bir-medeniyet-nasil-yikilir-625</guid>
                <description><![CDATA[Bir Medeniyet Nasıl Yıkılır?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İbn Haldun’a göre bir toplumun çöküş alametleri açıktır: dayanışmanın yok olması, üretimin azalması, aşırı lüks ve tüketim çılgınlığı, adaletsizlik, liyakatsizlik, ağır vergiler, göçlerin artması, kibir ve riyakârlık…<br />
Ve en tehlikelisi: Tüm bunların zamanla kanıksanması.</p>

<p>Bu faktörler, toplumsal yapının doğal döngüsünü tamamlayarak yıkılışın zeminini hazırlar.</p>

<p>Bir toplumu yıkmak için her zaman tanklara, toplara, savaşlara ihtiyaç yoktur. Bazen en büyük yıkımlar sessizce, fark edilmeden ve hatta alkışlar eşliğinde gerçekleşir.<br />
Çünkü bir medeniyet, dışarıdan fethedilmeden önce içeriden çözülür.</p>

<p>Ve bu çözülmenin aşamaları vardır.</p>

<p>1.⁠ ⁠Eğitimin Çökertilmesi<br />
Toplumu zayıflatmanın en etkili yolu, eğitimi zayıflatmaktır.</p>

<p>Ezberci, sorgulamayan, güce itaat eden bireyler yetiştiren bir sistem; düşünen değil boyun eğen nesiller üretir.<br />
Eğitim kalitesinin düşmesi, uzman yetiştirilememesi, müfredatın zayıflaması ve öğretmenlerin ekonomik sıkıntılarla baş başa bırakılması bu sürecin temel taşlarıdır.</p>

<p>Değer görmeyen öğretmen, değer üretebilir mi?</p>

<p>Öğretmenin itibarsızlaştırıldığı bir toplumda sadece bir meslek zarar görmez; bilgi de değersizleşir.<br />
Öğretmenin otoritesi sarsıldığında, öğrenme arzusu yara alır.</p>

<p>Bugün sorun, öğretmenin sözünün tartışılması değil; öğretmenin değersiz görülmesidir.<br />
Rol model olmaktan çıkarılan öğretmen, sadece ders anlatan bir memura dönüşür.</p>

<p>Oysa eğitim, bilgi aktarmaktan öte bir şeydir. Egtimin hedefi karakter ve bilgili bireyler inşa etmektir.<br />
Ve karakter, saygı olmadan inşa edilemez.</p>

<p>2.⁠ ⁠Ailenin Zayıflatılması<br />
Aile, toplumun çekirdeğidir.<br />
O çekirdek bozulduğunda, geriye kalan her şey dağılmaya mahkûmdur.</p>

<p>Anne ve babanın rolü tartışmaya açıldığında, fedakârlık küçümsendiğinde; özellikle annelik değersizleştirildiğinde, aslında bir neslin karakteriyle oynanmış olur.</p>

<p>Bugün “özgürlük” adı altında sunulan birçok şey, insanı köklerinden koparan bir yalnızlığa dönüşüyor:</p>

<p>Sonuç mu?<br />
Kalabalıklar içinde yalnız insanlar, kimliksiz nesiller.</p>

<p>3.⁠ ⁠Rol Modellerin Değersizleştirilmesi<br />
Bir toplum, kimi örnek alıyorsa ona dönüşür.</p>

<p>Âlimler, düşünürler, sanatçılar, fikir insanları susturulup itibarsızlaştırıldığında; onların yerini kimlerin aldığına bakmak gerekir.</p>

<p>Bugün ekranlara bakın:<br />
Kimler konuşuyor, kimler alkışlanıyor?</p>

<p>Bilgisiyle değil sansasyonuyla öne çıkanlar, hamaset yapanlar...<br />
Ürettikleriyle değil tükettikleriyle var olanlar…</p>

<p>Tehlike tam burada başlıyor.<br />
Toplum, farkında olmadan derinlikten uzaklaşıp yüzeyselliğe teslim oluyor.</p>

<p>Yıkımın En Tehlikeli Hâli: Gönüllü Kabul<br />
En acı gerçek şudur:<br />
Bu süreçler çoğu zaman zorla değil, isteyerek kabul ettirilir.</p>

<p>İnsanlar:</p>

<p>-Yıkımı “ilerleme”,<br />
-Yozlaşmayı “özgürlük”,<br />
-Değersizleşmeyi “normalleşme”,<br />
-Liyakatsizliği “sadakat”,<br />
-Hukuksuzluğu “ideoloji” zanneder.</p>

<p>Şiddetin hayatımıza girmesi...</p>

<p>Son dönemde Siverek ile başlayıp Kahramanmaraş ile devam eden olaylar, bu çözülmenin sahadaki yansımalarıdır.</p>

<p>Gençliğimizden şikâyet ediyoruz:<br />
Şiddete eğilimli, öfkeli, sabırsız…</p>

<p>Peki ne bekliyorduk?</p>

<p>Haftada birkaç mafya dizisi izleyen, sosyal medyada şiddeti teşvik eden içeriklerle büyüyen, umutsuzluk ve işsizlik baskısı altında kalan bir gençlikten; erdemli, üretken ve bilinçli bireyler mi çıkacaktı?</p>

<p>“Kolay Para” Yalanı, yeni nesil mafya uygulamaları:</p>

<p>Ekranlarda sunulan dünya, çalışmadan zengin olmanın hikâyesini anlatıyor.&nbsp;<br />
Oysa gerçek şu: Bu yolun sonu ya mezar, ya hapishane ya da geri dönülmez bir çöküştür.</p>

<p>Uyuşturucu, kara para, silah ve insan ticareti…<br />
Bunlar sadece suç değil; toplumun damarlarını kurutan zehirlerdir.</p>

<p>Ama dizilerde bu karanlık dünyadaki katiller, tefeciler, kadın ve silah satıcıları olarak değil “karizma” ve “güç” ambalajıyla sunuluyor.</p>

<p>Şunu açıkça söylemek gerekir:<br />
Suç romantize edilemez.<br />
Kolay para masum değildir.<br />
Emek en büyük değerdir.</p>

<p>Sosyal Medya ve Sahte Rol Modeller</p>

<p>Sosyal medya, değersiz içerik üreticilerini “rol model” hâline getirdi. Fenomen, Influencer (Etkileyici) denilen kişiler, gençler arasında, yaptıkları, çoğunlukla değersiz, fayda sağlamayan eğlenceli, bazen cinsel içerikli, bazen şiddeti teşvik eden paylaşımlala formel eğitimlerden daha etkili hale geldi. &nbsp;</p>

<p>Yapay hayatlar, şüpheli zenginlikler, yüzeysel içerikler…<br />
Milyonlarca insan tarafından izleniyor. Ve önlem alması gereken otoriteler facialar ortaya çıkmadan harekete geçemiyorlar.</p>

<p>Sorun şu: Sürekli izlenen şey normalleşir, normalleşen şey meşrulaşır.</p>

<p>İtiraz Kültürünün Çöküşü;</p>

<p>“Benim çocuğuma kimse sesini yükseltemez.”<br />
“Benim çocuğum yapmaz.”<br />
“Hatası varsa ben konuşurum.”</p>

<p>Bu cümleler, iyi niyetle başladı ama büyük bir soruna dönüştü.</p>

<p>Sonuç:<br />
-Disiplin zayıfladı<br />
-Saygı buharlaştı<br />
-Sınırlar silindi<br />
-Özgüven, yerini şımarıklığa bıraktı</p>

<p>Çocuk şunu öğrendi:<br />
“Yanlış yapsam da arkamda biri var.”</p>

<p>Bugün sorduğumuz soru şu:<br />
“Bu gençler neden bu kadar öfkeli?”</p>

<p>Cevap net: Otoriteyi yıktık, yerine karakter koyamadık.</p>

<p>Sonuçta biz halk ve devlet olarak: ●Öğretmeni yalnız bıraktık.<br />
●Aileyi zayıflattık.<br />
●Rol modelleri değersizleştirdik.</p>

<p>Ve sonra ortaya çıkan tabloya şaşırdık.</p>

<p>Unutmayalım:<br />
Okulda itibarsızlaştırılan öğretmen, sokakta büyüyen kaos demektir.</p>

<p>Aileyi koruyamayan toplum, geleceğini koruyamaz.<br />
Öğretmeni değersizleştiren toplum, cehaleti büyütür.<br />
Âlimini küçümseyen toplum ise yönünü kaybeder.</p>

<p>Biz gerçekten çürüyor muyuz?<br />
yoksa çürümeyi alkışlıyor muyuz?<br />
Alınması gereken, uzmanlık gerektiren radikal önlem ve çözümleri arıyormuyuz ?</p>

<p>Cevap, her birimizin gelişim tercihlerinde ve toplumsal kalitemizde saklı.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 11:31:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarih tekrar tekrar yaşanıyor, görmüyor musunuz?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/tarih-tekrar-tekrar-yasaniyor-gormuyor-musunuz-624</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/tarih-tekrar-tekrar-yasaniyor-gormuyor-musunuz-624</guid>
                <description><![CDATA[Tarih tekrar tekrar yaşanıyor, görmüyor musunuz?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarih, sadece geçmişte yaşanmış olayların kronolojik bir sıralaması değildir. Aynı zamanda geleceğe ışık tutan, ders alınmadığında ise kendini acımasızca tekrar eden bir öğretmendir.</p>

<p>1980’li yılların başı… Dünya, İran Rehine Krizi ile sarsılıyor. İran’daki ABD Büyükelçiliği basılmış, 52 Amerikalı diplomat rehin alınmıştı. Dönemin ABD yönetimi, bu krizi askeri güçle çözmeye kalkıştı. Ancak operasyon fiyaskoyla sonuçlandı. Helikopterler düştü, askerler öldü, itibar sarsıldı. Dönemin Dışişleri Bakanı Cyrus Vance istifa etti, Başkan Jimmy Carter ise kısa süre sonra seçimleri kaybetti.</p>

<p>İşte bu atmosferde, tecrübeli diplomat Henry Kissinger’e sorulan bir soru, bugün hâlâ kulaklarımızda çınlamalı:<br />
“ABD neden İran’ı tüm gücüyle vurmuyor?”</p>

<p>Kissinger’ın verdiği cevap, sadece o günün değil, bugünün de anahtarını sunuyordu:<br />
“Evet, ABD’nin İran’ı yok edecek gücü var. Ama karşımızda son ferdine kadar savaşacak bir millet var. Böyle bir savaşın maliyeti çok yüksek olur. Ekonomimiz zarar görür, halkımız refah kaybına katlanmaz, iç karışıklık çıkar. Bu nedenle çözüm diplomasi olmalıdır.”</p>

<p>Ve öyle de oldu. Sorun, savaşla değil diplomasiyle çözüldü.</p>

<p>Aradan geçen on yıllar, teknolojiyi büyüttü, orduları güçlendirdi, silahları daha ölümcül hale getirdi. Ama değişmeyen bir gerçek var: İnsan iradesi ve vatan sevgisi.</p>

<p>Bugün yeniden benzer gerilimlerin içindeyiz. Güç sarhoşluğu, stratejik aklın önüne geçebiliyor. Kaba kuvvete güvenenler, tarihin en temel dersini unutuyor:<br />
Her savaş, sadece cephede değil; ekonomide, toplumda ve psikolojide de verilir.</p>

<p>Bir milleti yenmek için sadece ordusunu değil, direncini de kırmanız gerekir. Oysa bazı milletler vardır ki, bedel ödemeyi göze alır. İşte o noktada en gelişmiş silahlar bile anlamını yitirir.</p>

<p>Bizim tarihimizde bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Çanakkale Savaşı’dır. Dünyanın en güçlü donanmaları, en modern orduları bir milletin inancı ve direnci karşısında durdurulmuştur. “Çanakkale Geçilmez” sözü, sadece askeri bir başarı değil; bir ruh halinin, bir kararlılığın ifadesidir.</p>

<p>İran Milleti eski bir medeniyetin evlatlarıdır. Amerika, İsrail bunu hesaplayamadı. Onlar ilk günlerde halkın ayaklanacağını, yönetime el koyup, israil ve Amerika soytarısı Şah'ın oğlunu başkanlığa davet edeceklerini düşündü. Kürtlerin, Türklerin iç savaşa katılıp, kolayca haçlı-siyonist proje aparatları olacaklarına inanmışlardı.&nbsp;</p>

<p>Savaş 2 haydutun karizmasını yerle bir etti.</p>

<p>ABD artık dünyanın süper, yenilmez gücü değil. Amerikanın Israil ile sınırsız birlikteliği imaj olarak çok şey kaybettirdi.</p>

<p>En başta Trump'ın seçimleri kazanması suya düştü.</p>

<p>Savaş zaten 165 küçük kız çocuğunun ve Iran dini liderinin ailesiyle birlikte, evinde bombalanması ile başlamıştı. Bu yeterince rezillik mesajı vermişti dünyaya.&nbsp;</p>

<p>40 günun sonunda, Hürmüz Boğazınını bile açtıramadılar. Gemileri vuruldu, F35 leri düşürüldü, hava savunma sistemleri kevgire döndü. İnançlı vatansever topluluk olan İran halkının dirayeti Amerikaya diz çöktürdü&nbsp;</p>

<p>Savaş uzadıkça maliyet artar. Maliyet arttıkça enflasyon yukselir, refah düşer. Refah düştükçe seküler toplum huzursuz olur. Ve en sonunda savaş, cephede değil, içeride kaybedilir. Bütün bu olumsuzluklar Amerika ve Avrupada çoktan başladı.</p>

<p>Tarih bize bunu defalarca gösterdi.</p>

<p>Bu yüzden mesele sadece güçlü olmak değildir. Asıl mesele, gücün sınırlarını bilmektir. Stratejik akıl, bazen tetiği çekmemeyi gerektirir.</p>

<p>Bugün de aynı gerçek geçerlidir:<br />
Kibirle kurulan planlar, çoğu zaman sahada değil zihinde çöker.</p>

<p>Tarih ibret alınmadığında tekerrür eder. Ama ibret alanlar için tarih, sadece geçmiş değil, aynı zamanda bir pusuladır.</p>

<p>Ve o pusula bize şunu gösteriyor:<br />
Güç, her zaman kazanmaz. Ama inanç ve direnç, çoğu zaman belirleyici olur.<br />
Tartışmasız en büyük kazanan islâm dini oldu. Zira hedef alınan bir medeniyet ve o medeniyeti var eden İslam diniydi.</p>

<p>İslam cografyalarının ne kadar yanlış kişiler tarafından yönetildiği ortaya serildi. İslam cografyasının kirli ilişkileri, mezhepcilik, ırkçılık, yolsuzluklar, teslimiyet sözleşmeleri, büyük oranda görüldü ve &nbsp;çöpe atılma süreçleri başladı.</p>

<p>İsrail’in gök kubbesi delindi, şehirleri harabeye döndü ve BOP hayalleri suya düştü.</p>

<p>ABD'nin 40 günlük savaş bilançosu:</p>

<p>-İran'daki uçaklarını kurtaramadı.<br />
-Generallerini görevden aldı.<br />
-Uçak gemilerini geri çekmek zorunda kaldı.<br />
-NATO üyelerini savaşa ikna edemedi.<br />
-Avrupa ülkelerinin desteğini alamadı.<br />
-Uranyumu alamadı.<br />
-Kara harekatını düzenleyemedi.<br />
-Hürmüz Boğazı'nı açamadı.<br />
-İsrail'i koruyamadı, Demir Kubbe balon çıktı.<br />
-Körfez ülkelerindeki askeri üslerini kaybetti.<br />
-İran'da rejimi değiştiremedi.<br />
-İran halkını kışkırtamadı.</p>

<p>New York Times'a göre, Amerika dört eksende geriliyor!</p>

<p>?️Birinci eksen, müttefikler ekseni: Amerika ilk kez yakın müttefiklerini, yani Japonya, İngiltere, Kanada ve Avrupa'yı yanına katılmaya davet ediyor ve onlar yanıt vermiyor.</p>

<p>?️İkinci eksen, ahlaki meşruiyet ekseni: Enerji merkezlerini vurma tehditleri vb. nedeniyle Amerika'nın ahlaki imajı aşınıyor.</p>

<p>?️Üçüncü eksen, ekonomik eksen: Hürmüz Boğazı'nı kontrol eden İran'ın böylece küresel ekonomideki nüfuzu güçleniyor.</p>

<p>?️Dördüncü eksen, askeri kapasiteler ekseni: Düşük maliyetli savaş yöntemleri karşısında Amerikan kırılganlığı ortaya çıkıyor.</p>

<p>Savaşın kazanan ülkeleri İran, Çin ve Rusya oldu.&nbsp;</p>

<p>Bu vesileyle Körfez ülkelerinin, Avrupanın, Amerikanın gerçek yüzleri ortaya çıktı.&nbsp;</p>

<p>Bizdeki mezhep üzerinden prim toplayanlar da kısa sürede halk içinden, sosyal medyadan def olup gittiler.</p>

<p>İran, dünyaya bir daha gösterdi ki;&nbsp;inançlı, birlik içinde az bir topluluk, silah envanteri ve kasası kabarık toplulukları yenebilir.</p>

<p>İnanıyorsanız Siz Üstünsünüz! (Al-i İmran 139)</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:31:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sana ne? Bana ne? Kime ne?</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/sana-ne-bana-ne-kime-ne-623</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/sana-ne-bana-ne-kime-ne-623</guid>
                <description><![CDATA[Sana ne? Bana ne? Kime ne?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir kez geldiğimiz bu dünyada hep başkalarını mutlu ve memnun etmek için yaşadığımız doğrudur. Gelenek, töre, inanç ve genetik kodlarımız bunun böyle olmasını bize dayatmaktadır. Coğrafyanın kader olması ve de bundan kaçış olmadığı da gün gibi ortadadır.</p>

<p>Bireyselleşme ve bireysellik toplum tarafından âdeta boğularak sınırların dışına çıkma baskı ile ortadan kaldırılmaktadır. Böyle bir toplumda her türlü gelişim ve ilerleme de “İcat çıkarma!” veya “Eski köye yeni adet getirme!” denilerek yok edilmektedir. Geri kalmış toplumların en büyük açmazı da burada yatmaktadır.</p>

<p>Yaşadığımız olaylar karşısında hiçbir zaman tam olarak kendimiz olamıyoruz. Çok zorda kalmadıkça karşı tarafa, “Sana ne?” diyemiyoruz. Oysaki karşı tarafa sınır çizmek için bunu yapmamız elzemdir. Hayır demenin erdemi çerçevesinde kendi kişilik ve karakterimizden ödün vermemek adına bunu yapmak zorundayız. Diklenmeden dik durmak ve omurgalı davranmak aynı zamanda kendimize olan saygınlığımız için de gereklidir. Kendimizi belli sınırlarda tutmak ve mahrem alanımızı korumaya almak yine öz benliğimiz açısından gereklidir.</p>

<p>Bazı durumlarda ise, “Bana ne?” demekte yine ilkeli bir davranış olacaktır. Bu durum aynı zamanda kendini geri çekme olacağı için isabetli bir tutumdur. Geri çekmek kayıtsızlık değil, tam tersi üstüne lazım olmayan işlerden kendini azade etmektir.</p>

<p>Bazen de öyle olaylar ve durumlar vardır ki yine, “Kime ne?” diye bir tutum ortaya koymak mutlak gerekli olmaktadır. Bu durum aslında herkese karşı özgürlük ilanıdır. Kimseyi ilgilendirmez, kim ne karışabilir ki tutumudur.</p>

<p>Sonuç olarak; toplum içinde sosyal bir varlık olarak yaşarken birçok farklılık ile karşılaşmak olasıdır. Herkesi düzeltme gibi bir durum söz konusu olmadığına göre kendimizi korumaya almak elzemdir. Bunu yaparken de gerektiğinde; bizi ilgilendirmeyen durum ve olaylar için sorumluluk almak gerekmektedir. Sana ne? Bana ne? Kime ne? Tavrını yerinde ve zamanında kullanmak erdemli bir davranış olarak bizi biz yapacaktır. Aksi takdirde diğerlerinden farkımız olmayacaktır!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 08:11:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyük Ortadoğu Projesini anlayabilmek çağı anlayabilmektir</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/buyuk-ortadogu-projesini-anlayabilmek-cagi-anlayabilmektir-622</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/buyuk-ortadogu-projesini-anlayabilmek-cagi-anlayabilmektir-622</guid>
                <description><![CDATA[Büyük Ortadoğu Projesini anlayabilmek çağı anlayabilmektir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>BOP, ne bir demokratik dönüşüm, ne de uygulandığı ülkeler için gelişim projesiydi. Tamamıyla ABD, israil çıkarlarını ve güvenliğini önceleyen postmodern sömürü organizasyonudur.</p>

<p>Yüzyılımızın başında uluslararası siyasetin en tartışmalı kavramlarından biri olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), yalnızca bir dış politika söylemi değil; aynı zamanda bölgenin siyasi, ekonomik ve toplumsal dokusunu yeniden şekillendirmeyi hedefleyen geniş ölçekli bir strateji olarak değerlendirilmiştir. Özellikle George W. Bush döneminde dillendirilen bu proje, “Greater Middle East” kavramı etrafında şekillenmiş ve Orta Doğu’nun ötesine uzanan geniş bir coğrafyayı kapsayacak şekilde tasarlanmıştır.</p>

<p>BOP’un Ortaya Çıkışı ve Arka Planı</p>

<p>BOP’un ortaya çıkışını anlamak için, 11 Eylül 2001’de gerçekleşen 11 Eylül "senaryo" saldırıları kritik bir dönüm noktasıdır. Bu saldırılar sonrasında ABD, yalnızca güvenlik politikalarını değil, aynı zamanda Orta Doğu’ya yönelik stratejik yaklaşımını da yeniden tanımlamıştır. Demokrasi, özgürlük ve reform söylemleri eşliğinde sunulan bu yeni yaklaşım, birçok analizde bölgeye yönelik sistematik bir yeniden yapılandırma projesi olarak yorumlanmıştır.</p>

<p>Bu süreçte ABD merkezli düşünce kuruluşlarının rolü de dikkat çekicidir. Özellikle RAND Corporation tarafından 2004 yılında hazırlanan “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı rapor, İslam dünyasını kategorize eden ve ABD’nin bu coğrafyada nasıl bir strateji izlemesi gerektiğine dair öneriler sunan önemli bir metin olarak öne çıkmıştır. Raporda, Türkiye’nin laiklik tecrübesi sayesinde “demokratik İslam” veya ılımlı islâm modeline en yakın ülke olduğu vurgulanmiştı.</p>

<p>Bu raporun hazırlanmasında etkili isimlerden biri olan Graham Fuller, aynı dönemde bölgedeki dini ve toplumsal hareketlerin desteklenmesine yönelik görüşleriyle de dikkat çekmiştir.</p>

<p>Uzun yıllar önceden bu amaçlar için kurulup hazırlanan Fethullah Gülen ve FETÖ'nün varlığı Türkiye'yi &nbsp;proje için guçlü ortaklardan biri haline getirmişti.</p>

<p>Projenin sınırları ve kapsadıği ülkeler:</p>

<p>BOP’un kapsamı yalnızca Orta Doğu ile sınırlı değildir. Proje; Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya, hatta zaman zaman Güney Kafkasya ve Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı içine alacak şekilde genişletilmiştir. Bu bağlamda Afganistan’dan Fas’a, Pakistan’dan Sudan’a kadar uzanan çok sayıda ülke, projenin potansiyel etki alanı içinde değerlendirilmiştir.</p>

<p>2003 yılında Condoleezza Rice tarafından kaleme alınan analizlerde dile getirilen “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarının değişebileceği” yönündeki ifadeler, bu projenin en tartışmalı yönlerinden biri olmuştur. Bu söylem, bölge ülkelerinde ciddi bir tedirginlik yaratmış ve BOP’un “rejim değişikliği” ve “sınırların yeniden çizilmesi” gibi hedefler taşıdığı iddialarını güçlendirmiştir.</p>

<p>Hangi ülkelerdi bunlar?</p>

<p>Afganistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Etiyopya, Fas, Filistin, Irak, İsrail, Katar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Mısır, Pakistan, Sudan, Suudi Arabistan, Suriye, Tunus, Umman, Ürdün, Yemen İran, Kıbrıs, Türkiye…</p>

<p>Turkiye son sırada dikkat ederseniz. !</p>

<p>Bu bir tesadüf mü?</p>

<p>Önce Türkiye işgal edilseydi Kaddafi'nin Libya'sı bize desteğe koşar mıydı?</p>

<p>Ya İran ?&nbsp;<br />
Yanımıza desteğimize gelir miydi?</p>

<p>Emin olun İran, Mısır ve Suriye bile fiilen yanımızda olurlardı. Ama önce o ülkelerin tarlaları sürüldü, bölünen bölündü. Yönetimleri değişti. Merkez bankaları başta olmak üzere ülkelerin içleri boşaltıldı.</p>

<p>Emperyalist, siyonist şeytani güçler yüz yıldır çok çalıştılar bu cografyada. Halkları, yöneticileri, ihtirasları, kırmızı çizgileri, eğitim düzeyini çok iyi biliyorlardı. Çok uzun zaman önce bu projenin taşları tek tek döşenmişti.<br />
Şimdi sıra İran'da.</p>

<p>AMERİKA İRAN'A NİYE SALDIRDI?</p>

<p>Petrol kaynaklarına çökmek, Çin'e ucuz petrol nakledilmesini engelleyip Çin ekonomisini batırmak, İran'ın güçlenen nükleer araştırmalar, Israil in güvenlik endişeleri, &nbsp;Gazze'yi fiilen güçlü bir sekilde desteklemesi, bölgede önemli bir güç haline gelmesi, Hizbullah'ın varlığını, Yemen ve Irak'ta güçlenmesi...<br />
Trump ve hukumetinin evanjelik/siyonist sapkınlıkla islam dinine olan nefret ve düşmanlık önemli diğer bir sebepti.</p>

<p>İSRAİL İRAN'A NİYE SALDIRDI?</p>

<p>1-Arzı mevud denilen 1 milyar insanın yaşadığı coğrafyayı zayıflatmak, kuşatma, bölmek ve nihayetinde ekonomisini çökertip , savaşma yeteneğini yok etmek ve &nbsp;o topraklara çökmek.&nbsp;<br />
(7 milyon nüfusla bunu yapacaklarına inanıyorlar. Güvendikleri zayıf karakterli ve muhteris müslüman topluluklar)</p>

<p>2-Filistin-Gazze direnişine dünyadaki en gerçek fiili desteği Iran'ın verdiği için.&nbsp;</p>

<p>İsrail'in bu savaşta uyguladığı yöntemlerin başında Müslüman halkların desteğini, birliğini, mezhep fitnesi ile yaralama çabaları gelir. Bunun için sosyal medyadan, yaygın medyadan ve akademiden gayriresmi trolleriyle fitne çıkarıp, siyasal sistemi değiştirmek. Bu süreçte kifayetsiz muhteris vaizler ve kalemler nifak görevlerini eksiksiz yerine getirdiler.</p>

<p>Bu siyonist-Haçlı emperyalist güruh, Hürmüz Boğazının kapanmasıyla ve İran'ın füzeleriyle büyük darbe yedi. Abd-israil büyük yaralar aldı. Trollerin insanüstü çabalarına rağmen islam toplumu ve insan haklarına duyarlı toplumlar açıkça Iran'in yanında yer aldılar.&nbsp;</p>

<p>Tüm dünyada çocuk katilleri ABD ve İsrail, lanetlenerek, gösterilerle protesto ediliyor. Bu durum karşısında çapsız siyo-troller geri adım atmaya &nbsp;başladılar bile...</p>

<p>Türkiye model ülke mi, hedef ülke mi?</p>

<p>Türkiye, BOP çerçevesinde çift yönlü bir konumda ele alınmıştır. Bir yandan “model ülke” olarak sunulmuş; laiklik, demokrasi ve Müslüman toplum yapısını bir arada barındırması nedeniyle örnek gösterilmiştir. Diğer yandan ise proje kapsamında ortaya çıkan istikrarsızlıkların doğrudan etkilediği bir ülke haline gelmiştir.</p>

<p>Özellikle Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin güvenlik, göç ve ekonomik dengeleri üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Milyonlarca sığınmacının Türkiye’ye yönelmesi, sınır güvenliği sorunları ve bölgesel ticaretin sekteye uğraması, bu etkinin somut yansımalarıdır.</p>

<p>Bu perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin son aşamada hedef alınacak ülkelerden biri olduğu iddiası da dile getirilmektedir. Bu iddiayı savunanlara göre, önce bölgedeki diğer ülkeler zayıflatılmış, ardından Türkiye’nin çevresi istikrarsızlaştırılmıştır. Böylece Türkiye’nin yalnızlaştırılması ve ekonomisinin &nbsp;daha kırılgan hale getirilmesi amaçlanmıştır.</p>

<p>Büyük Ortadoğu Projesi, hâlâ akademik ve siyasi çevrelerde yoğun şekilde tartışılan bir konudur. Kimi çevreler bu projeyi bölgeye demokrasi getirme girişimi olarak değerlendirirken; diğerleri bunun, küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda tasarlanmış bir müdahale planı olduğunu savunmaktadır.</p>

<p>Açık olan bir husus vardır: Orta Doğu’da son yirmi yılda yaşanan büyük dönüşümler, yalnızca bölge ülkelerini değil, Türkiye gibi kritik aktörleri de derinden etkilemiştir. Bu nedenle BOP’u anlamak, sadece geçmişi analiz etmek değil; aynı zamanda geleceğe dair daha sağlıklı öngörülerde bulunabilmek açısından da önem taşımaktadır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 09:39:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Piyasa serbest fakat...</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/piyasa-serbest-fakat-621</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/piyasa-serbest-fakat-621</guid>
                <description><![CDATA[Piyasa serbest fakat...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Piyasayı tanımlarken; üretici, tüketici, satıcı ve aracıların buluştuğu platform olarak ifade ediyoruz. Yani tarafların arz-talep dengesi çerçevesinde bir araya geldiği ve etkileştiği durumdur. Şartlara uyulduğunda sağlıklı bir ortam oluşmuş olacaktır. Aksi takdirde dengeler bozulacağı için bir taraf aşırı haksız kazanç elde ederken diğer taraf mağdur olacaktır.</p>

<p>Yaşadığımız zaman diliminde piyasanın ne şeklinde ve ne çok manipüle edildiğine her Allah’ın günü şahit oluyoruz. Üstelik bunu Müslüman kimliği ile yapıyoruz. Herkes kendince haklı gerekçelerle bir başkasını veya sistemi suçlayarak helâlinden kazanmak dururken haram yollara sapmaktadır. İnancımız o kadar yüzeysel bir hâl aldı ki en netameli konularda bile fetva vermekten çekinmiyoruz. Yalan yere yemin etmekten, malın kusurunu gizlemeye, olmayan özellikleri varmış gibi göstermeden, akla hayale gelmedik şaklabanlıklar havada uçuşuyorken ahlâk ve etik değerler yerlerde sürünmektedir. Diğer taraftan fiyatlar düşmesin diye malları imha etmekten, ürünü tarlada kapatmaya varıncaya kadar her türlü spekülasyon gırla gitmektedir.</p>

<p>Oysaki inancımız bize ticarette dürüstlük ve güvenin en büyük sermaye olduğunu salık vermektedir. Stokçuluğun, karaborsanın, aşırı kârın, yalan yere yemin etmenin ve de malı olduğundan farklı göstermenin haram olduğunu bildirmiştir. Ahilik ve lonca sisteminde bu tür ahlâksız yollara tevessül eden esnafın pabucu dama atılarak meslekten men edilirmiş.</p>

<p>Refah ve konforumuz artıkça değerlerimizi kaybediyor olmamız ne büyük gaflettir. Oysaki tam tersi olması gerekmez mi? Yüce Allah’ın verdiği bu kadar nimet karşısında ona daha çok yaklaşmak ebedi saadet için de elzemdir. Fakat insanoğlu nefsine ve iradesine sürekli yenik düşmektedir. Haz ve hız çağının insanı esir almış olması ne hazin bir sondur?</p>

<p>Sonuç olarak; piyasa serbest fakat biz serbest değiliz. En azından bir Müslüman olarak ticaret konusundaki çizgi ve çerçevemiz sünnet üzere olmalıdır. Aklımız, vicdanımız, değerlerimiz ve de kutsallarımız kazanç için her şeyin mubah olduğunu kabul etmiyor. Aşırı kazanma hırsı ve tamahkârlığımız bizim için diğer tarafta büyük azap olarak bizi bekliyor olacaktır. Buna rağmen ben hayatımı yaşarım diğer tarafı da diğer tarafta düşünürüm rahatlığı aslında sonun da başlangıcıdır. Sınırsız özgürlük başkalarının mahremine müdahale olacağı için serbest piyasayı da hudutsuz olarak görmek rasyonel bir davranış olmayacaktır. Yüce Allah’ım rızkımızı helâlinden vermeyi nasip etsin, inşallah.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 08:30:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran’ın füzeleri İsrail’in yağmur hırsızlığını bitirdi</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/iranin-fuzeleri-israilin-yagmur-hirsizligini-bitirdi-620</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/iranin-fuzeleri-israilin-yagmur-hirsizligini-bitirdi-620</guid>
                <description><![CDATA[İran’ın füzeleri İsrail’in yağmur hırsızlığını bitirdi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İran’ın füzeleri Tel Aviv ve Dubai’nin tepesine bindikçe Anadolu’nun yıllardır hasret kaldığı yağmurlar ülkemize serbestçe yağmaya başladı.</p>

<p>Komplo değil, hakikat.</p>

<p>Baştan belirteyim, bu makalede faydalandığım bütün bilimsel bilgileri Çevre Bakanlığı’nın Meteoroloji Genel Müdürlüğünün web sitesindeki YAPAY YAĞIŞLAR başlıklı şu adresinden aldım: mgm.gov.tr/genel/sss.aspx… Arzu eden girsin makaleyi okusun.</p>

<p>Yıllardır süregelen o meşhur tartışma: "Yağmurlarımızı mı çalıyorlar?" Kimileri buna "komplo teorisi" deyip geçti, kimileri ise gökyüzüne bakıp iç çekti. Ancak bugün önümüzde duran tablo, meselenin bir kurgudan ibaret olmadığını, aksine soğuk bir "atmosferik savaş" gerçeği olduğunu fısıldıyor.</p>

<p>Savaş başladıktan sonra Anadolu toprakları uzun zamandır hasret kaldığı suya, kara ve berekete doyuyor. Peki, ne değişti? Meteorolojik veriler sadece "alçak basınç" mı diyor, yoksa bölgedeki askeri hareketlilik gökyüzündeki "hırsızlık" şebekesini mi felç etti?</p>

<p>Bulut Tohumlama: Modern Zamanın Yağmur Hırsızlığı</p>

<p>Bilimsel literatürde "Hava Modifikasyonu" olarak geçen süreç aslında oldukça net. Dennis (1980) tarafından detaylandırılan Bergeron-Findeisen teorisine göre atmosferdeki süper soğumuş su damlacıkları, bir "çekirdek" bulduğunda hızla buz kristaline dönüşür ve yere yağış olarak düşer. İşte bu noktada devreye giren gümüş iyodür veya tuz kristalleri, bulutun içindeki nemi adeta "zorla" yere indirir.</p>

<p>Yani, Akdeniz’den kalkıp Anadolu’ya gelmesi gereken o bereketli bulutlar, yolda birileri tarafından "tohumlanırsa", bize sadece boş bir gri bulut tabakası kalır. Kadıoğlu (2001), bu teknolojinin 1940’lardan beri var olduğunu ve gümüş iyodürün en etkili buz çekirdeği olduğunu belirtiyor. Rogers (1979) ise uçaklardan atılan kuru buzun havayı soğutarak yağışı nasıl "tetiklediğini" bilimsel olarak ispatlıyor.</p>

<p>Tel Aviv ve Dubai’nin "Hava Kilidi" Neden Kırıldı?</p>

<p>Yıllardır İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (Dubai), bölgenin en gelişmiş hava modifikasyon sistemlerine sahip olmakla övünüyor. Ancak bugün Orta Doğu’daki dengeler değişti. İran ile yaşanan savaş, İsrail ve Körfez hattındaki hava sahasını tam anlamıyla bir "yasak bölgeye" çevirdi.</p>

<p>Neden mi? Çünkü Yang H. Ku (2021) ve Orville (1996) gibi isimlerin çalışmalarında vurguladığı gibi, bu sistemlerin çalışması için uçakların bulutun tepesine veya içine girmesi, yer jeneratörlerinin ve roketlerin hassas bir şekilde koordine edilmesi gerekiyor. Bugün bölgedeki yoğun füze savunma sistemleri, İHA hareketliliği ve elektronik harp (sinyal karıştırma) faaliyetleri nedeniyle bu operasyonel programlar "risk" kategorisine girdi.</p>

<p>Kısacası; Tel Aviv ve Dubai, savunma refleksiyle hava modifikasyon sistemlerini çalıştıramaz hale geldi. Gökyüzündeki o teknolojik "barajlar" yıkıldı.</p>

<p>İran’ın Füzeleri Anadolu’nun Su Hasadını Başlattı</p>

<p>Pruppacher &amp; Klett (1979), yapay yağış için nem oranı yüksek bir bulutun mevcudiyetinin şart olduğunu söyler. İşte o bulutlar artık özgür! Yol üzerindeki "teknolojik haramilere" yakalanmayan nemli hava kütleleri, rotasını şaşırmadan Anadolu’ya ulaşıyor. Özellikle Cotton (1982) tarafından vurgulanan konvektif bulutlar, müdahale edilmediğinde doğal döngüsüyle iç kesimlerimize kadar sokulabiliyor.</p>

<p>Sonuç olarak; İran'ın bölgedeki askeri hamleleri İsrail ve Dubai'nin gökyüzündeki "musluklarını" kapattı. Bölgedeki savaş uçağı trafiği ve savunma sanayi gerilimi, bulut tohumlama uçaklarını yere çiviledi. DeFelice (2013)’'in uyardığı o "hedef dışı bölgelerin etkilenmesi" riski artık bizim lehimize dönmüş durumda. Yıllardır çalınan yağmurumuz, bu kaos sayesinde evine dönüyor. Komplo değil, bilimsel ve askeri bir hakikat.&nbsp;</p>

<p>Gökyüzündeki prangalar kırıldı, Anadolu suya doyuyor...</p>

<p>Araştırmacı Yazar Mustafa Uzun</p>

<p>Kaynakça<br />
Cotton, W. R. (1982). Modification of precipitation from warm clouds. Bulletin of American Meteorology Society.<br />
DeFelice, T. et al. (2013). Extra area effects of cloud seeding. Atmospheric Research.<br />
Dennis, A. S. (1980). Weather Modification by Cloud Seeding. Academic Press.<br />
Kadıoğlu, M. (2001). Bulut Tohumlama Kuraklığa Çare mi? Bianet.<br />
Orville, H. D. (1996). A Review of Cloud Modeling. BAMS.<br />
Pruppacher, H. R., &amp; Klett, J. D. (1979). Microphysics of clouds and precipitation.<br />
Rogers, R. R. (1979). A Short Course in Cloud Physics. Pergamon.<br />
Yang H. Ku (2021). Does cloud seeding really work? C&amp;EN.<br />
Çevremizin zararını şimdilik biz önleyemesek de şans bize gülmüş/aa.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 19:48:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yurt dışında gelecek arayan gençlerimizin dikkatine...</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/yurt-disinda-gelecek-arayan-genclerimizin-dikkatine-619</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/yurt-disinda-gelecek-arayan-genclerimizin-dikkatine-619</guid>
                <description><![CDATA[Yurt dışında gelecek arayan gençlerimizin dikkatine...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaşadığımız çağda en önemli olarak sayılabilecek; &nbsp;yazılım, sosyal medya, beşeri ve veteriner ilaç, genetik, gübre, paketlenmiş gıdalar, içecek, Cafe, kozmetik, giyim, banka, sigorta, &nbsp;finans şirketlerini büyük oranda siyonist veya siyonizmi destekleyen grupların elindedir.&nbsp;</p>

<p>Bu şirketlerin bütün dünyada beyin avcıları, dini cemaatler, işbirlikçi üniversite ve medya temsilcileri vardır. Bu işbirlikçiler eliyle parlak beyinlere burs, cazip maaş, akademik gelecek ve olağanüstü olanaklar vaad etmekteler.</p>

<p>Amaç az gelişmiş, sömürüye müsait (buyuk oranda islâm, asya ve Afrika cografyasında)ülke halkarını geri bıraktıran yazılımlar, haberler, dizi ve filmler yaparak oraların bölge yönetimleriyle kirli işbirliklerini sorunsuz sürdürmek ve sömürebilmektir.</p>

<p>Yani sizin yeteneklerininizi sizin milletinizin ve devletinizin aleyhine kullanmak için tercih ediliyorsunuz.&nbsp;</p>

<p>Diğer yardımcı meslekler de kendi halklarının ihtiyaçları için kullanılmak üzere toparlanır. Tıp, tarım araştırmaları, mimarlık, mühendislik vs.</p>

<p>Ülkenizi terk etmeyin.&nbsp;</p>

<p>Yanlışlar görüyorsanız uygun usullerle sabırla mücadele edin. Başarı kolay bir yolculuk değildir. İleride utanacagınız Başarı, Başarı değil yüz karası olabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 18:04:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dostum benim!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/dostum-benim-618</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/dostum-benim-618</guid>
                <description><![CDATA[Dostum benim!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bazı kavramlar vardır ki içi çok fazla boşaltılmış olduğu için önemini büyük ölçüde kaybetmiştir. Yerli yersiz ağızlara pelesenk olduğu için değer erozyonuna uğramış ve etkisini sıfırlamıştır. O yüzden de ağızdan çıkan her sözün bir ağırlığının olması kaçınılmazdır. “Lâf olsun beri gel!” kabilinden söylenen her söz hedefine ulaşmayan ok gibidir.</p>

<p>Dost, dostluk, dostum gibi kelimeler günümüzün en kahırlı ve boynu bükük kavramlarıdır. Dost kelimesi Türkçeye Farsçadan geçmiştir. Kelime karşılığı; sevilen kişi, sevgili, arkadaştır. Dostluğun karşılıklı sevgi ve karşılıksız birliktelik olduğu esastır. Teoride böyle olsa da uygulamada durum böyle değildir. Günümüzde dostluk veya dostluklar; çıkar, haz ve erdem üzerinden yürütülmektedir. &nbsp;</p>

<p>Birisiyle dostluğunuz karşılıklı çıkar ve menfaate dayanıyorsa bunun uzun süreli olması söz konusu değildir. Ortak paydanız ortadan kalktığında dostluğunuz da rafa kalkmış demektir. Burada sevgi, saygı, sadakatten eser olmayacağı için şartların değişmesiyle birlikte yollar ayrılmış olacaktır.</p>

<p>Diğer bir dostluk, &nbsp;haz ve zevk üzerinedir. Ortak bir hobi veya aktivite ile bir arada bulunmanız bir dostluk gibi görünse de ilgi alanlarının değişmesiyle birlikte zaten pamuk ipliğine bağlı olan bu dostluk da sona ermiş olacaktır. Burada zaten sizi bir arada tutan tek bir kanat olduğu için zaman içerisinde tek kanatlı olarak uçulmaz hükmü çerçevesinde mesele hitâma ermiş olacaktır.</p>

<p>Dostluğun gerçek anlamda değerini bulduğu durum erdem dostluğudur. Burada: Sevgi, kardeşlik, empati, özveri, fedakârlık, bağlılık, adanmışlık, verme, paylaşma, dayanma, yaslanma ve güven vardır. Bunun yanında; aldatma, kandırma, yalan, dolan, bencillik, çıkarcılık, kin, nefret ve kıskançlık yoktur. Dostluk, iki kişinin aynı pencereden bakması, aynı şeyleri düşünmesi ve aynı şeyleri hissetmesidir. Dost, seni senden daha fazla düşünendir. En zor gününde ilk aklına gelen kişidir.</p>

<p>Dostu en iyi ozanlar ifade etmişlerdir. Âşık Veysel bir deyişinde, “Dost dost diye nicesine sarıldım. Benim sadık yârim kara topraktır!” diyerek aslında şu fani dünyada dost bulmanın ne kadar zor olduğunu dile getirmiştir. Yine anonim bir türküde, “Bir dost bulamadım, gün akşam oldu!” ifadesi çok veciz bir şekilde dost bulmanın çok kolay olmadığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak; bir insanın erdem üzerine çok fazla dostunun olması söz konusu değildir. Dolayısıyla yaşamınıza anlam katmak adına en azından kendinize bir tane dost edinin. “Dostum benim!” diyebileceğiniz birisinin olması en büyük servet olarak tüm değerlerin üzerinde olacaktır. Dost kalın, dostlukla kalın.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 11:12:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye’de üç kişiden biri şeker hastası</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/turkiyede-uc-kisiden-biri-seker-hastasi-617</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/turkiyede-uc-kisiden-biri-seker-hastasi-617</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de üç kişiden biri şeker hastası]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yanlış beslenme alışkanlıkları ve devletimizin vatandaşlarını korumak için acil önlemler almasının zamanı geldi de geçiyor.</p>

<p>Son yıllarda Türkiye’de hızla artan sağlık sorunlarının başında Diyabet gelmektedir. Yapılan araştırmalar, toplumda her üç kişiden birinin ya diyabet hastası ya da diyabet riski taşıyan “prediyabet” aşamasında olduğunu göstermektedir. Bu tablo, yalnızca bireysel yaşam tarzlarının değil, aynı zamanda kamusal politikaların da sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Sorunun Temelinde Ne Var?</p>

<p>Diyabetin bu denli yaygınlaşmasının arkasında genetik faktörler kadar, hatta ondan daha fazla, modern beslenme alışkanlıkları yer almaktadır. Özellikle son 30–40 yılda Türkiye’de geleneksel beslenme biçimlerinden uzaklaşılarak, rafine ve işlenmiş gıdaların yoğun olduğu bir tüketim kültürüne geçilmiştir.</p>

<p>Bu dönüşümün en belirgin örnekleri şunlardır:</p>

<p>-Beyaz ekmek tüketimi: Türkiye, kişi başına en fazla beyaz ekmek tüketen ülkelerden biridir. Oysa beyaz un, liften arındırılmış ve hızlı sindirilen bir karbonhidrat kaynağıdır. Bu da kan şekerinin ani yükselmesine neden olur.</p>

<p>Türkiye, kişi başına düşen yıllık ekmek tüketiminde dünya genelinde ilk sırada yer aldı. Paylaşılan verilere göre, kişi başına ekmek tüketiminde. Hindistan en düşük tüketim oranıyla son sırada bulunuyor.</p>

<p>Dünya Bankası verilerine göre Türkiye, kişi başına düşen yıllık ekmek tüketiminde dünya genelinde ilk sırada yer aldı. Ülkelere göre kişi başına yıllık ekmek tüketimi sıralamasında Türkiye, 199,6 kilogramla ilk sırada yer alırken, 135 kilogram tüketimle Sırbistan ikinci sırada bulunuyor. En düşük ekmek tüketimi ise yıllık 1,75 kilogramla Hindistan’da kaydedildi.&nbsp;</p>

<p>-Beyaz unlu mamuller: Simit, poğaça, börek gibi günlük hayatta sık tüketilen ürünler, yüksek glisemik indeksleri nedeniyle pankreası sürekli insülin üretmeye zorlar.</p>

<p>-Glukoz ve şeker katkıları: Paketli gıdalarda yaygın olarak kullanılan glukoz şurupları ve rafine şekerler, fark edilmeden aşırı kalori ve şeker alımına yol açar.</p>

<p>Bu beslenme biçimi uzun vadede İnsülin direnci gelişimine, ardından da diyabete zemin hazırlar.</p>

<p>Dünya’dan ve Türkiye’den Somut Örnekler</p>

<p>Birçok ülke, artan diyabet ve obezite oranlarına karşı ciddi önlemler almıştır:</p>

<p>●Meksika, şekerli içeceklere ek vergi getirerek tüketimi azaltmayı hedeflemiş ve bu politikadan olumlu sonuçlar almıştır.</p>

<p>●Finlandiya, 1970’lerde başlattığı beslenme reformlarıyla beyaz un ve doymuş yağ tüketimini azaltmış, kalp ve metabolik hastalık oranlarını ciddi şekilde düşürmüştür.</p>

<p>●AB üyesi ülkelerinde glukozun gıdada kullanılması aşırı kısıtlanmıştır.</p>

<p>●Türkiye’de ise zaman zaman tam buğday ekmeğinin teşviki gibi adımlar atılsa da, bu politikalar henüz yeterli ve sürdürülebilir düzeye ulaşmamıştır.</p>

<p>Devletin Rolü Neden Hayati?</p>

<p>Sağlık yalnızca bireyin sorumluluğuna bırakılabilecek bir mesele değildir. Çünkü bireylerin tercihleri, büyük ölçüde piyasa koşulları ve erişilebilir ürünlerle şekillenir. Ucuz olanın çoğu zaman sağlıksız olması, geniş halk kesimlerini risk altına sokmaktadır.</p>

<p>Devletin bu noktada üstlenebileceği başlıca roller şunlardır:</p>

<p>Düzenleyici önlemler:<br />
Rafine şeker ve glukoz içeren ürünlere sınırlama veya ek vergi getirilmesi.</p>

<p>Teşvik politikaları: Tam buğday, çavdar ve kepekli ürünlerin üretim ve tüketiminin desteklenmesi.</p>

<p>Eğitim kampanyaları: Okullarda ve medya aracılığıyla sağlıklı beslenme bilincinin artırılması.</p>

<p>Gıda etiketleme reformu: Ürünlerin üzerindeki şeker oranlarının daha anlaşılır ve dikkat çekici şekilde belirtilmesi.</p>

<p>Toplumsal Bedel: Sessiz Bir Salgın<br />
Diyabet yalnızca bireysel bir hastalık değildir; aynı zamanda ekonomik ve sosyal sonuçları olan bir “sessiz salgın”dır. Tedavi maliyetleri, iş gücü kaybı ve yaşam kalitesindeki düşüş, ülke ekonomisine ciddi yükler getirmektedir. Üstelik diyabet; kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği ve görme kaybı gibi birçok ağır komplikasyonun da temel nedenidir.</p>

<p>●●Gecikmeden Müdahale Şart●●</p>

<p>Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo, basit bir beslenme sorununun ötesine geçmiştir. Bu durum, doğrudan bir halk sağlığı krizidir. Eğer gerekli önlemler alınmazsa, gelecek nesiller çok daha ağır bir hastalık yüküyle karşı karşıya kalacaktır.</p>

<p>Beyaz ekmekten başlayıp glukoz şuruplarına uzanan bu zinciri kırmak mümkündür. Ancak bunun için bireysel farkındalık kadar, kararlı ve bütüncül kamu politikalarına ihtiyaç vardır. Devletin halkını koruma sorumluluğu, tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü sağlıklı bir toplum, güçlü bir geleceğin en temel şartıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 13:08:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal yetim</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/sosyal-yetim-616</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/sosyal-yetim-616</guid>
                <description><![CDATA[Sosyal yetim]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal devlet, sosyal hizmet, sosyal belediyecilik, sosyal yardım derken hayatımıza sosyal ile ilgili yeni bir kavram daha girmiştir. Sosyal, çağımızın joker kavramı olması hasebiyle her derde deva bir konumda görülmesi sürpriz değildir.</p>

<p>Sosyal bir varlık olarak insan, doğal olarak imkânları ölçüsünde evlenmek ve çoluk çocuğa karışmak durumundadır. Evlilik hak olduğu gibi, ilişkilerin zora girmesiyle boşanmak da bir hak olmaktadır. Arada çocuk yoksa problem de yok demektir. Fakat her iki tarafın ortak değeri olan çocuk, boşanma ile birlikte artık parçalanmış bir ailenin üyesi olduğu için, sosyal yetim konumundadır.</p>

<p>Çocuk ister annesinin ister babasının yanında kalsın, her durumda yüreğinin yarısı diğer tarafta kalacaktır. Meseleye vakıf olması uzun zaman alacağı için yaşadığı travma hayatı boyunca peşini bırakmayacaktır. Fıtrata bağlı olarak; huzursuz, kırılgan, ezik, asosyal, güvensiz, duyarsız ve umursamaz bir tavır ortaya koyacaktır. Bazı çocuklar içine kapanarak, aslında dışa kapanacaktır. Bu durum onu hedef ve idealleri olmayan isyankâr, derbeder bir insan yapacaktır. Bazı durumlarda ise içinde bulunduğu dezavantajlı durum onun için itici güç olacaktır. Bu şekilde ekstra motivasyonla âdeta hayattan öcünü almak için sürekli çalışıp çabalayan bir kişiliğe dönüşecektir. Yaşadığı acı ve sıkıntı onu yaşından daha olgun birisi yaparak önündeki engelleri birer birer aşmasına yardımcı olacaktır. Bunun sonucunda da başarılı ve mutlu bir evlilik yaparak çocuklarının mutluluğu için kendini feda edecektir.</p>

<p>Hiçbir evlilik boşanmak için yapılmadığından çocuklar konusunda iki kere düşünmek elzemdir. Çocukları sosyal yetim olarak ortada bırakmak toplumsal barış ve huzur için de son derece kritiktir. Bu tür problemli çocuklar suça ve suç işlemeye meyilli oldukları için; uyuşturucu, fuhuş, soygun, hırsızlık, gasp ve benzer suçlar için biçilmiş kaftan hüviyetindedir. Dolayısıyla mafya ve suç örgütleri için elverişli bu çocuklar sadece kendi geleceklerini değil, toplumu da uçuruma sürüklemektedirler.</p>

<p>Sonuç olarak, bu toplumun kanayan yarası parçalanmış aileler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sosyal yetimler göz ardı edilmemelidir. Doğal ölüm sonrası ortaya çıkan yetimlik “takdir-i ilahi” olduğu için boynumuz kıldan ince, fakat sosyal yetimlik kader değildir. Zincirleme reaksiyonla birçok meselemizin kök nedeni olacak bu sorunu çözmeden toplumsal huzura kavuşmamız söz konusu değildir. İnancımız yetimlerin başını okşamayı salık verirken, sosyal yetimlerin başını okşamak sadra şifa olmayacaktır!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 08:33:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sahi, samimiyet nedir?</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/sahi-samimiyet-nedir-615</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/sahi-samimiyet-nedir-615</guid>
                <description><![CDATA[Sahi, samimiyet nedir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yüce dinimizi çok farklı şekilde ve değişik kavramlarla tanımlamak mümkündür. Bunlardan birisi de “Din Samimiyettir” şeklinde bir açılımdır. Bunu İslâm literatürüne uygun şekilde izah etmeye gayret edeceğim.</p>

<p>Öncelikle samimiyeti; doğallık, içtenlik, açıklık, şeffaflık, dürüstlük ve gönüldaşlık olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Bunun da değişik kategori ve kademeleri vardır. Şimdi bunları tek tek irdeleyerek meramımızı en sarih şekilde ifade etmeye çalışalım.</p>

<p>Öncelikle Allah’a karşı samimi olmak durumundayız. Dolayısıyla bir kul olmanın bilinciyle bizden beklentileri eksiksiz yerine getirmek Yüce Yaradan’a karşı samimi bir tutum olacaktır. Haramlar belli, helâller belli bu çerçevede hareket ettiğimiz sürece sıkıntı olmayacaktır. İyi bir kul, faydalı ve yararlı bir insan olmak bu durumda yeter de artar bile, daha fazlasına ihtiyaç yoktur.</p>

<p>Daha sonra yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’e karşı samimi olmalıyız. Dinimiz, “Kur’an’ın ipine sımsıkı sarılın!” diye bir telkinde bulunmaktadır. Bu, kitabımızı kucaklayarak sımsıkı tutmak, atlas kılıflarla duvara asmak, başımızın üstünde taşımak hiç değildir! Bu, hayatımızı Kur’an istikametinde idame ettirmek, onun çizgisinde hareket etmek demektir. Sadece camide değil, cami dışında da hayatın her alanında kitap çerçevesinde hareket etmek, Kur’an için samimiyet olacaktır.</p>

<p>Sırada, Peygamberimize (sav) karşı samimi olmalıyız. O’nun örnek hayatını kendimize rehber olarak almamız elzemdir. Hayatın her alanında yapmış olduğu her türlü davranış ve eylem bizim için sarsılmaz birer örnektir. Aynı zamanda sünnet olarak bunları kendimize referans aldığımız da her şey çok daha güzel olacaktır. Bütün kâinatın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığını düşündüğümüz de zaten her şey süt liman olacaktır. Hiçbir şüpheye yer vermeden tam teslimiyet aynı zamanda samimiyetin zirvesi olacaktır.</p>

<p>Akabinde topluma karşı samimi olmak durumundayız. İnsan, sosyal bir varlık olarak bir toplumda yaşadığı için onun kural ve kaidelerine uymak sosyal barış adına da kaçınılmazdır. Nifaktan uzak, nizadan azade, komplodan arınmış bir şekilde bir anlayış mutlu ve mesut bir yaşam için de gerekli olacaktır. Toplumun menfaatini kendi çıkarlarımızın üstünde tutmak aslında topluma karşı samimiyetin de Nirvana’sı olacaktır.</p>

<p>Bu arada kendimize karşı da samimi olmak olmazsa olmazdır. Kendimizi sürekli yenilemek, kendimizi gerçekleştirmek ve de sürekli tekâmül ile mükemmele ulaşma yolunda gayret sarf etmek de kendimize karşı samimiyet olacaktır. Tarafsız, objektif, açık ve yalın bir şekilde özeleştiri yapmakta yine bu yolda atılmış önemli bir adım olacaktır. Kısaca önce “Kendimize iğneyi, sonra da başkalarına çuvaldızı batırmak” meselenin özeti olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak; samimiyet kulağa hoş gelse de uygulaması çok kolay değildir. Yukarıda saydığımız bütün merhaleleri başarılı bir şekilde gerçekleştirmek durumunda insan olarak artık “Eşref-i mahlûkat” seviyesini yakalamış oluruz. Bu ise bütün dertlerimiz için ilaç mesabesindedir. Samimiyeti kendine şiâr edinenlere selam olsun.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 11:35:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Komşular Yanarken Türkiye Nasıl Kazansın?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/komsular-yanarken-turkiye-nasil-kazansin-614</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/komsular-yanarken-turkiye-nasil-kazansin-614</guid>
                <description><![CDATA[Komşular Yanarken Türkiye Nasıl Kazansın?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yirmi–otuz yılın Ortadoğu haritasına baktığımızda çok dikkat çekici bir tablo görürüz: Türkiye’nin en fazla ticaret yaptığı, ekonomik ve kültürel ilişkiler geliştirdiği ülkelerin büyük bölümü savaş, darbe veya işgal süreçleriyle parçalanmıştır. Bu gelişmeler yalnızca o ülkelerin halklarını değil, Türkiye’yi de ekonomik ve sosyal açılardan derinden etkilemiştir.</p>

<p>Kalifornia Üniversitesinden ekonomist &nbsp;Prof Jeffrey Sach "ABD, AB ve NATO, Türkiye'nin iktisadi, teknik, ahlaki ve kültürel gelişme potansiyelinin %99'unu imha etti."diyerek konuyu bir cümlede özetlemiş aslında.</p>

<p>Bugün Ortadoğu’daki krizleri sadece “bölgesel çatışmalar” olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü bu krizlerin ekonomik, sosyal ve kültürel sonuçları doğrudan Türkiye’ye yansımaktadır. Bu yansımalara tek tek bakalım:</p>

<p>IRAK</p>

<p>Irak bizim en önemli dış pazarlarımızdan biriydi. Neredeyse tamamen yok edildi.</p>

<p>2003’te başlayan ve tarihe Irak-Amerika Savaşı olarak geçen süreç yalnızca Irak’ı değil, Türkiye ekonomisini de derinden sarstı.</p>

<p>Türkiye’nin en önemli ihracat pazarlarından biri olan Irak kısa sürede istikrarsızlık, yıkım ve iç çatışmaların sahnesine dönüştü. Bir zamanlar kamyonların kilometrelerce kuyruk oluşturduğu sınır kapılarından ticaret akardı. İnşaat, gıda, tekstil ve sanayi ürünleri Irak pazarında büyük yer tutuyordu.</p>

<p>Savaşla birlikte Irak’ın ekonomisi çöktü. Hazinesi, altyapısı ve üretim kapasitesi yok edildi. Bunun sonucu olarak Türkiye yalnızca büyük bir ihracat pazarını kaybetmedi; aynı zamanda güvenlik sorunları, sınır ticaretinin çökmesi ve bölgesel istikrarsızlığın maliyetleriyle karşı karşıya kaldı.</p>

<p>Irak halkı yoksullaşırken Türkiye de ekonomik ve sosyal bedeller ödedi. Oradan gelen göç ve bunun ağır faturasını uzun yıllar boyunca Türkiye devleti ve halkı ödedi.</p>

<p>SURİYE&nbsp;</p>

<p>Sınırın öte yanındaki felaket Irak<br />
benzeri bir tablo ile Suriye’de yaşandı.</p>

<p>2010’ların başında Türkiye ile Suriye arasında ticaret hızla artıyor, vizeler kaldırılıyor ve sınır ticareti gelişiyordu. Halep ile Gaziantep adeta ekonomik olarak birbirine bağlanmıştı.</p>

<p>Ancak savaşın başlamasıyla birlikte:</p>

<p>Türkiye’nin Suriye ile ticareti neredeyse sıfıra indi.<br />
Milyonlarca insan Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldı.<br />
Sosyal ve ekonomik maliyetler Türkiye bütçesine ağır bir yük getirdi.<br />
Bu felaketin en büyük mağduru elbette Suriye halkıdır. Ancak bu yıkımın ikinci büyük ekonomik etkisini yaşayan ülke de Türkiye olmuştur.</p>

<p>Şu Suriye kirli savaşına ve sebeplerine biraz detaylarıyla bakarsak...</p>

<p>Suriye 2011 yılında Amerika ve İsrail tarafından karıştırıldı. Projenin adi &nbsp;BOP projesiydi. Israil icin ARZ-I MEVUD, Amerika için petrol doğalgaz hırsızlığının güvenle artarak devamı, Avrupa için Rus doğalgazına bağımlılıktan kurtulma ...</p>

<p>HAMAS'ın siyasi ofisi Şam'da idi. Hamas'a giden silah ve teknoloji Suriye üzerinden gidiyordu.</p>

<p>Gazze'nin 32 km ötesinde, Akdeniz'deki Filistin e ait olan dogalgaz, israil, İngiltere &nbsp;ve Amerika tarafından yasa dışı olarak çıkarılıyordu. Gasbedilen doğalgazın Avrupaya boru hattıyla nakledilmesi Suriye devleti tarafından kabul edilmemişti. Bütün bunlar Amerika ve israil'i kızdırmış, kudurtmuştu.</p>

<p>Bu bölgede CIA ve MOSSAD tarafından kurulan vekil örgüt ve cemaatler ABD ve İsrail tarafından fonlanıyor, eğitilip, donatılıyordu.</p>

<p>Öldürülen sünni halk denilenlerin büyük kısmı bu örgutlerdeki kişilerdi. Elbette ki savaş ortamında haksız ölümler, yanlışlar da yaşanmıştır.</p>

<p>Amerikan devlet başkanı Donald Trump, bugünkü Suriye'yi israil ile birlikte kurduklarını defalarca hiç çekinmeden açıkladı. Bugün Suriyenin en değerli tarım arazilerinin bulunduğu &nbsp;Golan Bölgesi savaşmadan İsrail'e teslim edildi. Suriye hava sahası Israil'e açıldı. Hamas'a silah-muhimmat sevkiyatı zinhar yasaklandı. Fransa'da, İsrail ile görüşülerek, israil'in güvenliği odaklı anlaşma imzalandı. Zaten Surye'ye ait askeri alanlar, silah ve mühimmat depoları, uçaklar, gemiler, tanklar önceden israil tarafından vurularak yok edilmişti.</p>

<p>O süreçte İran ve Rusya , Suriye hükumetinin resmi daveti ile Suriye'ye kısıtlı sayıda asker göndermişlerdi. Orada çatışanlar %95 oranında Suriye resmi ordusu ile &nbsp;savaşan vekil örgütlerdi.Yıllar süren bu savaşın finansmanı büyük oranda Körfez arap &nbsp;yönetimleri ve Amerika+israil tarafından sağlanmıştı. Suriye iç savaşında hem sünni hem alevi kesimden kayıplar yaşandı, 10 milyon Suriyeli başka ülkelere göç etti, kentler yıkıldı. Toplamda 1 milyona yakın insan yaşamını yitirdi.</p>

<p>Bütün bu vahşet ve zulumler ; Suriye'yi yıllarca diktatörce yöneten Esad ailesi ile CİA, MOSSAD ve onların kurdukları vekil örgütler marifetiyle, Amerikan-İsrail çıkarlarına hizmet eden Büyük İsrail (Ortadoğu) projesi için çalıştıklarının farkında bile olmayanlar tarafından cihad niyetiyle gerçekleştirildi.</p>

<p>Suriye 'de yaşanan bu olaylar en fazla Suriye halkı ile Türkiye ekonomisine zarar verdi. İhracat, &nbsp;ticaret bittiği gibi olağanüstü göçlerle Türkiye'de sosyal ve ekonomik yönden sarsıldı.</p>

<p>MISIR</p>

<p>Bir dönem Türkiye ile Mısır arasında hızla gelişen ekonomik ilişkiler vardı. Türk sanayicileri Mısır’da organize sanayi bölgeleri kurmuş, tekstilden otomotive kadar pek çok alanda üretim başlatmıştı.</p>

<p>Bu süreçte Mısır’ın demokratik seçimlerle iş başına gelen cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, bölgesel iş birliğini güçlendirmeye çalışan bir siyaset izliyordu. Türkiye, İran, Pakistan ve Mısır arasında kurulabilecek yeni bir ekonomik, siyasi ve askeri iş birliği çabaları Mursi'nin hem iktidarına hem de canına mal oldu.</p>

<p>2013 te devrilen Mursi'nin &nbsp;yerine ABD-İsrail ile uyumlu &nbsp;Abdül Fattah el-Sisi yönetimi geldi.</p>

<p>Bu gelişme yalnızca Mısır’ın demokratik sürecini kesintiye uğratmadı; Türkiye ile gelişen ekonomik ortaklıkları da büyük ölçüde sona erdirdi.</p>

<p>LİBYA</p>

<p>Niye yıkıldığı hâla bilinmeyen bir dostluk?&nbsp;</p>

<p>Türkiye’nin müteahhitlik sektörünün en önemli pazarlarından biri de Libya idi.</p>

<p>Libya’nın uzun süreli lideri Muammar Kaddafi, özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekatımızda Türkiye’ye ilk ve büyük destek veren isimlerden biri olarak biliniyordu. BM de yaptığı tarihi anti-emperyalist konuşmada, islâm ülkelerindeki sömürünün artık son bulmasını ve islam birligi benzeri düşüncelerini aktarmıştı. &nbsp;Bu konuşma ve tavırlar birilerini fena kızdırmıştı.</p>

<p>2011’de Libya parçalandı. Ülke iç savaşa sürüklendi.<br />
Türk müteahhitlerinin milyarlarca dolarlık projeleri yarım kaldı.<br />
Türkiye büyük bir ekonomik pazarı kaybetti.<br />
Bölgedeki istikrarsızlık Akdeniz’de yeni gerilimler doğurdu. Burada da en büyük zararı Türkiye &nbsp;gördü.&nbsp;</p>

<p>İRAN</p>

<p>Sürekli kuşatma, sürekli ambargolarla yaralanan ancak bütün bu haksızlıklara rağmen ayakta kalabilen ve&nbsp;<br />
Türkiye’nin önemli ticaret ortaklarından biri de Iran’dır.&nbsp;</p>

<p>Ancak İran, uzun yıllardır ağır yaptırımlar ve ekonomik kuşatma altında yaşamanın halkı üzerindeki etkiyle yaşamakta ve zaman zaman da rahatsızlıklar gün yüzüne çıkmaktaydı.&nbsp;</p>

<p>Devrim sonrasında , Filistin'e, Yemen'e, direnis cephesine &nbsp;verilen destekler, kendilerini yeryüzünün sahibi olarak gören küfür ve kibir abidelerini daha büyük önlemler almaya teşvik etmiş ve günümüzdeki Iran- Siyo/haçlı savaşı başlamıştır. Halen devam eden savaşın Türkiye'ye etkileri maalesef olumsuz olmuş, bir türlü düşürülemeyen enflasyon petrol fiyatlarının atmasıyla daha da azgınlaşmıştır.<br />
&nbsp;<br />
Özellikle Iran islam devrimi &nbsp;sonrası uygulanan yaptırımlar, Türkiye ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin potansiyelini sınırlamıştır.&nbsp;</p>

<p>Enerji, sanayi ve ticaret alanlarında çok daha büyük bir iş birliği mümkünken, yaptırımlar bölgesel ekonomik entegrasyonu ciddi biçimde engellemiştir.</p>

<p>En yakın komşumuzla çok iyi ticaret, sanayi ve tarım işbirlikleri de ABD, NATO, israil marifetiyle en diplerde kalmış ve bundan en büyük zararı yine Türkiye görmüştür.&nbsp;</p>

<p>AFGANİSTAN&nbsp;<br />
Benzer bir trajedi Afganistan’da yaşanmıştır.</p>

<p>1979’daki Sovyet–Afgan savaşı, ardından gelen iç savaşlar ve 2001’de başlayan iç karışıklıklar Afganistan’ı dünyanın en istikrarsız ülkelerinden biri haline getirdi.</p>

<p>Bu durum yalnızca Afgan halkını değil, bölge ülkelerini de etkiledi. Sürekli göç hareketleri, güvenlik sorunları ve ekonomik kopukluklar bölgesel kalkınmayı engelledi.&nbsp;</p>

<p>Türkiye Afganistan’da yaşanan bu iç ve dış savaşlardan ülkesine büyük göç dalgaları alarak buyuk zararlar görmüştür.&nbsp;</p>

<p>FİLİSTİN</p>

<p>1948 de İngilizlerin marifetiyle Filistin'e başlatılan Yahudi goçü bitmeyen bir dramı tetiklemiş. Huzursuzluklar, ölumler, göçler ve çatışmalar hiç ara vermemiştir.</p>

<p>1948’de başlayan Nakba ile milyonlarca Filistinli evlerinden, yerlerinden edildi. Ardından gelen savaşlar ve işgaller, Filistin’in ekonomik ve siyasi olarak ayakta durmasını neredeyse imkânsız hale getirdi.</p>

<p>Bu durum yalnızca Filistin halkının dramı değildir. Aynı zamanda bütün bölgeyi sürekli bir gerilim ve istikrarsızlık ortamına mahkûm eden bir sorundur.&nbsp;</p>

<p>Lübnan da Filistin benzeri bir zulmü yaşamış ve ekonomisi de çökertilmiştir.</p>

<p>Büyük Soru?</p>

<p>Bütün bu örneklere baktığımızda ortaya çıkan soru şudur:</p>

<p>Türkiye’nin ticaret yaptığı, ekonomik ve kültürel ilişkiler geliştirdiği ülkelerin neredeyse tamamı neden aynı kaderi yaşamıştır?</p>

<p>İran, Irak, Suriye, Libya, Afganistan, Filistin, Mısır, Lübnan&nbsp;</p>

<p>Bu ülkelerin her birinde yaşanan krizler yalnızca o ülkeleri değil, Türkiye’yi de ekonomik ve sosyal olarak etkilemiştir.</p>

<p>" Komşularınız yanarken sizin refah içinde yaşamanız mümkün değildir."</p>

<p>Bölgeniz sürekli savaş ve istikrarsızlık içindeyse ekonomik kalkınmanız da sınırlı kalır.</p>

<p>İslam coğrafyasının &nbsp;kaderi birbirine bağlıdır. 100 yıldır geleceğimizi, vizyonumuzu batıya endeksledik. NATO'ya girdik, AB'ye girmek için harcadığımız para ve enerji ile orta boy bir devlet kurulabilirdi, ABD' nin sözde stratejik ortağıyız ..?&nbsp;</p>

<p>Ne kazandık, neler kaybettik ?</p>

<p>Türkiye’nin gerçek kalkınması, yalnızca kendi sınırları içinde değil; komşu ülkelerle barış, istikrar ve ekonomik iş birliği kurabildiği ölçüde mümkün olacaktır.</p>

<p>Çünkü bölge halklarının huzuru ile Türkiye’nin refahı aynı zincirin halkalarıdır.</p>

<p>Küresel emperyalizmin sömürü düzeni; büyük bir sarsıntı ile çözülüyor, kırılıyor, çöküyor ve bitişe doğru gidiyor. Dünyamıza yeni bir küresel düzen gerekiyor.</p>

<p>Müslüman bilim otoritelerinin, siyasi güç sahiplerinin, alimlerin; yepyeni ve günümüzün tüm sorunlarına çözümler sunan; yeni bir adalet, yaşam ve ekonomi modelini oluşturmaları gerekir.</p>

<p>Bu çalışmalar şu anda islam aleminin en önemli işidir. Eminim bunu Allah ta istiyor ve Müslümanlardan bekliyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 11:34:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakkın Yanında, Zulmün Karşısında Olmak</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/hakkin-yaninda-zulmun-karsisinda-olmak-613</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/hakkin-yaninda-zulmun-karsisinda-olmak-613</guid>
                <description><![CDATA[Hakkın Yanında, Zulmün Karşısında Olmak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dün Bosna Savaşı sırasında, dünyanın gözü önünde Bosna Hersek’te bir soykırım yaşandı. Özellikle Srebrenitsa Soykırımı, insanlık tarihinin kara lekelerinden biri olarak hafızalara kazındı. Temmuz 1995’te birkaç gün içinde 8 binden fazla Boşnak sivil katledildi.&nbsp;</p>

<p>O günlerde hepimiz Bosnalı olduk.</p>

<p>Ben de Adana Bosna Dayanışma Grubu Başkanı olarak konferanslar, seminerler, yürüyüşler ve kermesler düzenledim. Adana’daki duyarlı insanlarla birlikte Bosnalı kardeşlerimize destek olmaya çalıştık.</p>

<p>Sonra Birinci Çeçen Savaşı ve devamındaki Çeçen direnişi gündeme geldi. Aynı duyarlılıkla bu kez Çeçenistan için sesimizi yükselttik. Hepimiz Cevher Dudayev’i ve onun direnişini destekledik.</p>

<p>Yıllar sonra Myanmar’da, Arakan bölgesinde yaşayan Müslümanlara yönelik büyük bir zulüm yaşandı. Yüz binlerce insan evlerinden sürüldü, yaklaşık bir milyon kişi Bangladeş’e sığınarak kamplarda yaşam mücadelesi vermek zorunda kaldı. O günlerde de Arakanlı olduk.<br />
Adanalı dostlarımızla birlikte uçağa binip 11 saat yol giderek o kamplara ulaştık. Adana’nın selamını ve desteğini oradaki kardeşlerimize götürdük.</p>

<p>Ardından 2013 Mısır Darbesi geldi. Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı kurulan komplo sırasında, direnen ve şehit olan binlerce Mısırlı ile gönül birliği içinde olduk.</p>

<p>Aynı şekilde Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da ve Afrika’nın birçok bölgesinde yaşanan emperyalist saldırılar karşısında da mazlumların yanında durmaya çalıştık.</p>

<p>7 Ekim 2023’te başlayan ve “Aksa Tufanı Operasyonu” olarak anılan gelişmelerle birlikte, yıllardır süren Filistin trajedisi yeniden dünya gündemine girdi.<br />
1948’den bu yana devam eden işgal, sürgün ve saldırılar karşısında bu kez de Gazze için ses olduk. Şehirler yıkılırken, on binlerce insan hayatını kaybederken Gazze için dua ettik, yardım çağrıları yaptık, meydanlarda sesimizi yükselttik.</p>

<p>Bugün ise siyonizmin ve radikal evangelist siyasetin hedefinde İran var. Sivil insanların öldüğü saldırılar yaşanıyor, bölge yeni bir çatışma sarmalına sürükleniyor.</p>

<p>Bu nedenle bugün de İranlı olduk.</p>

<p>Sesimizle, yazılarımızla, dualarımızla mazlumların yanında olmaya çalışıyoruz.</p>

<p>Çünkü biz şuna inanıyoruz:<br />
Nerede ehli kıbleye, Müslümana ya da herhangi bir insana zulüm ediliyorsa, ona karşı çıkmak imanın gereğidir. Mazlumun mezhebine, ırkına, milliyetine bakmadan onun yanında olmak insan olmanın gereğidir.</p>

<p>Bugün İran’la dayanışma gösterenleri mezhepçilikle suçlayan küçük bir güruh var. Şunu iyi bilsinler ki tarihin yanlış tarafında duruyorlar. Çünkü bu mesele mezhep meselesi değil; hak ile zulüm arasında saf tutma meselesidir.</p>

<p>İran’ı destekleyen insanlar mezheplerini değiştirmiş değiller. Onlar sadece tevhid ve ümmet bilinci açık, aklı ve vicdanı diri insanlardır.</p>

<p>Ben de bu süreçte hakkın yanında olmaya çalışanlardan biriyim.</p>

<p>Gerçek şu ki, dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm ve emperyalist müdahale karşısında mazlumların yanında durmak insanlık onurunun gereğidir. Dün Venezuela’da yaşanan müdahale sırasında da dualarımız mazlumdan yana idi.</p>

<p>Çünkü biz şuna inanıyoruz:</p>

<p>Nerede zulüm varsa, nerede sömürü varsa, nerede soykırım varsa;<br />
dilleri, dinleri ve ırkları ne olursa olsun oranın insanı oluruz.</p>

<p>Olmalıyız.</p>

<p>Son olarak bir hatırlatma…</p>

<p>Dedikodu ve gıybet haramdır. Hele Ramazan ayında hiç yakışmaz.</p>

<p>Eğer kalbiniz mazlumdan yana tavır almaya elvermiyorsa, en azından zalimin işine yarayacak sözleri söylemeyin.</p>

<p>Susun.</p>

<p>Çünkü bazen susmak bile ateşe perde olabilir.</p>

<p>Hakkın ve hakikatin safında kalabilmek, her şeyden önce gelen bir sorumluluktur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 16:59:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ümmeti önceleyenler nasıl devletçi oldular?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/ummeti-onceleyenler-nasil-devletci-oldular-612</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/ummeti-onceleyenler-nasil-devletci-oldular-612</guid>
                <description><![CDATA[Ümmeti önceleyenler nasıl devletçi oldular?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar İslamcı düşüncenin en güçlü kavramı “ümmet” idi. Bu kavram yalnızca dinî bir birliktelik değil, aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir idealdi. Müslümanların mezhep, ırk ve ulus-devlet sınırlarını aşarak ortak bir bilinç ve dayanışma içinde hareket etmesi gerektiği savunuluyordu.</p>

<p>Yüzyılın ikinci yarısında pek çok İslamcı düşünür bu fikri merkeze koydu. Seyyid Kutub, Ebu'l A'lâ Mevdudi ve Ali Şeriati gibi isimler, Müslüman dünyanın parçalanmışlığını eleştiriyor ve “ümmet bilinci”nin yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunuyordu.</p>

<p>O yıllarda İslam dünyasının birçok yerinde bu fikir güçlü bir karşılık bulmuştu. 1979’daki İran İslam Devrimi yalnızca İran’ın iç meselesi olarak görülmemiş, birçok Müslüman tarafından ümmetin yeniden ayağa kalkışının bir işareti olarak yorumlanmıştı. Aynı şekilde Sovyet-Afgan Savaşı sırasında farklı ülkelerden gelen Müslümanların Afganistan’da bir araya gelmesi de bu ümmetçi heyecanın bir yansımasıydı. Bu heyecan Bosna ve Çeçenistan’daki Müslümanların kuşatılmaları sırasında da yaşanmıştı.</p>

<p>Ancak zaman geçti ve gerçeklik ideallerin önüne geçti.</p>

<p>Son otuz yıl içinde İslamcı hareketlerin düşünce dünyasında önemli bir dönüşüm yaşandı. Ümmet merkezli perspektif giderek zayıfladı; onun yerine mezhep, milliyet ve devlet çıkarları daha belirleyici hâle geldi. Bugün İslam dünyasında yaşanan pek çok tartışma aslında bu zihinsel daralmanın bir sonucudur.</p>

<p>Örneğin bugün İran üzerine yapılan tartışmalara bakıldığında mesele çoğu zaman İslam dünyasının ortak çıkarları üzerinden değil, mezhep veya devlet çıkarları üzerinden değerlendirilmektedir. İran artık birçok kişi için bir “İslam devrimi”nin sembolü değil, daha çok bölgesel güç mücadelesi veren bir devlet olarak görülmektedir.</p>

<p>Bu dönüşümde bazı tarihsel kırılmaların büyük rolü vardır.</p>

<p>2003’teki Irak Savaşı Ortadoğu’da Şii–Sünni gerilimini derinleştirdi. Bu gerilim yalnızca siyasi dengeleri değil, İslam dünyasının düşünsel atmosferini de değiştirdi. Mezhepsel fay hatları yeniden belirgin hâle geldi.</p>

<p>Ardından 2011’de Suriye’de başlatılan kirli olaylar bir süre sonra yine mezhep bulutu ile gölgelenmeye çalışılmıştı. Aslında her şey çok açıktı. Filistin halkının temsilcisi olan Hamas’ın bürosu Şam’da idi. Hamas’ın tüm ihtiyaçları, Gazze sorununun dünyaya duyurulması ve Gazze doğalgazı ile ilgili gerekli görüşmeler Suriye üzerinden yapılıyordu. Bu durum İsrail için önemli bir güvenlik riski olarak görülüyordu.</p>

<p>Gazze’ye ait olup İsrail’in ABD ve İngiltere ortaklığı ile çaldığı doğalgazın, boru hattıyla Suriye–Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakledilmesi Beşşar Esad tarafından kabul edilmeyince iç savaş planı uygulamaya konmuş ve büyük felaketler başlatılmıştı. Bu sayede Rusya’nın Avrupa’ya doğalgaz satışını engelleme planları da suya düşmüştü.</p>

<p>Bütün bu emperyalist iştahın engellenmesi, Suriye hükûmetinin direnmesi ve Rusya ile İran’dan destek istemesi dahi mezhep üzerinden manipülasyona uğratılmak üzere medya marifetiyle kolayca çarpıtıldı. ABD ve İsrail tarafından oluşturulan ve fonlanan sözde Sünni gruplar, ABD çıkarlarına hizmet eden büyük çirkinlikler sergilediler. Elbette ki sonuç da aldılar.</p>

<p>Böylece İslamcı hareketler de giderek idealler yerine jeopolitik hesaplarla konuşmaya başladı.</p>

<p>Bugün gelinen noktada çok önemli bir zihinsel değişim yaşandığını görmek zorundayız. Bir zamanlar sorulan temel soru şuydu:</p>

<p>“Bu gelişme ümmetin lehine mi?”</p>

<p>Bugün ise çoğu tartışma şu soruya indirgenmiş durumda:</p>

<p>“Bu gelişme bizim tarafın lehine mi?”</p>

<p>Bu küçük gibi görünen değişim aslında büyük bir zihinsel dönüşümü ifade eder. Çünkü ümmet fikri geniş bir ufka işaret ederken, mezhep ve devlet merkezli bakış kaçınılmaz olarak düşünceyi daraltır.</p>

<p>Dolayısıyla bugün İran tartışmaları yalnızca İran’ı anlatmaz. Aynı zamanda İslamcı düşüncenin son otuz yılda geçirdiği dönüşümün de bir aynasıdır.</p>

<p>Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:<br />
İslam dünyası yeniden ümmet ufkunu hatırlayabilir mi, yoksa mezhep ve devlet sınırları içinde düşünmeye devam mı edecektir?</p>

<p>Çünkü bu sorunun cevabı yalnızca bir ülkenin değil, bütün bir İslam dünyasının geleceğini belirleyecektir. Eğer bu şekilde düşünmeye ve davranmaya devam edilirse, ABD–İsrail bu savaşı bu yöntemle Körfez Arap ülkelerine veya bölgedeki diğer ülkelere, devlet olmak isteyen azınlıklara devredip çekilerek kolayca silah satan bir konuma geçebilir.</p>

<p>Bu durum ve Gazze’nin yalnız bırakılması, İslam milletlerinin (Allah korusun) topluca cehennem ehli olmasının sebebi olmaz mı?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 18:18:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsana rast gelesin!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/insana-rast-gelesin-611</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/insana-rast-gelesin-611</guid>
                <description><![CDATA[İnsana rast gelesin!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Başlıktaki ifade aslında bir&nbsp;duadır. Dua&nbsp;deyip geçmemek gerekiyor.&nbsp;Manevi boyutunun ötesinde&nbsp;aynı zamanda evrene gönderilmiş bir enerji olduğu için&nbsp;önemlidir. Mana aleminde&nbsp;karşılığı olduğu ve karşılık bulacağı muhakkaktır.&nbsp;Kabul olmuyorsa da onda da mutlaka bir hayır ve hikmet vardır.&nbsp;Tam teslimiyet&nbsp;en makul ve rasyonel yol olacaktır.&nbsp;</p>

<p>Birey olarak etrafımızda birçok kalabalıklar&nbsp;içinde çoğu zaman yalnız kaldığımız doğrudur.&nbsp;Görünüş olarak herkes insan olsa da&nbsp;kalpleri&nbsp;bilmiyoruz dolayısıyla kabın içindeki sızıntı&nbsp;ile ancak kişiler hakkında fikir sahibi oluyoruz.&nbsp;Ağzını açtığında, oturup kalktığında, hal, hareket, tavır ve üslubu&nbsp;ile ilk intiba ortaya çıkmaktadır.&nbsp;Fıtrat olarak&nbsp;saf ve temiz bir şekilde geldiğimiz bu dünyada; aile, çevre, &nbsp;arkadaş, ortam, coğrafya ve de içinde bulunduğumuz şartlar bizi biz yapmaktadır.&nbsp;Burada mukadderat dediğimiz kader çizgisinin yanı sıra cüzi irademizle&nbsp;bazı şeyleri lehimize çevirme imkânı da mevcuttur.&nbsp;İnsan olmak ve insan kalmak aslında zor değildir fakat&nbsp;gayrete tabidir.&nbsp;</p>

<p>Rast gelmek,&nbsp;aslında yine rastgele oluşan bir durum değildir.&nbsp;Yine bizim yaşantımız çerçevesinde ortaya çıkan&nbsp;bir&nbsp;olaydır.&nbsp;Hayatımız boyunca birçok insanla karşılaşmamız&nbsp;yine tesadüf değil, belki de tevafuktur.&nbsp;Karşılaştığımız insanların iyi olması&nbsp;aslında bizim&nbsp;iyiliğimizden bağımsız değildir.&nbsp;Aslında çanağımıza&nbsp;doğradıklarımızın kaşığımızda&nbsp;gelmesinden ibarettir.&nbsp;O yüzden de&nbsp;hayat felsefemiz hep faydalı ve yararlı insan olmak üzerine kurulmalıdır.&nbsp;Bu durum iyilik yapıp denize atmak&nbsp;gibi düşünülebilir. Balığın bilmesine ihtiyaç yok, dolayısıyla mutlaka Hâlık&nbsp;bilecektir.&nbsp;</p>

<p>Günümüzde bütün değerlerin yozlaştığı&nbsp;bir ortamda en önemli konu güven olmaktadır.&nbsp;Her şeyin çıkar, menfaat&nbsp;ve madde üzerinden döndüğü bir dünyada insan olmak ve insan kalabilmek neredeyse&nbsp;nadir element hükmündedir.&nbsp;Ekonomide&nbsp;“Nedret Kanunu”&nbsp;ne ise günümüzde&nbsp;insan olmakta o oranda nadir bulunmaktadır.&nbsp;Nadir olan kıymetli ve değerli olduğu için&nbsp;de eğer çevrenizde&nbsp;halen daha insan kalabilmiş birisine rastlarsanız onu; pamuklara, ipeklere,&nbsp;kaftanlara, bohçalara ve de&nbsp;atlaslara sararak muhafaza edin.&nbsp;Çünkü bunların sayısı tahmininizden bile daha azdır.&nbsp;Bu tür insanlar&nbsp;“Kutup Yıldızı”&nbsp;gibidirler. Onları büyük kalabalıkların içinde bile&nbsp;kolayca tanırsınız.&nbsp;</p>

<p>Sonuç olarak;&nbsp;insan olmak ve insan kalabilmek&nbsp;günümüzde&nbsp;ateşten gömlek giymek gibidir.&nbsp;Az olan bu insanlara&nbsp;rastlamak&nbsp;en büyük dua olarak&nbsp;herkese nasip olacak&nbsp;bir durum değildir.&nbsp;Hepimizin, “İnsana&nbsp;rast gelesin!” diye dua edecek&nbsp;birisine ihtiyacımız günümüzde her zamankinden daha fazladır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 18:04:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Haçlı/Siyonist katiller İran\&#039;a saldırıyor</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/haclisiyonist-katiller-irana-saldiriyor-610</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/haclisiyonist-katiller-irana-saldiriyor-610</guid>
                <description><![CDATA[Haçlı/Siyonist katiller İran\'a saldırıyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Ortadoğu projesinin en önemli kısmına geçildi. Siyonist- Haçlı güçler ittifakı, ilkesizce saldırıya geçti. Daha ilk gün bir ilkokulu vurarak 165 çocuğu vahşice katlettiler.</p>

<p>86 yaşındaki İmam Hamaney'i evinde torunuyla,&nbsp;aile bireyleri ve bazı çalışma arkadaşlarıyla şehid ettiler. Şehid Hamaney sığınağa inmeyerek, kaçmayarak islam dünyasına ve öteki dünya halklarına "mertçe" insani bir duruş sergiledi aslında...</p>

<p>İslam Dünyasının büyük kısmı bu hayasız ve orantısız saldırıyı münafıklaşmış ve aptallaşmış bir şekilde seyrediyor. Seyretmekle kalmayıp topraklarındaki üsler vasıtasıyla bizzat savaşa dahil oluyorlar.</p>

<p>Israil'e; &nbsp;petrol, gida, demir-çelik, &nbsp;envai türlü hammadde gönderilmesi artık sıradanlaştı. Haçlı/siyonist ittifakından alınan devasa borçlar ve kirli bagajlarla bir çok ülke zaten zelil durumda idi.<br />
Çoğu, bu şeytani güçlerle gizli açık işbirliği yapıyor maalesef. Yürekler acısı bir durum.</p>

<p>Afganistan'dı, Libya'ydı, Irak'tı, Suriye'ydi, Sudan'dı, Yemen'di , Mısır'dı, Bosna'ydı, Filistin'di derken, olay projenin odağındaki merkezi oluşturan İran ve Türkiye’ye dayandı.&nbsp;</p>

<p>15 Temmuzu püskürterek ilk vartayı atlatan Türkiye, Allah korusun İran düşerse, bin yıllık bir kin ile acımasız bir savaşla karşı karşıya kalabilir.</p>

<p>Tek çözüm İslam Birliği temelinde, yek vücut direniş iken, en başta Türkiye olmak üzere, Pakistan, Mısır ve Arap Dünyası ayrı durup yalpalıyor, sırasını bekleyen kurbanı oynuyor, direnen yalnız kalıyor. Son derece vahim ve trajik bir durum, böyle giderse her yer Gazze olacak gibi.</p>

<p>Her şey son derece açık, Siyo-Haçlı ittifakı, Osmanlı sonrası yakalamış olduğu tarihi fırsatı kaçırmak istemiyor. Netanyahu bunu açıkca söyledi.</p>

<p>Şu anda İran'a orantısız olarak saldıran &nbsp;Siyo-haçlı ittifaki postmodern firavun zihniyetiyle yeni bir dünya düzeni kurmak istiyorlar. Uzun zamandan beri üzerinde titizlikle çalışılan projeye Büyük Ortadoğu veya Büyük İsrail Projesi diyorlar.</p>

<p>İsrail, İbrahim anlaşmalarıyla birçok Arap ülkesiyle yakınlaşıyor. &nbsp; Ayrıca bölgedeki ülkelerdeki düşük teknolojili yatırımlara verdikleri aşırı borçlarla bağımlı hale getirdikleri yönetimleri kendilerine yaklaştıriyorlar. Bundan başka, &nbsp;teki ülke yöneticilerinin yanlış, yüz kızartıcı kayıtlarını arşivlemek israil istihbaratı için kolay ve sıradan işlerden.&nbsp;<br />
&nbsp;<br />
Ülkeler arasında mezhebi farklılıkları kaşıyorlar. Demokrasi, insan hakları, liyakat, adalet, egitim, üretim odaklı değil borca bağımlı yönetimleri tercih ediyorlar.&nbsp;</p>

<p>Bunun sonucunda; haritalar değişiyor, ülkeler bölünüyor, enerji kaynakları el değiştiriyor, yüksek teknolojili ürün üretimi, yazılım, sosyal medya, diğer medya kaynakları ele geçirilip tek elden yönetiliyor, finans birikiminin gücüyle ülkeler aşırı borçlandırılıp adeta esir alınıyor, Müslüman halklara ve nesillere yenilmişlik psikolojisi aşılanıyor, inanç temelleri sarsılıyor, halklara layık görülen yolsuzluklar, yoksulluklar ve enflasyonla devletlere olması gereken güven ve sadakat sarsılıyor.</p>

<p>İslam-Batı kavgası tarihsel olarak kritik bir noktaya gelmiştir, Trump/Netenyahu halkı Müslüman olan bolge ülkelerinden kesin itaat ve zillet istiyor. Direnmek en büyük suç sayılıyor.&nbsp;</p>

<p>İleride olası bir ÇİN-AMERİKA veya Rusya -Amerika &nbsp;savaşı için dev bir destek bölgesi inşaa etmek istiyor. &nbsp;Bu savaş platformunun adı BÜYÜK ISRAİL.&nbsp;<br />
Nükleer gücüyle, deniz, hava kuvvetleriyle, olağanüstü donanımlı dev bir savaş platformu.</p>

<p>Şimdi imtihanın en önemli safhasına yaklaşıyoruz.</p>

<p>Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başladılar. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.*</p>

<p><em>*Bakara 214</em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 16:37:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Müslüman ve Ramazan</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/musluman-ve-ramazan-609</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/musluman-ve-ramazan-609</guid>
                <description><![CDATA[Müslüman ve Ramazan]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Takvâ ve muttaki yaşayan Müslüman'ın Ramazan’da bir günü nasıl geçiyor, sorusu bu yazının konusu olacaktır. Böylece seküler bir insan ile olan mukayese ile de sosyolojik deneme tadında bir neticeye ulaşmak asıl amacı oluşturacaktır.</p>

<p>İnanç, itikat, aidiyet ve iman aslında insanın fıtratı ile kaim bir durumdur. Sosyal bir varlık olarak insan bir yere tabi olmak zorundadır. Bu durum aslında sığınılacak bir liman hükmündedir. İnananlar için bu dindir, inanmayanlar için ise materyalist birçok akım ve ideoloji olabilir. Bu durum Ramazan gibi özel günlerde daha net olarak ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>“Ununu eleyip, eleğini asmış” bir Müslüman Ramazan günlerinde âdeta kampa girmektedir. Askeri bir disiplin, çelik gibi bir irade, sarsılmaz bir iman ve de tavizsiz bir devamlılık ile tam bir sınavdır.</p>

<p>Gün, sahur ile başlamaktadır. İmsaktan en az bir hatta bir buçuk saat öncesinde kalkmaktadır. Kahvaltı hazırlanırken o teheccüt namazını kılar. Yemek sonrası günlük olarak okuduğu sureleri okumak durumundadır. Ezan ile birlikte sabah namazının sünnetini evde kılarak camiye gider. Namaz öncesinde okunan mukabeleye iştirak eder. Sonrası vaktin girmesi ile birlikte cemaatle farzı kılar.</p>

<p>Eve vardığında uyumak ve istirahat etmek söz konusu değildir. Güneşin doğmasından kırk beş dakika sonrasında işrak namazını kılar. Sonrasında kuşluk ve şükür namazlarını peş peşe eda eder. Bu arada yaklaşık bir saatlik bir uyku ile enerji depolar. Akabinde ev halkı ile birlikte tekrar bir cüz olmak üzere mukabeleye devam edilir.</p>

<p>Artık öğle vakti girdiği için abdestini tazelemek suretiyle tekrar mescidin yolunu tutar. Namaz sonrası yine mukabeleye katılır. Namaz çıkışı iftar için alışverişe en uygun zaman dilimidir. Eve vardığında akşam için hazırlık yapmak gerekir. Bütün bunlar olup biterken zaman hızla akmış ve ikindi vakti girmiştir bile tekrar caminin yoluna revan olunur.</p>

<p>İkindi ile akşam arasında kan şekeri düştüğü için fazla efor sarf edilmese bile mutfak yine boynunu bükerek sizi beklemektedir. Çok şükür bugün de iftara ulaştık. Ezanı beklerken duyulan mutluluğun tarifi yok. Sabır, şükür, teslimiyet, Allah’a olan yakınlık, geçmiş, gelecek ve dua derken ezanla birlikte dünya nimetlerine kavuşmanın zirvesi ile gönüller coşmaktadır.</p>

<p>İftar ile teravih arasında sadece bir buçuk saat var. Dolayısıyla sofrada çok fazla yayılma şansınız yok. Akşam, ardından evvabi namazı derken zaman dört nala gitmektedir. Namaz sonrası günlük okumalar derken çay içmeye yine zaman kalmadı.</p>

<p>Sırada yine camii ve teravih namazı var. Otuz üç rekâtlık namazı kılmak zorlasa da kaçış yok. Namaz sonrası eve geldiğinizde yine çok fazla oturma şansınız yoktur çünkü sahura kalkmak için yatmanız gerekiyor. Ve bu tempo ve döngü her gün bu şekilde devam etmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak; hiçbir seküler bu ritme ayak uydurmayacağı için onlara da hak vermek lazım (!) Bu kadar çok konfor alanı varken, dünyada karşılığı olmayan bir ütopya için; bedensel, zihinsel ve uhrevi bir çabaya ne gerek var diye kendilerini avutabilirler, bu da onların tercihidir; fakat ya ahiret ve hesap varsa?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Mar 2026 18:52:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Haçlı-siyon ittifakı ve bizim duracağımız yer </title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/hacli-siyon-ittifaki-ve-bizim-duracagimiz-yer-608</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/hacli-siyon-ittifaki-ve-bizim-duracagimiz-yer-608</guid>
                <description><![CDATA[Haçlı-siyon ittifakı ve bizim duracağımız yer ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>ABD ve İsrail' in açık&nbsp;seçik ve net olarak başlattığı son Siyo-Haçlı seferinin hedefi bu sefer İran.&nbsp;</p>

<p>İran'dan sonraki hedefin TÜRKİYE olduğunu artık sağır sultan bile duyabiliyor, görebiliyor.&nbsp;</p>

<p>Süreç içinde; Afganistan, Mısır, Lübnan, Irak, Suriye, Filistin'de uygulanan bu şeytani Haçlı seferleri bu ülkelere bahar vaad ederek başlanılmıştı. Hedef &nbsp;ülke içindeki muhalif kesimleri kullanarak, kendi içlerinden terör örgütleri kurup, eğitip, donatıp vahşet boyutunda saldırılar yaptırarak amaçlarına maalesef ulaştılar.&nbsp;</p>

<p>Ülkeler bölündü, ekonomileri çöktü, &nbsp;halklar mahvoldu. Ölenler, sakat kalanlar, evlerini , mallarını yitirenlerin haddi hesabı olmadı.</p>

<p>Şimdi sıra İran'da ...</p>

<p>İran'ın 47 yıldan beri tüm ambargolara, düşmanlıklara, bilim ve devlet insanlarının infaz edilmelerine rağmen, nükleer ve füze üretimleri ile dogalgaz, petrol üretimlerinin boyutu uzun zamandan beri emperyalist, siyonist ceberrutları rahatsız etmekteydi.</p>

<p>İran'ın; Rusya, Çin, Kore ile girilen Şanghay isbirligi örgütü üyelikleri, dış ticarette dolar'ı artık kullanmamaları, Irak, Filistin ve Suriye'de ABD-İsrail planlarına ters tarafta durması, İsrail'in sapık idealleri, güvenlik endişesi, İran'ın siyonizme karşı çıkması, Epstein dosyasıyla israil'in kontrolüne girmiş Trump'u germiş ve savaş hazırlıklarını başlamıştı.</p>

<p>Savaş olur mu?&nbsp;</p>

<p>Olursa sonucu ne olur?</p>

<p>Öyle kolay da başlamaz, kolay da bitmez.&nbsp;</p>

<p>Amerika ve İsrail, &nbsp;bu savaşı başlatırsa büyük bedeller öder. Elbetteki İran'da büyük yıkım olabilir. Ama İran'ın kolay bir lokma olmadığını dunya çok iyi biliyor. İran halkının bu süreçte devletine sahip çıkacağını, içeriden oluşabilecek ihanetleri bertaraf edeceğine inanıyorum. 12 günlük savaşta edinilen deneyimler İran'ı ciddi hazırlıklara ulaştırdı.</p>

<p>Dünya müslümanları az bir istisna dışında İran'ı destekleyeceginden kuşkum yok. Bu açık siyo-haçlı küfür harekatı haksız, orantısız ve alçak emperyalist bir plandır.</p>

<p>Bu küfür planı, Allah'a, İslam dinine ve mensuplarına karşı kafirce &nbsp;açılmış bir savaştır. Zira başından beri bu planın tüm mazlumları müsluman halklar oldu.</p>

<p>Ülkemizdeki Amerikan üslerinin, Kürecik dinleme üssünün, hava sahamızın İran aleyhine kullanılması engellenmelidir.</p>

<p>Bugün kalplerimiz, dualarımız Gazze ve İran ile birlikte.</p>

<p>“Tarihin ve hakikatin doğru tarafında kalmak, insan olmanın, iman etmenin en ağır ama en yüce sorumluluğudur.”&nbsp;</p>

<p>Zalimin zulmü varsa mazlumun ALLAH'I VAR.<br />
Görelim Mevlam ne eyler!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 10:32:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bütün mesele köşe taşı olabilmek!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/butun-mesele-kose-tasi-olabilmek-607</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/butun-mesele-kose-tasi-olabilmek-607</guid>
                <description><![CDATA[Bütün mesele köşe taşı olabilmek!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Köşe taşı, bir duvar veya yapıda sağlamlık ve dayanıklılık için çok mühimdir. Binayı ayakta tutan ve onu taşıyan unsurların başında gelmektedir. Mecazi olarak ise bir fikrin, bir düşüncenin ve de bir idealin savunucusu olma durumunu ifade etmektedir.</p>

<p>İşte bu istikrar ve istikamet üzere Kastamonu gibi bir taşrada çıkan edebiyat dergisi ismini “Köşe Taşı” olarak taçlandırmak suretiyle yayın hayatına adım atmıştır. Mevsimlik olarak arzı endam eden dergi an itibariyle beşinci sayısına ulaşmış bulunmaktadır.</p>

<p>Taşra ve taşra dergiciliği çoğu zaman aşağılama amacıyla küçük görme aracı olarak kullanılsa da taşranın merkeze meydan okuması olarak da bakış açısına bağlı olarak farklı yorumlanabilir. Köşe Taşı her ne kadar taşralı olsa da yerelin ötesinde vizyonu ile ulusal yayın yapan bir süreli yayın konumundadır.</p>

<p>Kapağı, kuşe kağıt baskısı, ergonomik boyutları, sayfa düzeni ve mizanpajı ile teknik olarak mükemmele ulaşma yolunda her sayısında kendini sürekli geliştirmektedir.</p>

<p>Bunun dışında entelektüel ve geniş kadrosu ile edebiyatın ötesinde bir düşünce, fikir ve kültür dergisidir. Şiirden, denemeye, öyküden, hikâyeye, anıdan, hatıraya, incelemeden, araştırmaya, biyografiden, kitap tanıtımına kadar dopdolu bir mecrada sizi bekliyor olacaktır. Yani ez cümle tercih ve frekansınız ne olursa olsun mutlaka size hitap eden ve sizi sarıp sarmalayacak bir yazımla karşılaşmanız mümkündür. Lebalep ve 72 sayfalık bir macera sizi sizden alıp farklı zaman ve mekânlara sürükleyecektir.</p>

<p>Bugüne kadar çıkmış olan dört sayısını da eleştirel olarak okudum, inceledim ve de irdeledim. Bana bu imkânı sağlayan ve&nbsp; Köşe Taşı ile tanışmama vesile olan aynı zamanda derginin yazarlarından Sayın İsmail Karabıyıkoğlu abime huzurlarınızda teşekkürü borç bilirim. Bunun dışında bütün romanlarını büyük bir coşkuyla okuduğum Sayın Ali Emre Bey’in yayın danışmanı olması dergi için en büyük artı değer olduğu yine inkar edilemez. Derginin sahibi, genel yayın yönetmeni ve de editörü de kendilerini şimdilik tanımasam da ellerini taşın altına koyan bir avuç idealist şahsiyetler olduğu da su götürmez gerçekler olarak karşımıza durmaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak; yaşadığım İzmir’de bile bu kalibrede sadece tek bir derginin mevcut olması bile mukayese açısından çok şey ifade etmektedir. Bu karşılaştırma bile Köşe Taşı’nın nasıl bir köşe olduğunu okuyucuların takdirine bırakıyorum. Her bir yazar ve yazı için görüş ve takdirlerim olsa da bütün bunları toplamak bir kitap hacminde olacağı için rasyonel olmayacaktır. Fakat kısaca sıradan insanlara ait sıradan; hikâye, öykü, hatıra, anı, menkıbe ve yerele ait kültür değerleri zevkle ve keyif alarak okuduğum yazılar olmuştur.</p>

<p>Köşe Taşı,&nbsp; edebiyat dünyasında önemli bir köşeyi tutmuş olmanın bahtiyarlığını ne kadar yaşasa azdır. Bir çocuk şarkısı, “Ilgaz, Anadolu’nun sen yüce bir dağısın!” diye başlıyordu, “Köşe Taşı” da yine edebiyat dünyasının yüce bir dergisi olarak Kastamonu’dan tüm Türkiye selam çakmaktadır. Bütün mesele bir Köşe Taşı olabilmekse şimdilik bunu başarmış gözüküyor, gerisi Allah kerim.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 20:33:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Orucunuz, yemek saatlerini değiştirmekten ibaret olmasın</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/orucunuz-yemek-saatlerini-degistirmekten-ibaret-olmasin-606</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/orucunuz-yemek-saatlerini-degistirmekten-ibaret-olmasin-606</guid>
                <description><![CDATA[Orucunuz, yemek saatlerini değiştirmekten ibaret olmasın]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dün emperyalist yamyamlar, Afrika'da nasıl sömürü yapıtılarsa, insanları öldürüp, mallarına el koydularsa, emeklerini, canlarını nasıl heba ettilerse &nbsp;bugün İsrail ve arkasındaki güçler aynısını yapıyor.</p>

<p>Filistin'in anasının ak sütü gibi helal ve kendilerine ait Gazze petrol-doğalgaz kaynakları, bereketli toprakları, verimli tarım alanları, olağanüstü sahilleri emperyal ceberrutların iştahını kabartıyor.&nbsp;</p>

<p>Gazze'nin ; dogalgazı, bereketli ekili bahçeleri, tarlaları çalınıp, işletiliyor. Gazze sahillerine oteller, moteller , kumarhaneler yaparak orayı kumar, uyuşturucu &nbsp;ve fuhuş merkezi yapmak için projeler hazırlanıyor.</p>

<p>Cinayetler, bombalamalar, tecavüzler, hırsızlıklar, yalanlar, algı, soykırım ... bütün hızıyla devam ediyor.&nbsp;</p>

<p>Başta Amerikalı, güçlü ama akılsız hristiyanlar olmak üzere dünyanın her yerinden israil'e yardım ve destek yağdırıyorlar. Körfez arapları, İslam aleminin soysuzları bu destek kervanına dahil oluyorlar.</p>

<p>Şeytanistan ve Şeytanyahu'ya gemilerle; gıda, çimento, demir-çelik, &nbsp;petrol ve diğer ihtiyaç malzemeleri büyük oranda halkı Müslüman ülkelerden sağlanıyor.</p>

<p>Biz hâlâ seytani markalara boykotta %10 ları geçebilmeye çalışıyoruz...&nbsp;</p>

<p>Ramazan ayı geldi reklamların hakim firmaları yine soykırım destekçisi olanlar... &nbsp;Yiyecegiyle, içecegiyle duygusal bir atmosferle 100 yıldır çökertmeye çalıştıkları kalabalık aile masası ile, huzurlu aile argümankarıyla ekranlardalar.&nbsp;</p>

<p>Yersen?<br />
İçersen?<br />
Kullanırsan?</p>

<p>Artık yorulduk akıllarını yeterince kullanmayan &nbsp;taifeye gerçekleri haykırmaktan. Ama nafile...</p>

<p>Ve ucuzca, kolayca cenneti hayal edebiliyoruz.</p>

<p>Aslında yepyeni bir din çıktı ortaya. Beşeri, şeytani bir din. Yani &nbsp;şeytanın dolaylı olarak ilahlaştırıldığı tüm zamanların en büyük sapkınlığı. Liderliğini siyonistlerin yaptığı, israil'in önümüzdeki bin yılın en önemli kutsal merkez olmasını destekleyen; büyük projelerle, savaşlarla, yazılımlarla, virüslerle, genel ve sosyal medya ile, diziler, çizgi filmler ve filmlerle, ilaç, gübreler, tohumlar ve tarımsal/endüstriyel üretimlerle insanlığın kontrol altında tutulduğu &nbsp;yeni bir kölelik sistemi. Bu dine inanan, seçkin olduklarını sanan, kendi dinlerinden sıkılan; &nbsp;hristiyanlar, müslümanlar, yahudiler hatta ateistler, &nbsp;deistler bile var.&nbsp;</p>

<p>Epstein de, Trump ta, Netenyahu da, Suud da, BAE de, Ürdün de &nbsp;bu dinin tezahürlerinin sonuçları aslında.</p>

<p>Şeytana/nefsine itaat edenlerin, haram kazançlarla kazandıkları olağanüstü servetlerle efendilerine sadakat gösterenlerin yaşayabilecekleri yeni bir dünya. Cennet hayalleri bile sapkınca. Çocuk tecavüzleri, bebek kanı içme ritüelleri, lbgt i, hayvanlarla evlilik, uyuşturucu sapkınlikları...bu sahte cennetin rezilliklerinden bir kaçı sadece.</p>

<p>Herşeyi hesaplamışlar ancak Allah'ı ve gerçekten iman edenlerle, kalbinde hâla insanlık taşıyanları unutmuşlar.</p>

<p>Gazze'den, Gazze'liden, Gazze'yi destekleyenlerden, islami bilinç sahiplerinden, insani değerlerini yitirmeyenlerden, düşünenlerden,<br />
zulme direnenlerden, kendilerinden uzak duranlardan, bu şeytanların mallarını boykot edenlerden... bunun için nefret ediyorlar.</p>

<p>Allah'ın vaadi haktır.</p>

<p>" İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürükleneceksiniz. Orası ne kötü bir kalma yeri! "</p>

<p>Allah'ın bizim aç kalmamıza hiç ihtiyacı yok. Aksine bizim bu ayda kendimizi tutarak, dizginleyerek, kontrol altına alarak, kendimizi bütün benliğimizle, imanımızla yönetmeyi öğrenerek yaşamalıyız.</p>

<p>Düşünerek, aklederek, gerekiyorsa yaşantımızın sayaçlarını sıfırlayarak hayatımızın &nbsp;kalan kısmını yaşadığımız geçmişten daha iyi yaşamaya gayret edersek iyi bir Ramazan geçirmiş olabiliriz.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 07:52:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ramazan ve oruç; bireysel ve toplumsal dönüşüm ayıdır</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/ramazan-ve-oruc-bireysel-ve-toplumsal-donusum-ayidir-605</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/ramazan-ve-oruc-bireysel-ve-toplumsal-donusum-ayidir-605</guid>
                <description><![CDATA[Ramazan ve oruç; bireysel ve toplumsal dönüşüm ayıdır]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ramazanın kokusu, sesi, ruhu duyulmaya başladı. Rabbim nasib ederse, 19 Şubat perşembe günü ilk orucumuzu tutuyoruz.&nbsp;</p>

<p>Ramazan yaklaşırken, insanın hem kendisiyle hem de Rabbiyle yeniden yüzleştiği bir zaman dilimine giriyoruz. Oruç, sadece aç kalmak değil; bir bilinç, bir arınma ve bir yeniden inşa sürecidir. Belki de bu Ramazan hayatımızın en buyuk fırsatıdır. Kur’an’ın ifadeleriyle Ramazan ve oruç, hem bireysel hem toplumsal bir dönüşüm çağrısıdır.</p>

<p>Kur’an’da Oruç:&nbsp;<br />
Oruçla ilgili en temel ayet, Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ilahî hitaptır:</p>

<p>“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvâya erersiniz.” (Bakara, 2/183)</p>

<p>Bu ayet, orucun iki önemli boyutunu ortaya koyar:</p>

<p>Oruç, insanlık tarihinin kadim bir ibadetidir; yalnızca Müslümanlara özgü değildir.</p>

<p>Nihai hedef “takvâ”dır; yani Allah bilinci, sorumluluk duygusu ve iç denetim.</p>

<p>Yine aynı sûrede Ramazan ayı şöyle tanımlanır:</p>

<p>“Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici, doğruyu ve yanlışı ayırt edici olarak Kur’an o ayda indirilmiştir…” (Bakara, 2/185)</p>

<p>Demek ki Ramazan, sadece açlık ayı değil; vahyin, rehberliğin ve bilinçlenmenin ayıdır.</p>

<p>Oruç: Nefsin terbiyesi ve İrade eğitimidir. Oruç, insanın en temel dürtülerini – yeme, içme, arzu – belirli bir süreliğine kontrol altına almasını ister.&nbsp;</p>

<p>Bu yönüyle: İrade terbiyesi, nefisle yüzleşme, iç disiplin eğitimidir.</p>

<p>Modern çağın en büyük krizlerinden biri ölçüsüzlüktür: tüketimde, paylaşımda, arzuda, konuşmada, öfkede…&nbsp;</p>

<p>Oruç, insana “dur” demeyi öğretir. Aç kalmak, sadece mideyi değil; dili, gözü, kalbi de eğitmelidir. Gerçek oruç, sadece sofradan değil; kötülükten, haksızlıktan ve israftan da uzak durmaktır.</p>

<p>Orucun toplumsal boyutları: Empati ve Adalet Bilinci</p>

<p>Oruç, sosyal adaletin vicdanî zeminini güçlendirir. Gün boyu aç kalan insan, yoksulun hâlini daha derinden hisseder. Açlık, bir empati köprüsüne dönüşür.</p>

<p>Bu nedenle Ramazan: paylaşma ayıdır. Zekât ve sadakanın yoğunlaştığı, toplumsal dayanışmanın zirveye ulaştığı bir iklimdir.</p>

<p>Açlığı tatmayan bir toplum, yoksulluğu anlayamaz. Oruç, zengini fakirin dünyasına davet eden ilahî bir pedagojidir.</p>

<p>Oruç ve Sağlık: Bedensel Faydalar<br />
Modern bilim de aralıklı açlığın (intermittent fasting):</p>

<p>Metabolizmayı düzenlediğini, hücre yenilenmesini desteklediğini, sindirim sistemini dinlendirdiğini, Insülin hassasiyetini artırdığını ortaya koymaktadır.</p>

<p>Elbette oruç bir “diyet programı” değildir; ancak ruhî ve manevî hedeflerinin yanında bedensel arınmaya da katkı sağlar. Ölçülü ve bilinçli bir sahur-iftar düzeni, hem ibadeti hem sağlığı destekler.</p>

<p>Ramazan, insanın kendi hayatına şu soruları sorması için bir fırsattır:</p>

<p>-Hayatımın merkezinde ne var?<br />
-Tüketim mi, bilinç mi?<br />
-Gösteriş mi, samimiyet mi?<br />
-Dünya mı, ahiret mi?</p>

<p>Oruç, insanı sadeleştirir. Gürültüyü azaltır. Kalbi berraklaştırır. Gün boyu süren sabır, akşam ezanıyla birlikte bir şükür patlamasına dönüşür. Bu, sadece sofraya değil; hayata şükürdür.</p>

<p>Oruç aç kalmak değil, bir bilinçtir.</p>

<p>Ramazan, aç kalarak toklaşmanın; susarak arınmanın; sabrederek güçlenmenin ayıdır. Oruç, insanı zayıflatmaz; bilakis ruhen güçlendirir.</p>

<p>Eğer Ramazan sonunda:</p>

<p>-Daha merhametli,<br />
-Daha ölçülü,<br />
-Daha adaletli,<br />
-Daha iyi ve bilinçli bir insan olabiliyorsak,</p>

<p>işte o zaman oruç maksadına ulaşmıştır.</p>

<p>Ramazan, güzelliğe ve Allahın rızasına doğru atılan bir adımdır. Ve belki de insanın kendine doğru çıktığı en hakiki yolculuktur.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Feb 2026 10:17:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mutfak, evin nesidir?</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/mutfak-evin-nesidir-604</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/mutfak-evin-nesidir-604</guid>
                <description><![CDATA[Mutfak, evin nesidir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanoğlunun en temel gereksinimlerinden birisi de barınma ihtiyacıdır. Yaşadığı coğrafyaya bağlı olarak farklı yaşam alanları oluşturmak hayatın gerçekleri ile bağdaştığı için de tecrübeye bağlı olarak en ideali ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Yaşam alanını aynı zamanda farklı bölümlere ayırmakta yine ihtiyaç ve işlevsellik açısından kaçınılmazdır. Bu paylaşımda belki de evin en önemli unsuru olan mutfak çoğu zaman es geçilmektedir. Salon ve diğer odalar son derece geniş tutulurken geriye kalan alan ne ise o da mutfak olarak tanzim edilmektedir.</p>

<p>Oysaki özellikle ev hanımlarının hayatı mutfakta geçtiği için buraların son derece ferah ve geniş alanlar olması şarttır. Kahvaltı ile başlayan maraton öncesi ve sonrasıyla başlamış bulunmaktadır. Öncesi hazırlık, kahvaltının yapılması, bulaşık derken günün yarısı geçmiştir. İki öğün yemek yeseniz bile sonraki öğün için en azından hazırlık yapmak akabinde de yemeği hazırlamak kaçınılmazdır. Günün yarısı mutfakta geçti fakat siz halen daha buradasınız. Mevsimine göre; reçel, turşu, tatlı, tuzlu derken gelecek günler için hazırlık ile vakit ikindiyi buldu. Daha mutfaktan çıkmadan derken akşam yemeği hazırlık, yemek, bulaşık derken mutfaktan çıkamadan gün bitti. Ve bu hengame rutin olarak her gün devam ederken &nbsp;bu tempoya bırak insanı makine bile dayanmaz!</p>

<p>Bütün günü mutfakta geçen hanımlar için bu mekânların en azından geniş ve ferah olarak tasarlanmış olması elzemdir. Cephesi ve manzarası ile gün ışığı aynı zamanda fonksiyonelliği ile bir cazibe köşesi olmalıdır. Tüm zaman burada geçirildiği göz önüne alındığında; oturma gurubu, radyo, televizyon, ses sistemi, klima, havalandırma ve servis masası olmak durumundadır. Hem oturma odası hem de mutfak olarak tüm aile üyelerinin birlikte zaman geçirecekleri bir ortam ve ambiyans oluşturmalıdır. Bu konuda hem mimar hem de müteahhitlerin ihtiyaçları göz önünde bulundurması buna göre uygulama yapmaları ev hanımlarını mutlu etmenin ötesinde onların duasına da mazhar olacaklardır. Trend, konsept, moda, temayül bu diyerek insanlara ergonomik olmayan konutları dayatmak insanlık suçu olmaktır.</p>

<p>Sonuç olarak; mutfak, evin kalbidir. Sağlıklı bir bünye için kalp sağlığını korumak nasıl gerekli ise mutfakta o hükümdedir. En ağır işçilik olan ev hanımlarının hayatını kolaylaştırmak toplum sağlığı için de gereklidir. Grevi, toplu sözleşmesi, sendikası ve de ücreti olmayan ev hanımları bari mutfakta mutlu olsunlar. Ataerkil bir toplumda kadının yeri yokken bari evde mutlu olacakları mutfakları olsun! Çok şey mi istiyorlar?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Feb 2026 08:01:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarihin, hakkın, hakikatin tarafında kalabilmek</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/tarihin-hakkin-hakikatin-tarafinda-kalabilmek-603</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/tarihin-hakkin-hakikatin-tarafinda-kalabilmek-603</guid>
                <description><![CDATA[Tarihin, hakkın, hakikatin tarafında kalabilmek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Zaman değişir, güç el değiştirir; fakat insanın gerçek değeri, tarihin ve hakikatin doğru tarafında durup duramadığıyla ölçülür.</p>

<p>“Tarihin ve hakikatin doğru tarafında kalmak, insan olmanın, iman etmenin en ağır ama en yüce sorumluluğudur.”&nbsp;</p>

<p>Çünkü tarih, yalnızca kazananların yazdığı bir kronoloji değil; aynı zamanda insanlığın vicdan terazisidir. Güçlü olanın değil, haklı olanın kim olduğuna dair nihai hüküm çoğu zaman zamanın süzgecinden geçerek verilir.</p>

<p>Tarih boyunca niceleri güçlerinin sarhoşluğuyla kendilerini mutlak ve dokunulmaz sandılar.</p>

<p>Firavunlar, Nemrutlar, Sezarlar, şahlar, krallar mutlak güç vehmiyle hareket ettiler. Dönemlerinde korku saldılar, itaat topladılar, hatta alkışlandılar. Fakat zaman ilerledikçe onların isimleri zulümle anılırken; karşılarında duranların isimleri onurla, direnişle ve hakikatle birlikte zikredildi.&nbsp;</p>

<p>Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun bugün bir ibret sembolüyken, Musa bir özgürlük ve adalet çağrısının temsilcisidir. Güç ile hakikat arasındaki bu gerilim, insanlık tarihinin değişmeyen sahnesidir.</p>

<p>Hz Muhammed AS, Mekke oligarşisine karşı durup, hakim köle düzenine, zulüm düzenine LÂ dediğinde yanında olanlardan olurmuydun?&nbsp;<br />
Şehrini, mallarını, sevdiklerini bırakıp onunla hicret eder miydin ?</p>

<p>Ya peygamberin Gadir Hum'da onbinlerce sahabeyi toplayıp, kendi mevlalığının* yanına layık gördüğü Ali'yi yalnız bırakırmıydın?</p>

<p>Hz Ali'nin ugradığı haksızlıklar, yaşadığı ihanetler onu asla hakikatin yanında durmaktan alıkoyamadı.<br />
Hz.Ali; "Boğazımda kemik, gözümde diken vardı; sabrettim.” diyordu. Nehcü’l-Belâğa’da. (Şıkşıkıyye Hutbesi).</p>

<p>Ya Hz. Hasan'ın olgunluğu ve vakarı? &nbsp;</p>

<p>Hz Hüseyin de, tüm sevdiklerini bir bir kaybetmişti kerbela'da. Hepsi hakkın/hakikatin tarafında kalmak uğrunaydı. Islam toplumu nüfus olarak milyona yaklaşmışken 73 kişiyle vuruşmuştu hakikat düşmanlarıyla.&nbsp;</p>

<p>Hz Zeynep'i de unutma ?Peygamber kızları ve çocuklarıyla sehir şehir rezilce dolaştırılıp tarihin alçak figuranları tarafından zafer göstergesi olarak sergilenirlerken asla teslim olmamışlar, hakkı haykırmışlardı.<br />
Peygamber evlatları, dostları ve has bağlıları hep tarihin dosdoğru ve hakikat tarafında yer aldılar.</p>

<p>Modern çağda da manzara farklı değildir. 20. yüzyılda totaliter rejimlerin arkasında milyonlar yürüdü; fakat bugün insanlık, zulmün değil direnenlerin tarafında yer almayı bir erdem sayıyor.</p>

<p>&nbsp;Güney Afrika’da apartheid rejimi yıllarca hukuki meşruiyet iddiasıyla ayakta kaldı; fakat hakikat Nelson Mandela’nın hücresindeydi.&nbsp;</p>

<p>Berlin Duvarı yıkıldığında yalnızca bir beton blok değil, hakikate sırt çeviren bir zihniyet de çöktü.</p>

<p>Bugün Gazze'de, Filistin'in tamamında, Lübnan'da, Çin Türkistan'ında, Sudan'da, Myanmar'da, Bosna'da,Çeçenistan'da yaşanan soykırımlar, cinayetler, işgaller, sivillere karşı işlenen suçlar tüm dünyanın gözleri önünde, adeta naklen izlenirken tarafsız kalmak , sessiz kalmak, cılız kınamalarla günü geçiştirmek tarihin en kötü ve yanlış tarafında olmaktı.</p>

<p>Hakikatin tarafında kalmak çoğu zaman bedel gerektirir.&nbsp;</p>

<p>Çoğunluğa karşı azınlıkta kalmayı, konforu terk edebilmeyi, hatta yalnızlaşmayı göze alabilmek kimlere nasib olur?&nbsp;</p>

<p>Uhud’da ganimet uğruna yerini terk edenlerin kısa vadeli kazancı, uzun vadeli bir ibret sahnesine dönüşmüştü. Bu örnek, dünyevî çıkar ile ilkesel duruş arasındaki tercihin her çağda yeniden yaşandığını gösterir.</p>

<p>Bugün de soru aynıdır: Gücün, çıkarın ve popüler rüzgârların mı yanında duracağız?</p>

<p>Yoksa zamanın; hlak, adalet, merhamet, liyakat, ekonomi testinde negatif tarafında mı yer alacağız?</p>

<p>Tarih, geçici galibiyetleri değil; kalıcı doğruları kayda geçirir. İnsan için asıl mesele, alkışın tarafında değil, hakikatin safında kalabilmektir.</p>

<p>Çünkü nihayetinde zaman değişir, dengeler değişir, iktidarlar değişir. Değişmeyen tek ölçü, insanın hangi tarafta durduğudur.</p>

<p>*Mevlâ&nbsp;sözlükte; "dost, yardımcı, koruyucu, sahip, efendi, yetkili, lider, yönetici, siyasal ve dinî otorite sahibi” demektir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Feb 2026 14:08:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adana Sanayisi Neden Geriye Düştü?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-sanayisi-neden-geriye-dustu-602</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-sanayisi-neden-geriye-dustu-602</guid>
                <description><![CDATA[Adana Sanayisi Neden Geriye Düştü?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adana, Türkiye’nin sanayileşme hikâyesine en erken dâhil olmuş kentlerden biridir. 1864’te kurulan ilk çırçır fabrikasıyla başlayan üretim serüveni, kenti yalnızca bir tarım havzası değil, aynı zamanda bir sanayi merkezi haline getirmiştir. Pamuk, fabrikalaşma, ihracat ve istihdam… Adana’nın sanayi kimliği, yüz yılı aşkın bir tarihsel birikimin ürünüdür.</p>

<p>Ancak bugün şu soruyu sormak zorundayız:<br />
Bu köklü sanayi kenti neden sanayi alanı büyüklüğünde geriye düştü?</p>

<p>2010 yılında Adana, Türkiye’deki toplam karma ve ihtisas OSB alanlarının %5,1’ine sahipti. Bu oranla ülke genelinde ikinci sıradaydı. Aradan geçen 16 yılda Türkiye sanayisi büyüdü, OSB’ler genişledi, yeni ihtisas bölgeleri kuruldu. Ne var ki Ocak 2026 itibarıyla Adana, faal OSB alan büyüklüğü sıralamasında 12’nci sıraya geriledi.*</p>

<p>*(Eğer sanayi parseline dönüştürülememiş 6.000 dönümü ve ilçe OSB'lerini düşersek sıralama 25.nciliğe kadar düşer.)&nbsp;</p>

<p>Bu düşüş bir tesadüf değil.</p>

<p>Diğer Kentler Büyürken Adana Yerinde Saydı...</p>

<p>2010–2026 döneminde 14 il, OSB alan büyümesini Adana’nın üzerine taşıdı. Ankara, Bursa ve İzmir gibi sanayi kentleri bu süreçte 10’un üzerinde yeni OSB’yi devreye aldı. Bazı şehirler ise daha farklı bir yol izledi. Gaziantep, OSB sayısını artırmadan mevcut 5 OSB alanını yaklaşık %250 oranında genişletti.&nbsp;</p>

<p>Adana ise bu iki yöntemin de gerisinde kaldı.</p>

<p>Bu dönemde kentte yeni OSB ler de açıldı. Mevcut OSB’lerin alan genişletme performansı da sınırlı kaldı. Özellikle Adana’nın sanayi omurgasını oluşturan Hacı Sabancı Organize Sanayi Bölgesi, Türkiye genelindeki OSB alan genişleme hızının ancak yaklaşık üçte biri oranında büyüyebildi. Doğal olarak üretim rakamları ve ihracatta bundan olumsuz etkilendi.</p>

<p>Sonuç kaçınılmazdı:<br />
Toplam OSB alanı büyümedi, sıralama düştü, yatırım rekabeti zayıfladı.</p>

<p>Hacı Sabancı OSB Aynaya Bakmalı !</p>

<p>Adana Hacı Sabancı OSB, kentin sanayi gücünün kalbidir. Ancak 2010–2026 kıyası, bu kalbin yeterince hızlı atmadığını gösteriyor. Altyapısı hazır olmayan alanlar, yatırımcıya açılamayan parseller ve genişleme konusunda gecikmiş kararlar, Adana’nın sanayi ivmesini yavaşlatmıştır.</p>

<p>Bugün mesele sadece “yeni OSB kuralım mı?” sorusu değildir.<br />
Asıl mesele şudur:<br />
Mevcut OSB alanlarını ne kadar stratejik, planlı ve hızlı şekilde yatırıma açabiliyoruz?</p>

<p>Sanayi Kimliği Hatıra Değil, Sorumluluktur</p>

<p>Adana’nın sanayi geçmişi bir övünç vesilesidir; ama tek başına yeterli değildir. Sanayi kimliği, geçmişten devralınan bir hatıra değil, bugünde taşınması gereken bir sorumluluktur. Eğer bu sorumluluk yerine getirilmezse, köklü şehirler hızla kenara düşer.</p>

<p>Adana’nın yeniden sanayi liginde üst sıralara çıkabilmesi için:</p>

<p>-Mevcut OSB'nin alan kapasitesini artırması,</p>

<p>-Bu alanlarda altyapıyı bir an önce tamamlayarak yatırımcıya açması,</p>

<p>•⁠ &nbsp;⁠İlerleyen zamanlarda yeni sanayi parsellerini de üretmek zorundadır.</p>

<p>Hacı Sabancı OSB, Adana'nın &nbsp;büyümesinin lokomotifidir. İstihdamın ve ihracat artışının kaynağıdır.&nbsp;</p>

<p>Aksi halde Adana, sanayileşmeyi erken başlatmış ama sürdürememiş şehirler arasında anılacaktır.</p>

<p>Ve bu durum, bu kente yakışmamaktadır.</p>

<p>Not: Bu yazının hazırlanmasında KPMG uluslararası araştırma &nbsp;ve denetim şirketinin Adana raporundan yararlanılmıştır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Feb 2026 19:23:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsan, haklarıyla insandır!</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/insan-haklariyla-insandir-601</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/insan-haklariyla-insandir-601</guid>
                <description><![CDATA[İnsan, haklarıyla insandır!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsan; akıllı, düşünen ve vicdanlı bir varlıktır. Ve yine diğer tüm varlıklar insanın hizmetine sunulmuştur. İnsan aynı zamanda onur sahibidir. Onurunu korumak ise en temel hakkıdır.</p>

<p>Tüm insanlar anasından masum ve günahsız olarak doğmaktadır. Sırf insan olarak doğduğu için de temel bazı haklara sahiptir. Bunların başkaları tarafından gasp edilmesi veya engellenmesi ise insan haklarının ihlalidir. Günümüzde evrensel olarak tanımlanmış olan beyannameler ile en temel hakları güvenceye alınmış, anayasalara konulmuş olsa da bunlar tam bir koruma sağlamaktan uzaktır.</p>

<p>Özgürlük, eşitlik, barınma, beslenme, güvenlik haklarının yanı sıra serbest düşünme, kendini ifade etme, sivil toplum örgütü oluşturma gibi pek çok haklar pek çok ülkede tam olarak gerçekleşmiş değildir.</p>

<p>İnsan, &nbsp;haklarına sahip olduğu oranda insandır. En küçük bir hakkı bile elinden alınıyorsa bu durum hem hukuki olarak hem de vicdani olarak kabul edilebilir değildir. İnanç veya kültür temelli olarak ortaya çıkan uygunsuzlukları hiç bir anayasa ve beyanname bertaraf edemez. Ortaya konan yasa ve yasaklar sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Mesela Hindistan gibi büyük bir ülkede halen daha kast sistemi vardır ve insanlar bağlı bulundukları kastın dışındakilerle ilişki kurması onları aşağılık durumuna düşürmektedir. Daha somut bir örnek olarak, günümüzde yasal olarak yasaklanmış olsa bile ölen erkeğin dul karısı da kendisi ile birlikte yakılmaktadır. Bunun kadın için en hayırlısı olduğu inancını değiştirmeniz mümkün değildir. Yine aynı ülkede evlenen kadının kocasının evine çeyiz getirmemesi öldürülmesi için yeterli bir sebep oluşturmaktadır. Buna benzer dünyanın pek çok köşesinde benzeri insan haklarına ihlaline rastlamak sürpriz değildir. Böyle bir dünyada insan ve hakkını korumak mümkün müdür?</p>

<p>İnsan hakları konusunda İslâm’ın ortaya koyduğu seviye ise 1400 yıl öteden bile günümüzde bile güncelliğini korumaktadır. “Bir insanı haksız yere öldürmenin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğu! veya&nbsp; töremiz, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” felsefesi yaşadığımız toplumun medeniyet seviyesini göstermesi açısından çok mühimdir.</p>

<p>Sonuç olarak; insana sırf insan olduğu için en temel haklarını vermek elzemdir. Bunun lamı cimi yoktur. En temel hakları şartlara bağlamak en büyük hak ihlalidir. Allah indinde bile üstünlük sadece takvada olduğu düşünüldüğünde insanların çeşitli gerekçelerle kul hakkına girmeleri ne hazindir. Herkes cehenneme kendi ateşini götürdüğünü anladığında bu dünya daha müreffeh ve yaşanılır olacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 07:45:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adana Gerçeği: Yatırım iştahı düştü..!</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-gercegi-yatirim-istahi-dustu-600</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-gercegi-yatirim-istahi-dustu-600</guid>
                <description><![CDATA[Adana Gerçeği: Yatırım iştahı düştü..!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yatırım İştahı Nedir?<br />
Neden Kaçar?<br />
Nasıl Geri Gelir?&nbsp;</p>

<p>Aslında Adana'nın en önemli sorunu budur.&nbsp;</p>

<p>Son yıllarda sıkça duyduğumuz ama çoğu zaman tam olarak ne anlama geldiğini düşünmediğimiz bir kavram var: yatırım iştahı.</p>

<p>Basitçe söyleyelim:<br />
Yatırım iştahı, bir sanayicinin, bir girişimcinin ya da bir yatırımcının “Bu şehirde, bu ülkede yatırım yapmaya değer” deme halidir.<br />
Geleceğe güvenmesidir.<br />
Risk alabilme cesaretidir.</p>

<p>Yatırımcı yatırım yaparken şuna bakar:<br />
“Paramı buraya koyarsam büyür mü, yoksa erir mi?”</p>

<p>Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla “büyür” cevabı veriyorsa iştah vardır. Tereddüt ediyorsa iştah düşmüştür. Kaçıyorsa iştah bitmiştir.</p>

<p>Yatırım iştahı hangi durumlarda artar?</p>

<p>Yatırımcıyı heyecanlandıran şeyler aslında çok nettir:</p>

<p>●Uygun fiyatlı ve hazır sanayi arsası</p>

<p>●Öngörülebilir kurallar, sürprizsiz mevzuat</p>

<p>●Ucuz ve kesintisiz enerji</p>

<p>●Lojistik kolaylık</p>

<p>●Nitelikli işgücü</p>

<p>●Bürokrasiyle kavga etmeden iş yapabilme imkânı</p>

<p>●Yerel/OSB &nbsp;yöneticilerin yatırımcıyı “yük” değil “değerli” görmesi</p>

<p>Bunlar varsa yatırımcı gelir.<br />
Bunlar güçlüyse yatırımcı büyür.<br />
Bunlar süreklilik arz ediyorsa yatırımcı kalıcı olur.</p>

<p>Yatırım iştahı hangi durumlarda azalır?</p>

<p>Aynı listenin tersi geçerlidir:</p>

<p>■Sanayi parselleri pahalıysa</p>

<p>■Altyapı hazır değilse</p>

<p>■Mevzuat yoruma açıksa</p>

<p>■Bir kapıdan girip üç kapıdan geri dönülüyorsa</p>

<p>■“Bugün git, yarın gel ” denilen kurallar, adamına göre değişebilen uygulamalar &nbsp;hâkimse</p>

<p>■Yerel aktörler yatırımcıyı desteklemek yerine seyirci kalıyorsa</p>

<p>■İşte o zaman yatırımcı frene basar.<br />
Daha da kötüsü, başka şehirlere yönelir..!</p>

<p>Peki Adana’nın yatırım iştahı neden azaldı?</p>

<p>Asıl can alıcı soru bu.</p>

<p>Adana; arazi, iklim, lojistik, işgücü ve sanayi kültürü açısından Türkiye’nin en avantajlı şehirlerinden biri olmasına rağmen, uzun süredir bu avantajlarını yatırıma dönüştüremiyor.</p>

<p>Bunun birkaç temel nedeni var:</p>

<p>▪︎Yatırımcının önünü açan net bir sanayi vizyonunun zayıflaması</p>

<p>▪︎OSB’lerde arsa üretiminde yetersizlik</p>

<p>▪︎Mevcut parsellerin maliyetinin yatırımcıyı zorlaması</p>

<p>▪︎Yeni yatırım alanları üretmek yerine mevcut alanların “idare edilmesi”</p>

<p>▪︎Şehrin üretim yerine giderek daha fazla tüketim ve rant eksenine kayması</p>

<p>Kısaca söyleyelim:<br />
"Adana yatırımcıyı çağıran değil, bekleten bir şehir görüntüsüne büründü."</p>

<p>Adana OSB özelinde yatırım iştahı neden düşük?</p>

<p>OSB’lerin varlık nedeni çok nettir:<br />
Sanayiciye ucuz, altyapısı hazır, hızlı üretime geçebileceği parseller sunmak.</p>

<p>Bugün gelinen noktada ise:</p>

<p>●Boş ve uygun fiyatlı parsel bulmak çok zor</p>

<p>●Genişleme alanları &nbsp;yetersiz veya alt yapısı hazır değil. Oysa Adana Buyuksehir Belediyesi 20 yıl öncesinden 20 milyon arsayı OSB genişleme/rezervi alanı olarak nazım imar planına koymuş ve Adana'nın önünü açmıştı.</p>

<p>●Yeni yatırımcı için giriş maliyeti yükselmiş durumda</p>

<p>●Küçük ve orta ölçekli sanayici OSB dışında arsa aramaya itiliyor</p>

<p>Bu tablo yatırım iştahını doğal olarak törpülüyor.</p>

<p>Bunun Adana’ya faturası nedir?<br />
Yatırım iştahı düştüğünde sonuçlar gecikmez:</p>

<p>-Üretim artmaz, yerinde sayar</p>

<p>-yatırımcı başka şehirlere gider</p>

<p>-İhracat potansiyeli kullanılamaz</p>

<p>-Yeni istihdam oluşmaz</p>

<p>-Gençler iş için başka şehirlere gider</p>

<p>-Şehir, sahip olduğu potansiyelin altında yaşamaya mahkûm olur</p>

<p>En tehlikelisi de şudur:<br />
Bir şehir, üretimden kopmaya başlarsa geleceğini de yavaş yavaş kaybeder.</p>

<p>İşte en stratejik soru: Yatırım iştahı nasıl yeniden artar?</p>

<p>Çözüm zor değil ama kararlılık ister:</p>

<p>■OSB’lerin asli görevine dönmesi gerekir</p>

<p>■Sanayici için ucuz ve bol üretim parselleri hazırlanmalıdır</p>

<p>■Yeni OSB alanları gecikmeden planlanmalıdır</p>

<p>■Tarıma dayalı, ihtisas ve yüksek katma değerli OSB’ler teşvik edilmelidir</p>

<p>■Yerel aktörler yatırımcının yanında durmalıdır</p>

<p>■“Yapılamaz” yerine “nasıl yapılır” sorusu sorulmalıdır</p>

<p>■Yatırıma teşvik politikalarının uygulanması için tüm kurumlar güçlü lobiler oluşturmalı</p>

<p>Çünkü yatırım iştahı nutukla değil, ortak çabalarla artar.<br />
Güvenle, istikrarla ve samimiyetle beslenir.</p>

<p>Son olarak;<br />
Şu soruyu sormadan bitirmeyelim:</p>

<p>Yatırım ortamını hazırlamak, sanayiciye ucuz ve hazır üretim parselleri sunmak OSB’lerin en temel görevi değil midir?</p>

<p>Eğer bu görev aksıyorsa, yatırım iştahının düşmesine şaşırmamak gerekir.</p>

<p>Adana’nın potansiyeli hâlâ yerinde duruyor.<br />
Mesele, onu uyandıracak iradenin olup olmadığıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 11:46:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güçlüler neden Epstein Adası’nda yaşananlara benzer kirli ve şeytani işlere yönelir?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/gucluler-neden-epstein-adasinda-yasananlara-benzer-kirli-ve-seytani-islere-yonelir-599</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/gucluler-neden-epstein-adasinda-yasananlara-benzer-kirli-ve-seytani-islere-yonelir-599</guid>
                <description><![CDATA[Güçlüler neden Epstein Adası’nda yaşananlara benzer kirli ve şeytani işlere yönelir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çünkü bu insanlar için haz alanı sınırsızdır. Büyük servetlere sahiptirler ve bu parayla, insanın hayatı boyunca ancak bir kısmına temas edebileceği her şeyi çok erken yaşta tüketmişlerdir. Nadir yiyeceklerden elmaslarla süslü kıyafetlere, pahalı arabalardan özel jetlere, dev yatlara kadar… Gücü, iktidarı, bedensel ve cinsel hazları defalarca deneyimlemişlerdir.</p>

<p>İnsan her şeye erken ulaştığında, hayat bir noktadan sonra iki yoldan birine girer:<br />
Ya boşluk duygusuna yenilir ve kendini tüketir; ya da beyninde dopamini yeniden harekete geçirecek “daha önce hiç tatmadığı” şeylerin peşine düşer.</p>

<p>Birçok zenginin hayatı ilk yolla sona ermiştir. Kimi intiharla, kimi alkol ve uyuşturucu bağımlılığıyla, kimi de görünürde parlak ama içten içe çökmüş bir iflasla…</p>

<p>Geride kalanlar ise ikinci yolu seçer. Alışıldık hazlar artık yetmez. Sıradan ilişkiler, sıradan eğlenceler, sıradan güç gösterileri tat vermez. İşte tam bu noktada, ahlak devre dışı kalır, insanlık askıya alınır. Çünkü sınırsız para ve nüfuz, hukuku da vicdanı da aşabileceklerini onlara fısıldar.</p>

<p>Bu kirli düzenin merkezinde ise çoğu zaman güçsüzler vardır.</p>

<p>Kadınlar…<br />
Çocuklar…<br />
Yoksullar…<br />
Göçmenler…&nbsp;<br />
LGBTİ+ bireyler.</p>

<p>Burada altını özellikle çizmek gerekir: Mesele cinsel yönelim ya da kimlik meselesi değildir. Mesele, eşitsizliktir. Toplumda zaten dışlanmış, korunmasız bırakılmış, görünmez kılınmış gruplar; bu çürümüş haz arayışının en kolay hedefi hâline gelir. Güçlü olan, zayıf olanı bir “deney alanı”na çevirir. Kadın bedeni metalaştırılır, çocuk masumiyeti kirletilir, LGBTİ+ bireyler ise çoğu zaman hem kullanılır hem de bir süre sonra bu şımarık tatminsiz insanlar da; &nbsp;gay, lezbiyen, travesti vs deneyimi yaşamak ta isteyebilirler.</p>

<p>Aşırı güç, egemen iktidar anlayışı, bedeni ve insan onurunu tüketilecek bir nesne gibi görür. Haz, rızadan---<br />
Güç, adaletten--<br />
Özgürlük ise sorumluluktan koparılır.&nbsp;</p>

<p>Ortaya çıkan şey artık sapkınlıktan da öte, örgütlü bir ahlaki çöküştür.</p>

<p>Romalıların dediği gibi:<br />
“İnsan doyduğunda, ekmeğin tadını alamaz.”</p>

<p>Ama burada sorun yalnızca doymuş olmak değildir. Sorun, doygunluğun merhameti öldürmesidir. Çünkü bu insanlar için bir damla daha fazla dopamin uğruna başkalarının hayatını karartmak, onurunu çiğnemek, hatta yok etmek bir engel teşkil etmez.</p>

<p>Ve ne yazık ki bu çürüme yalnızca adalarda kalmaz. Medyaya, siyasete, kültüre, hatta gündelik hayata sızar. Normalleştirilir, örtülür, “özgürlük” ya da “özel hayat” kılıfıyla meşrulaştırılmaya çalışılır.</p>

<p>Oysa mesele özgürlük değil;<br />
mesele güçle beslenen bir ahlaksızlığın, insanı insanlıktan çıkarmasıdır.</p>

<p>Ve bu düzen değişmedikçe, ekmeğin tadını kaybedenler açıkça şu mesajı veriyorlar :</p>

<p>"Soykırım, Pedofili veya Yamyamlık bile yapsak hiçbir mahkeme bizi yargılayamaz. Kimse bizi engelleyemez"</p>

<p>Bu mesajı veren Siyonist-Satanist ekabir, Âdeta "Tanrınız biziz. Bize boyun eğeceksiniz" diyor.</p>

<p>Dünya, &nbsp;bunlara itaat eden ve onların kirleriyle kirlenenler ile bunlara direnenlerin mücadele alanı haline geldi. Ne mutlu tarihin doğru tarafında yer alanlara.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 17:22:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsan yaş aldıkça değil...</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/insan-yas-aldikca-degil-598</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/insan-yas-aldikca-degil-598</guid>
                <description><![CDATA[İnsan yaş aldıkça değil...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca insanoğlu hep ölümsüzlüğün peşinde olmuştur. Dünyaya kazık çakmak en büyük hedef olarak hep gündeminde ilk sırayı almıştır. Materyalist bakış açısı için diğer taraf diye bir şey olmadığı için bunu bir nebze anlamak mümkün iken, bunun Müslümanlar için de geçerli olması hicran yarasıdır.</p>

<p>Yaş günleri geleneksel olarak kutlansa da belli bir yaşın üstünde iseniz içinizde kekremsi bir burukluk söz konusudur. Çünkü kalan ömrünüz geçen ömrünüzden daha kısalmıştır. Bu durum ise imanı gollik olanlar için önemli bir kaygı ve aynı zamanda korku sebebidir. Belli bir yaşın üstündeki kişiler için aynalar artık dost değildir. Bütün estetik operasyonlar yıpranma ve deformasyona olan isyanın somut göstergesidir. Mesela saçları pamuk gibi olan birisinin bunları siyaha boyatması onu genç yapmaz! Saçları bu şekilde halletseniz bile cildiniz yine sizi ele verecektir. Netice olarak, âlemin maskarası olmuş bir şekilde ortalıkta dolaşmak içinize siniyorsa ne âlâ, sizi serbest bıraktık.</p>

<p>İnsanın genç görünme ve güzellik uğruna ortaya koyduğu performansı kendini geliştirmek için harcasaydı daha mesut bir hayatı olurdu. İnsanın bu zaafını bilen kişi ve kurumlar ise bunu bir sektöre dönüştürmek suretiyle servetlerine servet katmaktadırlar.</p>

<p>Bütün bu çerçevede İslâm ise bize sürekli orta yolu tavsiye etmiştir. Bir Müslüman hem bu dünya hem de ahiret için hazır olmak durumundadır. Bir defa bedeninin emanet olduğunu bilerek ona ihanet etmemesi elzemdir. Sünnete uygun yaşaması sağlıklı bir yaşlanmayı da beraberinde getireceği için ekstra bir şey yapmasına da gerek olmayacaktır. Ortaya çıkan bütün ruhsal ve bedensel hastalıkların kaynağı sünnete uygun olmayan yaşantımız olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla aslında yaşamanın da sağlıklı yaşlanmanın da formülü inancımızda mevcuttur. Müslüman bilir ki ecel saati değişmez, dolayısıyla ömrünü sadaka ve hayırlı işlerle bereketlendirme derdindedir. Bu yüzden de yaşlılık onun için fani olan bu dünya hayatından ebedi olan ahiret hayatına hicret olmaktadır. Bu durum ise aynı zamanda düğün gecesi olacağı için problem değildir.</p>

<p>Sonuç olarak; insan yaş aldıkça değil, içine attıkça yaşlanır. Biyolojik yaşlanmanın yanı sıra psikolojik yaşlanmanın daha önemli olduğu ve onu yönetmenin ise yaşam kalitesi ile doğrudan bağlantılı olduğu unutulmamalıdır.</p>

<p>Ömür denilen süreyi değiştirme şansımız olmadığına göre bunun faydalı ve yararlı geçirmek en rasyonel davranış olacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 09:57:14 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasette Algı ve Adana Gerçeği: Metrekareye 138 kg. yağmur...</title>
                <category>Erol Saylan</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/siyasette-algi-ve-adana-gercegi-metrekareye-138-kg-yagmur-597</link>
                <author>erolsaylan01@gmail.com (Erol Saylan)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/siyasette-algi-ve-adana-gercegi-metrekareye-138-kg-yagmur-597</guid>
                <description><![CDATA[Siyasette Algı ve Adana Gerçeği: Metrekareye 138 kg. yağmur...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adana'da meteoroloji verilerine göre metrekareye 138&nbsp;kg. düşen yağmur sonrasında şehirde ciddi su baskınları yaşandı. Bu son yağışlar, Adana’daki altyapı eksikliklerinin ne kadar büyük bir sorun olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.</p>

<p>Geçmiş yıllara baktığımızda bu derece yoğun yağışlar sonrasında, hangi siyasi parti veya belediye yönetimi olursa olsun Adana’da benzer sonuçlar yaşandığını hepimiz biliyoruz.</p>

<p>Ancak; bu tür durumlarda siyasi partilerin siyaset yapma amacıyla durumu kullanarak algı yaratma çabaları, kendilerine olan toplumsal güveni her zaman zedelemiş ve çözüm arayışını engellemiştir.</p>

<p>Bu sonuç;&nbsp;tarihte de böyleydi, şimdi de böyle ve yarınlarda da böyle olacaktır...</p>

<p>Öyle ki; her dönemde, hangi parti mensubu olursa olsun algı yaratma çabasıyla zor zamanı fırsat bilip kullanan siyasiler, sonraki zamanlarda haklı oldukları konularda dahi yaptıkları siyasi çıkışlarda, vatandaşın kendilerine olan güvenini kaybetmesine ve inancını yitirmesine neden olmuşlardır.</p>

<p><strong>Doğal Afetler ve Altyapı Eksiklikleri:</strong></p>

<p>Tarihten bu yana bu derece yoğun yağışlar sonrasında Adana'da meydana gelen su baskınları, nüfusun da çoğalmasıyla şehrin altyapısındaki eksiklikler nedeniyle daha da kötü bir hal almıştır.</p>

<p>Bu tür afetlerin önlenmesi ve zararlarının minimize edilmesi için altyapı yatırımlarının artırılması konusunda elbette herkes hemfikirdir.</p>

<p>Ve bu yatırımlar, belediyelerin yetmediği durumlarda merkezi hükümet eliyle, siyasi emeller düşünülmeden, kenti yöneten belediyenin hangi partiden olduğuna bakılmaksızın, 2,5 milyon Adanalı vatandaş düşünülerek yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Tarihten bu yana süregelen bu sorunu, belediyeler ve merkezi hükümet ortak çalışmalar yaparak&nbsp;çözmelidir.</strong></p>

<p>Kentsel dönüşüm adı altında yaratılan rant ortamı, örneğin 5 katlı bir binanın yıkılıp yerine 15 katlı bir bina yapılması gibi temelden plan-program eksikliğiyle, yol-altyapı-otopark gibi konularda kenti yetersiz hale getirmeye, halihazırda altyapı konusundaki eksikleri daha da büyüterek üstüne yeni sorunlar doğurmaya devam etmektedir.</p>

<p><strong>Siyasi Partilerin Rolü ve Algı Yönetimi:</strong></p>

<p>Farklı dönemlerde görev yapan belediye başkanları da bu derece yoğun yağışlar sonrasında aynı sorunlarla karşılaşmış ve vatandaşın sorunlarıyla uğraşırken bir de siyaset uğruna yaratılan algılarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır.</p>

<p>Zamanda biraz geriye giderseniz;</p>

<p><strong>MHP’li Hüseyin Sözlü, AK Parti’li Azim Öztürk ve Fatih Mehmet Kocaispir dönemlerinde bu denli yağışlar sonrasında farklı tablolarla mı karşılaştı Adana… </strong></p>

<p><strong>Şu anda görevde olan MHP’li Sarıçam Belediye Başkanı Bilal Uludağ, bu son yağışlarda <em>“Sarıçam’da hiç sorun yaşamadık”</em> diyebilir mi?</strong></p>

<p>Maalesef ki bugün MHP ve Ak Parti’nin basına servis ettiği bültenler sonrasında Adana basınında çıkan haberleri üzülerek okudum;</p>

<p>Hükümette iktidar, Adana Belediyelerinde muhalefet konumunda olan siyasi partiler, bu tür olaylar karşısında algı yaratarak belediyeleri ve dahi başkanları suçlama eğilimine girdiler.</p>

<p>Böyle zor zamanlardaki bu tür yaklaşımların, genellikle çözüm odaklı olmaktan uzak ve toplumsal güveni zedeleyici yaklaşımlar olduğunu görmemek elde değil…</p>

<p>Adana’nın yaralarını tek yumruk olup sarmak çabasına girmek varken, Ankara siyasetinin yanlışlarını örnek alarak, particilik mantığıyla belediyeleri suçlamak eminim ki memlekete faydadan çok zarar verir.</p>

<p><strong>Algı Yönetiminin Toplumsal Etkileri:</strong></p>

<p>Hangi parti ve dahi konu ne olursa olsun, bu tür algı yaratma çabaları toplumda güvensizlik ve kutuplaşmaya neden olurken gerçek sorunların çözülmesini engelleyerek toplumun zor zamanlarda birlikte hareket etme kapasitesini azaltır.</p>

<p>Bu da Türk Milleti olarak yaşadığımız coğrafyada, Adana olarak ise çevre illere göre sürekli geride kalıp gelişemememiz noktasında istediğimiz en son durumu oluşturur…</p>

<p><strong>Sonuç:</strong></p>

<p>Bu zorlu süreçte; dayanışmayı güçlendirmek en önemli önceliğimizin olmasının yanında, siyasi partiler ve tüm paydaşlar olarak el birliğiyle hareket etmemiz gerektiğine inancım tamdır.</p>

<p>Ankara’nın kötü ve bence artık kaliteden uzak siyasetini örnek alıp Adana’ya taşımak yerine, Adana’da parti gözetmeksizin tek yumruk olup Ankara’ya örnek olmak Adana'ya&nbsp;daha çok yakışacaktır.</p>

<p>Geçmiş olsun Adana…</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 21:08:53 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/erol-saylan-1685813787.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adana’nın sessiz yarası</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/adananin-sessiz-yarasi-596</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/adananin-sessiz-yarasi-596</guid>
                <description><![CDATA[Adana’nın sessiz yarası]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>6 Şubat 2024 depremleri denildiğinde akla ilk gelen şehirler Hatay, Kahramanmaraş, Adıyaman oluyor. Enkaz görüntüleri, kaybolan hayatlar, yerle bir olan kentler…<br />
Haklı olarak hafızamız bu şehirlerde donup, takılı kalıyor.</p>

<p>Ama bir şehir var ki, sesi çok çıkmadı; yarası sessizdi, ağırdı ve hâlâ kanıyor: Adana.</p>

<p>418 kişinin yaşamını yitirdiği Adana’da, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Adana İl Müdürlüğü’nün tespit ettiği; &nbsp;3 bin 297 AĞIR HASARLI ve de ORTA HASARLI 4 bin 62 binanın durumları da hiç iç açıcı değil. Az hasarlı bina sayısını saymıyorum bile. Şimdi bunlar yavaş yavaş yıkılıyor...Yerlerine &nbsp;yönetmeliklere uygun sağlam binalar yapılıyor..?</p>

<p>Daha önce bu özen, dikkat ve &nbsp;denetimler yapılamaz miydi?</p>

<p>Evet, Adana’da yıkılan bina sayısı diğer illere kıyasla daha azdı. Bu gerçek, ilk günlerde bir “şanslı şehir” algısı oluşturdu. Oysa zaman, bu algının ne kadar yanıltıcı olduğunu acı biçimde gösterdi. Deprem sonrası yapılan incelemelerde ağır hasarlı bina sayısının sanılandan çok daha fazla olduğu ortaya çıktı. Bugün özellikle Çukurova ilçesinde peş peşe yıkılan binalar, bu gerçeğin somut kanıtı. Sadece Adana'da yüzbinlerce insan etkilendi bu felaketten.</p>

<p>Adana’nın silueti değişiyor.<br />
Ama bu değişim, planlı bir dönüşümün değil; ihmalin, denetimsizliğin ve yıllarca biriktirilmiş yanlışların sonucu.</p>

<p>Asıl mesele de tam burada başlıyor.</p>

<p>Bu yıkımın sebebi deprem değil yalnızca. Deprem bir sonuçtu. Asıl neden;</p>

<p>&nbsp;-Bu ülkeyi ortadoğulu bir ülke zanneden, fırsatçı, kifayetsiz muhteris kişi ve kurumlar&nbsp;<br />
– Güçlü ve bağımsız bir denetim mekanizmasının olmayışı,<br />
– “Nasıl olsa bir şey olmaz” cezasızlık algısının olması.<br />
– Betonun insan hayatından daha değerli görüldüğü rant iştahıdır.</p>

<p>Yıllarca zemin etüdü kağıt üzerinde yapıldı.<br />
Yıllarca projeye aykırı katlar “hallederiz” mantığıyla görmezden gelindi.<br />
Yıllarca imar aflarıyla, hukuksuzluk meşrulaştırıldı.</p>

<p>Deprem geldiğinde ise bina yıkılmasa bile şehir çöktü.<br />
İnsanlar evlerinden çıktı, mahalleler boşaldı, güven duygusu sarsıldı.<br />
Bugün Adana’da yıkılan her hasarlı bina, sadece betonu değil; bu sistemin çürümüşlüğünü de ortaya döküyor.</p>

<p>Hatay’ı, Kahramanmaraş’ı, Adıyaman’ı düşünmek bile insanın içini parçalıyor. Orada şehirler yok oldu. Adana’da ise şehir ayakta ama ruhu yaralı.<br />
Ve bu yara, “bize bir şey olmadı” rehavetiyle iyileşmez.</p>

<p>●Eğer bu süreçten gerçek bir ders çıkarılmazsa;<br />
●eğer denetim yine kâğıt üzerinde kalırsa,<br />
●eğer müteahhitlik hâlâ ehliyet değil para işi olarak görülürse,<br />
bir sonraki depremde Adana’nın adı da o acı listeye eklenebilir.</p>

<p>Deprem kader değildir.<br />
Kader olan; akıl, ahlak ve sorumlulukla yönetilen şehirlerdir.</p>

<p>Bugün Adana’da yıkılan her bina bize şunu fısıldıyor:</p>

<p>“Geçmişin hatalarını örtmeyin, geleceği kurtarın.”</p>

<p>Kaybedilen canlar, depremin ekonomik boyutu, sonrasında yapılan yenileme çalışmalarının ekonomik boyutu...o kadar büyük veballere soktu ki kişileri ve kurumları.&nbsp;</p>

<p>Maddi ve manevi yönden büyük yanlışları yaşadık ülke ve kent çapında.&nbsp;</p>

<p>Artık yeter!&nbsp;</p>

<p>Aklın, bilimin ve vicdanın &nbsp;çağrısını duymak zorundayız.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 14:14:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Derin Hoca</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/derin-hoca-595</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/derin-hoca-595</guid>
                <description><![CDATA[Derin Hoca]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu topraklarda inanç çok farklı biçimlerde yaşanmaktadır. Zaman, mekân, coğrafya ve de bölgeye göre genel çerçevesi ortak olsa da itikat noktasında çok bariz farklılıklar vakay-ı âdiyedendir. Aslında dünyanın birçok yerinde benzer durumların olması yine de meseleye haklılık kazandırmıyor.</p>

<p>Özellikle kırsalda doğup, büyümüş olan yaşlılar için köyündeki hoca ve her bir sözü kutsal metin hükmündedir. Hocaya olan inançlarını ise sadece iki kelime ile ifade ederler, “Derin Hoca” dendiğinde ayrıca açıklamaya ihtiyaç duyulmaz. Bu büyülü ifade ile herkes aynı şeyi anlar ve kimse de çıkıp bunu sorgulamaz!</p>

<p>Halkın bu şekilde tabu olarak gördüğü hoca da imanında bir zafiyet var ise bu durumu istismar edebilir. Bu anlamda hocaya bırak karşı gelmeyi, sorgulamak bile dine karşı hakaret sayılacağı için de hoca bu konfor alanında dokunulmaz bir şekilde krallar gibi yaşamaktadır. Bu dokunulmazlık bugünkü milletvekillerin de bile yok. Gensoru olarak milletvekilleri bile tartışmalı duruma düşerken derin hocaların böyle bir tehlikesi bile söz konusu değildir.</p>

<p>Bu şekilde olunca da ortaya kültüre dayalı bir Müslümanlık çıkmaktadır ki birçok konuda ikilem kaçınılmazdır. Atadan, büyüklerden alışkanlık ve taklidi bir şekilde kültüre dayalı inanç sahih Müslümanlık ile çatışması elzemdir. Kur’an, sünnet, hadis, icma ve kıyas gibi referanslar bir yana derin hocanın söyledikleri diğer tarafta olmak üzere en basit bir mevzuda bile anlaşmak mümkün değildir.</p>

<p>“Şimdiki hocalar ne bilir!” diyerek tartışmayı farklı bir mecraya çekerek zeytinyağı gibi üste çıkmakta beis görmezler. Siz her ne kadar bunun yanlış olduğunu İslâm kaynaklarını meseleyi bu şekilde izah ediyor deseniz bile sonuç değişmiyor. “Biz kalktık öyle gördük, eski köye yeni adet getirmeyin!” diyerek son noktayı koyuyorlar.</p>

<p>Değişime kapalı, yeni olan her şeye dirençli olan büyüklerimizi daha fazla üzmeden eyvallah diyerek bir orta yol bulmak en mantıklı idare olacaktır. Sabit fikirler paslı çiviler gibi olduğundan onları söküp atmak kolay değildir.</p>

<p>Sonuç olarak; “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder!” atasözü çerçevesinde meseleyi toparlamak gerekiyor. Dolayısıyla söylenen her sözün bir etkisi olacağı ve bunun nesilden nesile aktarılarak bir kült haline geleceği göz önüne alınarak sorumlu davranmak gerekiyor. Aksi takdirde ortaya dinle ve inançla ilgisi olmayan hurafeler çıkmaktadır ki bunları günümüzün en derin hocaları bile düzeltemez.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 09:46:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Köyden kente sosyolojik dönüşüm</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/koyden-kente-sosyolojik-donusum-594</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/koyden-kente-sosyolojik-donusum-594</guid>
                <description><![CDATA[Köyden kente sosyolojik dönüşüm]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İlk çağda insanlar sadece ihtiyaçları kadar üretim yaptıkları için mutlu ve mesut bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı. Mal biriktirme gibi bir düşünceleri olmadığı içinde bunu satmak gibi bir kaygıları da yoktu. Mülkiyet kavramı ve rant gibi bir dertleri olmadığı için de para da doğal olarak hayatlarında mevcut değildi. Çok ihtiyaç olursa trampa olarak karşılıklı mal değişimi ile ihtiyaçlar giderilirdi. Bütün bu yokluklar içinde dahi varsıl bir şekilde son derece basit hayatları vardı.</p>

<p>Değişen ve dönüşen çağla birlikte hayatımızda çok şey değişti. Eskiden köyden şehre gelenler aynı zamanda; kültür, gelenek, töre ve medeniyetlerini de birlikte getirmek suretiyle yeni bir yaşama tutunmaya çalışırlardı. Aslında köyünü şehre taşıyarak hemşeri oluşumları ile dışa kapalı bir şekilde arafta kalmaktan gocunmazlardı. Mahalle hayatıyla ikili ve sıcak ilişkiler köyün bir devamı olarak sürüp giderdi. Bu durum da çok sürmedi ve değişen çağla birlikte hayatımıza yeni bir kavram daha girmiş oldu.</p>

<p>O kavram ise, “Kent” olarak artık hayatımızın merkezinde yer almaktadır. Çoğu zaman şehir ile karıştırılsa da aslında ikisi birbirinden farklı kavramlardır. Şehirde; mahalle yaşantısı, insani ilişkiler, sıcak temas ve gelenek var iken bunları kent yaşamında bulmanız olası değildir. Gökyüzüne uzanan gökdelenler, akıllı binalar, etrafı kale duvarı gibi çevrilmiş siteler ve yüksek güvenlik önlemleri ile insani olmayan ne varsa hepsi kent yaşamında mevcuttur. Herkesin acelesi var, kimsenin kaybedecek zamanı hatta selam verecek vakti yok. Tanımadığı insanları yok hükmünde gören bir anlayış, şüpheci bir yaklaşım ile âdeta paranoyak bir ruh haliyle ortalıkta serseri mayın olarak dolaşan insanlar topluluğu kent yaşamının özeti olmaktadır.</p>

<p>Kent yaşamında her türlü konfor olmasına rağmen huzur maalesef yok. Akvaryumda yaşayan balıklar ne kadar mutlu ve özgür ise kent insanları da o kadar mutlu ve özgürler, ne fazla ne eksik! Oysaki dışarıda okyanuslar var fakat bilmeyince herkes kendi kapanlarını dünya zannediyor.</p>

<p>Sonuç olarak; köyden şehre, şehirden de kente olan sosyal dönüşüm kademeli olduğu için kimse farkına varmadan bu kapana sokulmuştur. Kanıksana kanıksana ortaya çıkan son durum kimseyi memnun etmese de geri dönüşe imkân tanımıyor. Kısa vadede olmasa da orta vadede her şey tersine dönerse çok da şaşırmamak gerekecektir. Bunun fragmanını pandemide gördük fakat insanoğlu balık hafızalı olduğu için hızlıca eskiye geri döndük. Fakat bundan sonraki süreçte toplumsal bir travma yaşandığında hep birlikte geri dönülmez yola girmemiz sürpriz olmayacaktır. Metropol insanı bir gün mezraya geri dönerse şaşırmamak gerekir!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 18 Jan 2026 18:12:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adana Sanayisi: Gücünü Kaybetmedi, Yönünü Kaybetti</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-sanayisi-gucunu-kaybetmedi-yonunu-kaybetti-593</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-sanayisi-gucunu-kaybetmedi-yonunu-kaybetti-593</guid>
                <description><![CDATA[Adana Sanayisi: Gücünü Kaybetmedi, Yönünü Kaybetti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adana, bu ülkenin sanayi hafızasında özel bir yere sahiptir.</p>

<p>Cumhuriyet daha emekleme dönemindeyken, Çukurova’nın pamuk tarlaları yalnızca tarımı değil, sanayiyi de besliyordu. İplikten dokumaya, çırçırdan yağa uzanan üretim zinciri, Adana’yı Anadolu’nun ilk sanayi kentlerinden biri haline getirmişti.</p>

<p>Bir zamanlar “tekstil başkenti” denildiğinde akla Adana gelirdi. Sümerbank’ın bacaları tüter, Sabancı'ların, Sapmaz'ların, Sabuncu'ların birbirinden değerli, çeşitli fabrikaları yalnızca mal değil, bir şehir kültürü üretirdi. İşçi sınıfı vardı, sendika vardı, üretim vardı.Zenginlik , adil maaş sistemi vardı. En önemlisi de gelecek umudu vardı.</p>

<p>Peki ne oldu?</p>

<p>Duran makinalar değil, zihniyet Oldu. Sanayileşmenin sürekli geliştiği, çeşitlendiği bir dönemde Adana'nın siyasi temsilcileri, STK lar, bürokrasi ve iş alemi uzun yıllar ya kulağının üzerine yattı ye de işin kolayını seçti.&nbsp;</p>

<p>Dünyadaki; &nbsp;<br />
buhar makinaları,&nbsp;<br />
matbaa,&nbsp;<br />
tekstil,&nbsp;<br />
otomotiv,&nbsp;<br />
elektronik,&nbsp;<br />
dijital üretim ve yazılımlar,&nbsp;<br />
yapay zeka,&nbsp;<br />
cip üretimi,&nbsp;<br />
batarya...&nbsp;<br />
Sıralaması önümüzde örnek bir endüstri sıralaması olarak dururken bu sıralamanın ilk sıralarında takılı kalmak &nbsp;bu kente çok pahalıya mal oldu.<br />
&nbsp;<br />
Özetlersek, Adana sanayisi çökmedi; yerinde saydı. Gidenler akıllılık edip daha yüksek teknolojilere terfi ettiler. Biz onlardan safça kente sadakat bekledik. Oysa Sermayenin, üretimin en önemli limanları güven, gelişim ve kârlılık faktörleriydi.</p>

<p>1990’lardan itibaren dünya değişirken, Adana aynı hikâyeyi tekrar etmeye devam etti. Pamuk azaldı, tekstil küresel rekabette zorlandı ama şehir yeni bir yol arayışına girmedi. Emek yoğun, düşük katma değerli üretime mahkûm kaldık.</p>

<p>Oysa sorun fabrika eksikliği değildi. Adana Organize Sanayi Bölgesi bugün hâlâ Türkiye’nin en büyüklerinden biri. Yüzlerce fabrika, on binlerce çalışan, güçlü bir altyapı… Yani potansiyel yerinde duruyor.</p>

<p>Eksik olan şey vizyondu bu kentte. Bu vizyonsuzluk bize dünyada en çok uyuşturucu kullanımında 3.ncüluk, ekonomik olarak 8.ncilik, kişi başı gelir ve gelişmişlikte 25.ncilik olarak geri döndü. Kentin trafik karmaşası, &nbsp;plansızlığı, kirliliği, mafyalaşma vs ilave bonuslarımız oldu.</p>

<p>Sanayilesme öykümüze geri dönelim. Özet bir slogan cumle ile : "Sanayi Var, Hikâye Yok" diyebiliriz.</p>

<p>Bugün Adana’da sanayi var ama heyecan verici &nbsp;bir “sanayi hikâyesi” yok.</p>

<p>Kimya deseniz yarım, enerji deseniz gecikmiş, yazılım ve yüksek teknoloji deseniz neredeyse yok. Üniversiteler var ama sanayiyle yan yana değil. Gençler var ama üretimin merkezinde değil.</p>

<p>Daha acısı şu:<br />
Adana sanayicisi Değişime uzak kaldı, &nbsp;risk almadı, devletten ve piyasadan gelecek rüzgârı bekledi. Bu bekleyiş, şehri Mersin’in limanına, İstanbul’un sermayesine, hatta yurt dışına bağımlı hale getirdi.</p>

<p>Asıl Kaybımız Ne?<br />
Adana’nın kaybı fabrika değil; zaman kaybı oldu aslında.<br />
Tekstil bizi ayakta tuttu ama ileri taşımadı. Bugün hâlâ 50 yıl önceki üretim modelini konuşuyorsak, sorun küresel değil, yereldir.</p>

<p>Oysa Adana:</p>

<p>Tarımı kimyayla buluşturabilirdi,</p>

<p>Enerji üretimini batarya teknolojisine dönüştürebilirdi,</p>

<p>OSB’yi teknoparkla, yüksek teknolojili ürün üretimiyle entegre edebilirdi,</p>

<p>TEMSA OTOBÜS fabrikası &nbsp;oluşturduğu yan sanayiin de etkisiyle otomobil fabrikasına da vesile olabilirdi.</p>

<p>Üniversiteyi diplomanın değil, patentin merkezi yapabilirdi.</p>

<p>Bunların hiçbiri hayal değildi.</p>

<p>Şimdi Son Bir Şans Var:<br />
Dünya yeniden sanayileşiyor. Enerji, gıda, çip, batarya, yazılım, yapay zeka, robot teknolojileri yeni çağın anahtarları. Adana bu yarışa hâlâ girebilir. Ama bunun için cesur bir kopuş, cesurca yönlendirmeler gereklidir&nbsp;</p>

<p>Tekstilden vazgeçmek değil;<br />
tekstile mahkûm olmaktan vazgeçmek gerekiyor. Tekstilde dunya markaları oluşturabilmek gerekliydi.</p>

<p>Adana’nın ihtiyacı yeni fabrika değil, yeni bir akıl.</p>

<p>Ve belki de en zor soru şu:<br />
Bu şehir, artık konfor alanından çıkıp, ciddi Ar-Ge ile, inovatif bir bakışla &nbsp;dönüşebilmeye hazırlanmalıdır.&nbsp;<br />
Bunun için tepeden tırnağa bir zihniyet değişiminin zamanı geldi, geçiyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 Jan 2026 09:58:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2025 Yılının Z Raporu</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/2025-yilinin-z-raporu-592</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/2025-yilinin-z-raporu-592</guid>
                <description><![CDATA[2025 Yılının Z Raporu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ticari işletmeler gün sonunda faaliyetlerinin tamamını görmek için yazarkasa veya POS cihazından Z raporu almaları vakay-ı âdiyedendir. Bundan mülhem bizim de geçen yıla ait kitap okuma faaliyetini görsel olarak sunmanın ötesinde hikâyesini de anlatmak vacip oldu.</p>

<p>Sürekli okuyan birisi olarak benim için okumak; nefes almak, yemek ve su içmek gibi rutinin bir parçasıdır. Fakat geçtiğimiz sene için işi daha disiplinli bir şekilde âdeta okuma kampına çevirmek suretiyle tamamladım. Bir yıl gibi uzun bir süre ve istikrarı sekteye uğratmadan bunu başarmak bile büyük başarıydı. Dile kolay tam 365 gün aynı disiplin ile bir çabanın içine girmek çelik gibi irade ile mümkün olmaktadır.</p>

<p>Okumak, sonradan kazanılan bir durum değildir. Bir insan ya okuyordur ya okumuyordur bunun ortası mevcut değildir. Okumanın zevkine varmanın tarifi yoktur. Bunu ancak kitap kurtları bilir. Okuduğunuz kitabın içine girdiğinizde artık siz başka bir âlemde başka bir zamanda yolculuğa çıkmış olduğunuz için bu dünya ile bağınız kopmuş demektir.</p>

<p>2025 yılında okuduğum 89 kitap geniş bir yelpazede yer aldığı için ancak genel bir değerlendirme mümkün olacaktır. Yerli, yabancı; roman, deneme, araştırma, şiir, biyografi, klasikler derken bu kadar çok kitap okuyunca haliyle birbirine karışmıştır. Her şeye rağmen okunan her kitap farkında olmasanız da bilinçaltında bir birikmeye sebep olmaktadır. Bu durum; kelime haznesi, kendini ifade, olumlu cümle kurma ve derin düşünme anlamında bir farkındalık ortaya koymaktadır. Madalyonun arka yüzünde ise duygu, düşünce, vizyonunuz okuma ile değişse de bunun kişilik ve karakterinize yansıması sınırlı olmaktadır.</p>

<p>İyi kitap, daha ilk paragrafında sizi sarıp sarmalayarak içine çekmektedir. Bu durum yazarın ustalığını göstermesi bakımından çok belirleyici bir kriterdir. Bazı kitaplar ise âdeta okunmamak için yazılmış olsa da prensip olarak hiç bir kitabı yarıda bıraktığım olmamıştır. Çok zorlansam da bitirdiğimde ondan bile bir fayda elde ettiğim olmuştur.</p>

<p>Ustalıkla ilgili diğer bir unsur ise bir anlık olay ve durumun çok veciz olarak ifade edilerek sayfalarca yazılmasıdır. Bu gibi durumlarda roman kahramanı ile birlikte âdeta o anı yaşar ve etkisinden kurtulamazsınız. Yazar sizi maceradan maceraya sürükleyerek zaman tünelinde yok olmanıza sebep olmaktadır.</p>

<p>Yazarların dilbilgisi ve imla konusunda ortaya koydukları performans çoğu zaman fecaat düzeyindedir. Büyük yayınevleri bunu editörler vasıtasıyla hallederken diğerleri maliyeti dolayısıyla olduğu gibi bastıkları için yanlışları düzelteyim derken okumak bir işkenceye dönüşmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak; dijital çağ ile birlikte olmayan okuma alışkanlığı hepten yerle yeksan olmuştur. Toplumda farkındalık oluşturmak adına ortaya koyduğum performans ve paylaşım ile bir mesaj verebildiysem kendimi bahtiyar addetmiş olacağım. Kitabın, yazarın, okumanın ve tefekkürün olmadığı bir toplumun müreffeh bir seviyeye ulaşması mümkün değildir!</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 09:34:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adana artık neyi bekliyor?</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-artik-neyi-bekliyor-591</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/adana-artik-neyi-bekliyor-591</guid>
                <description><![CDATA[Adana artık neyi bekliyor?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adana’nın Kaybedecek Zamanı Yok: Yeni Bir Sanayi ve Tarım Hikâyesi Şart</p>

<p>Adana, uzun süredir üzerinde taşıdığı ölü toprağını artık silkelemek zorundadır.</p>

<p>Bu şehir, potansiyelini bilen ama kullanamayan bir dev gibidir.</p>

<p>Verimli toprakları, genç nüfusu, limanlara ve enerji hatlarına yakınlığıyla Türkiye’nin en stratejik kentlerinden biri olan Adana, ne yazık ki yüz yıldır aynı sanayi ve tarım kalıplarına sıkışıp kalmıştır.</p>

<p>Bugün açıkça söylemek gerekir:<br />
Adana’nın sanayi ve tarım rejimi değişmelidir..!</p>

<p>Ve bu değişim, makyajla değil, köklü bir zihniyet dönüşümüyle mümkündür.</p>

<p>Tekstil Kısır Döngüsünden Çıkmak Zorundayız !</p>

<p>Tekstil, Adana sanayisinin tarihidir; ancak geleceği değildir.<br />
Düşük katma değerli, yoğun emek gerektiren ve küresel rekabette hızla kan kaybeden bu alana mahkûm olmak, kenti yerinde saymaya mahkûm etmektir.</p>

<p>Artık şu soruyu sormak zorundayız:<br />
Neden Adana’da çip üretilmesin?<br />
Neden batarya, enerji depolama sistemleri, yazılım tabanlı sanayi ürünleri bu kentte doğmasın?<br />
Neden savunma sanayi için, nükleer santraller için üretimler yapılmaz?</p>

<p>Adana’nın endüstriyel geleceği;<br />
kimya, yenilenebilir enerji,<br />
ileri malzeme teknolojileri,<br />
yazılım ve elektronik tabanlı üretim gibi yüksek katma değerli alanlarda şekillenmelidir.</p>

<p>Sanayi bölgeleri yalnızca fabrika kümeleri değil; üniversite, AR-GE ve girişimcilik ekosistemleriyle bütünleşmiş teknoloji merkezleri hâline gelmelidir.</p>

<p>Tarım, ham üretim değil, akıllı ve markalı üretim haline dönüşmelidir&nbsp;</p>

<p>Adana tarımı da aynı kaderi paylaşmaktadır: Üretiyor ama kazanamıyor...</p>

<p>Narenciye bahçeleri var, fakat narenciyeden dünya markası çıkaramıyoruz.</p>

<p>Sebze ve meyve üretiyoruz, ama işleyemiyor, paketleyemiyor, katma değer ekleyemiyoruz.</p>

<p>Oysa yeni tarım modeli nettir:<br />
İşlenen, markalaşan ve ihraç edilen tarım.</p>

<p>Narenciyenin sadece portakal olarak değil; konsantre, markalı meyve suyu, aroma, meyve salatası, kozmetik hammaddesi ve fonksiyonel gıda olarak değerlendirildiği, meyve ve sebzenin çeşitlendirildiği ve işlendiği bir tarım-sanayi entegrasyonu Adana’nın yeni hikâyesi olmalıdır.</p>

<p>Manda, Süt ve Dut: Neden Dünya Markası Olmasın?<br />
Bölgede iklim ve doğa şartları son derece uygun olmasına rağmen yeterince değerlendirilmemiş alanlar da vardır.<br />
Bunların başında manda yetiştiriciliği, manda sütü ürünleri ve dut gelmektedir.</p>

<p>Adana ve çevresinde;<br />
manda, manda sütü ve dut ürünlerine odaklı ihtisas Organize Sanayi Bölgeleri kurulabilir.<br />
Buradan dünyanın en kaliteli peynirleri, yoğurtları, kaymakları ve dut bazlı fonksiyonel gıdaları neden çıkmasın?</p>

<p>İtalya’nın parmesanla, mozerella ile, Fransa’nın roquefortla, Hollanda’nın goudayla yaptığı şeyi Adana neden başaramasın?</p>

<p>Mesele Potansiyel Değil, Cesaret Meselesidir !</p>

<p>Adana’nın sorunu imkânsızlık değildir.</p>

<p>Sorun; alışkanlıklara saplanıp kalmak, risk almamak ve vizyon eksikliğidir.</p>

<p>Bu şehir; sanayide yüksek katma değer, tarımda işleme ve markalaşma, ekonomide yenilik ve teknoloji ekseninde yeni bir yol çizmek zorundadır.</p>

<p>Adana’nın artık yeni bir hikâyeye ihtiyacı var.</p>

<p>Ve bu hikâye, geçmişe övgüyle değil; geleceğe cesaretle bakılarak yazılabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Dec 2025 09:53:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anadolu müslümanlığı ve ötesi</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/anadolu-muslumanligi-ve-otesi-590</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/anadolu-muslumanligi-ve-otesi-590</guid>
                <description><![CDATA[Anadolu müslümanlığı ve ötesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İslâm, evrensel bir din olsa da Müslümanlık değişik coğrafyalarda yerel unsurlarla bezenmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Dinin, kültür ve gelenek ile harmanlanmış uygulaması Kur’an çerçevesinde olduğu sürece problem teşkil etmeyecektir.</p>

<p>Anadolu coğrafyasında da Müslümanlık yine aynı saiklerle kabul görmüş ve uygulanmıştır. Anadolu Müslümanlığı insanı esas alan, odağında insan olan hümanist bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Yunus Emre, Mevlana ve Hacı Bektaş çizgisi ile “ Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü veya Ne olursan ol, yine gel!” felsefesidir. Kısaca tasavvuf ile harmanlanmış, tekke ve zaviyelerle hayat bulmuş bir yaşam tarzıdır.</p>

<p>Anadolu Müslümanlığı; bir din, mezhep, ideoloji ve fraksiyon değildir. Sadece yerel unsurlarla süslenmiş bir inanç sistemidir. Dolayısıyla dünyaya baktığımız zaman çok geniş coğrafyaya yayılmış İslâm, kültürel olarak da çok farklı yaşanmaktadır. Bu durum bir ayrışma değildir. Bunu sadece zenginlik olarak görerek bir farkındalık olarak telakki etmek meselenin halli yolunda önemli bir merhale olacaktır.</p>

<p>Anadolu Müslümanlığı zaman içerisinde siyasete de malzeme olarak kullanılmaktadır. Fakat din konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan bazı politikacılar çam devirmeye devam etmektedirler. Kendileri seküler yaşadıkları için yaşadıkları gibi inanmaları da sürpriz değildir. Dolayısıyla CHP lideri Özgür Özel de gündeme dair değerlendirmesinde; <em>“Bu ülkede kendi kendini Müslüman olarak tanımlayan ve yılbaşı gecesinde ailesi ile birlikte içki içmeyi ‘günah saymayan’ bir Anadolu Müslümanlığı geleneği var.”</em> diyerek kendince verdiği fetva ile evlere şenlik bir duruma çanak tutmuştur.</p>

<p>İnancımızın kesin olarak yasak ve haram kıldığı içkiye kendince kılıf uydurması kabul edilebilir değildir. Bu milletin kutsal ve değerlerine bu kadar uzak bir muhalefet liderinin iktidar hedefinin olması da akla ziyandır. Zaman ve dönem değişse de CHP zihniyeti maalesef değişmiyor. Türkiye’nin birinci partisi olarak ortaya koydukları söylem bu zihniyetin devam etmesi durumunda iktidar olmaları ham hayal olmaktan öteye geçmeyecektir. Koskoca bir partide lider her şeyi bilmek zorunda değildir fakat bu kadar danışman ne iş yapmaktadır diye insan sormadan edemiyor. Mezar başında içki içen bir liderin vizyonu ile CHP’nin iktidar olması en azından bu yüzyılda mümkün değildir.</p>

<p>Sonuç olarak; Anadolu irfanı ile ortaya çıkan Anadolu Müslümanlığı bin yıldır bu toprakların özüdür. Bunun başka mecralara çekilerek herkesin kendince fetva vermesi dine zarar vermeyecek fakat kendilerini boşa düşürecektir. İslâmı yumuşatalım derken dinin dışına çıkanlar iki cihanda da hüsranda olacaklardır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Dec 2025 09:15:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ÂLÂ KASTAMONU, KASTAMONU ÂLÂ</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/ala-kastamonu-kastamonu-ala-589</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/ala-kastamonu-kastamonu-ala-589</guid>
                <description><![CDATA[ÂLÂ KASTAMONU, KASTAMONU ÂLÂ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Yurdumun birçok köşesinde popüler şehirlerin varlığı herkesin malumudur. Doğal olarak göz önünde bulunan bu kentlerin dışındakiler biraz gölgede kalmışlardır.</p>

<p>Bunların başında da Kastamonu gelmektedir. Gidip görmeden farkına varılmayan bu şehre bir vesile ile yolumuz düşünce bilinçaltında ki tüm olumsuz algılar yerle yeksan oldu. Kastamonu; tarih, kültür, doğa, maneviyat ve hepsinden önemlisi bâkir insanıyla Anadolu’nun bağrında kuzey yıldızı gibi parlamaktadır.</p>

<p>İşgal görmemiş olmasına rağmen en fazla şehit veren şehirlerin başında gelmesi de ayrı bir iftihar vesilesi olmaktadır. Hele Şerife Bacı gibi bir Milli Mücadele kahramanları var ki hikâyesi hem çok acı hem de efsane olarak tarihe altın harflerle yazılmıştır. İnebolu ile Kastamonu arasında kağnı ile cephane taşırken üstündekileri silahların üzerine örttüğü için kendisi donarak şehit olmuştur.</p>

<p>Kastamonu’nun bir diğer değeri ve manevi önderi de Halveti tarikatının Şabaniye kolunun kurucusu Şeyh Şaban-î Veli Hazretleridir. Kendisi kentin tasavvuf ve manevi iklimini şekillendirmiştir. Türbesi bugün ziyaretgâhtır.</p>

<p>Yine Mili Mücadele yıllarında merhum Mehmet Akif, Nasrullah Kadı Camii’nde yaptığı konuşma ile Kastamonu direnişin sembolü olmuştur. İstiklâl Marşı’nın da yine ilk defa bu camide günümüzden farklı bir makamda okunduğu da gerçektir.</p>

<p>Said-i Nursî bile 7 yıl burada sürgün olarak kalmıştır. O dönemde yazdığı Kastamonu Lâhikası ise külliyatının önemli bir parçasını oluşturmaktadır.</p>

<p>Ortasından çay geçen şehirler, çok özeldir. Her ne kadar sel baskını ve taşma riski olsa da Karaçomak Çayı yapılan baraj sayesinde günümüzde oldukça sakin ve aheste akmaktadır. Bu sakinlik, &nbsp;insanlara ve şehre de nüfuz ederek zamanın durduğu, hiç kimsenin acelesi olmadan bir yerden bir yere revan olmaları sıradandı. Girdiğimiz her sokak, döndüğümüz her köşe, vardığımız her meydan bir filim seti veya filim platosu tat ve kıvamındaydı. Doğal olarak burada yaşayan insanlar bu durumu kanıksamış olduğu için ancak bizim gibi dışarıdan bakan bir göz bunu fark ediyordu.</p>

<p>Kanal etrafındaki yürüyüş yolları ise âdeta mecburiyet caddesi hüviyetindeydi. Asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde yürüyüş insana huzur verirken kaldırımlarım zaman içerisinde bozulmuş olması bir hicran yarası olarak yürekleri burkmuştur.</p>

<p>Yöresel yemek ve ürünleri ise dillere destandır dersek abartmış olmayız. Etli ekmekten, tirite, bandumadan çekme helvaya oradan sarımsak ve pirince kadar birçok ürün bu yöreye has lezzetler olarak sunulmaktadır.</p>

<p>Hep Kayseri’ye mal edilen pastırmanın aslında Kastamonu’ya ait olduğunu öğrenmemiz de hayli ilginçti. Algı, reklam ve lobinin ne kadar önemli olduğunu da bu vesileyle görmüş olduk.</p>

<p>Sonuç olarak; Kastamonu’yu âlâ olarak gördük ve Kastamonu âlâ ile hem damağımız hem de gönlümüz huzura erdi.</p>

<p>Ulaşımı ve engebeli arazisi ile Kastamonu’ya ulaşmak zahmetli olsa da yapılan yeni yollar ve tünellerle bir kentin kaderi de değişmektedir. Güzergahınızda olmasa da yolunuzu mutlaka bu kadim şehre düşürün, pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.</p>

<p>Kışın bile bu kadar güzel ise yazın nasıldır onu öğrenmek için bekle bizi Kastamonu inşallah yine geleceğim.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 07:13:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yol, Kalkınma ve Adana</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/yol-kalkinma-ve-adana-588</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/yol-kalkinma-ve-adana-588</guid>
                <description><![CDATA[Yol, Kalkınma ve Adana]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adana, bu ülkeye çok şey verdi. Ancak karşılığında hak ettiğini alamadı. Adeta sanayi ve tarımda lider kent oldu. 10 üretti bir bile alamadı. Liman, doğalgaz , hızlı tren hep mahrum kaldık. Bir kısmı sonradan geldi/geliyor.&nbsp;</p>

<p>Binlerce çaresiz yoksula ev sahipliği yaptı, iş verdi, aş verdi. Doğudan, güneydoğudan, Suriyeden rekor sayıda göç aldı, bir gün bile &nbsp;şikayet yükselmedi. Hepsini kucakladı.&nbsp;</p>

<p>Artik Adana SOS veriyor. Dev fabrikalar bir bir kapandı, beyaz altın pamuk ekilmiyor, narenciye dalında kaldı...</p>

<p>Artık adımız işsizlikle, uyuşturucu ile, yeni nesil mafya ile anılıyor.&nbsp;</p>

<p>Bu, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de meselesidir. Bugün hâlâ geç değil. Yeter ki bu kez, hak ettiğini almak için sesini daha güçlü çıkarsın.</p>

<p>Karataş'ta 2 farklı, inovatif Projemiz var artık. Yıllarca ihmal ettiğimiz, bizim işimiz değil dediğimiz SERACILIK, BALIKÇILIK, KARİDES üretimi Adana'nın gelecekteki üstün yanlarından olacak inşallah.&nbsp;</p>

<p>Adananın üretim üssü Adana OSB 450 fabrikasıyla kentin gururu. &nbsp;Eğer nitelikli sanayi parselleri üretilebilseydi OSB bir o kadar daha büyüyebilirdi.</p>

<p>Bu kentin son iki sanayi odası başkanı parsel bulamadığı için, Tarsus-Mersin OSB de yatırım yapmak zorunda kaldı...</p>

<p>Şimdi çok önemli olan sadece 2 sorunumuzu huzurlarınıza taşıyacağım:</p>

<p>Pozantı-Ceyhan arası otoyol İnşaatı kısa sürede başlatılmalıdır.<br />
&nbsp;<br />
Adana Hacı Sabancı OSB de çalışan 40 binin üzerindeki işçiyi taşıyan &nbsp;servisler, özel araç sahipleri ve diğer ilçe ve kentlere giden araçlar sabah-akşam otoyolda büyük çile çekiyorlar. Otoyol adeta kilitleniyor.</p>

<p>Pizantı'ya ulaşan &nbsp;ve Ceyhan'dan öteye gidecek araçlar için bu yeni proje, &nbsp;hem yolu &nbsp;40 km daha kısaltacak hem de otoyol trafiğini daha rahatlatacaktır.</p>

<p>Adananın siyasi temsilcileri, STK &nbsp;lar ve medyamız bu konuyu sürekli gündemde tutmalıyız.</p>

<p>İkinci çok önemli yol önerisi :&nbsp;</p>

<p>Karataş'ta yapımına başlanan SERA ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ ile SU ÜRÜNLERİ OSB, toplamda 8 bin çalışanı ve zamanla yüzlerce işletmecisiyle Adana ekonomisine ciddi katkılar sunacaktır. Burada üretilecek ürünlerin %75 i ihraç edilecek. Bu ürünlerin kısa sürede, soğutuculu büyük nakliye uçaklarıyla Avrupa'daki, Rusya'ya ve diğer ülkelere ulaştırılması gereklidir.</p>

<p>Bunun için KARATAŞ-ÇUKUROVA HAVALİMANI bağlantı yolunun derhal yapımına başlanmalıdır.&nbsp;</p>

<p>Karataş'taki OSB lerdeki işlenmiş, işlenmemiş ürünlerin yeni yoldan çok kısa sürede, &nbsp;sadece 42 km lik bir yolla direk havalimanına &nbsp;ulaştırılabilir. &nbsp;Bu sayede kamyonlar, TIRLAR Adana şehir içi trafiğine takılmadan, 90 km yol yapmadan, bu yolun yarısı kadar, üstelik trafik sıkışıklığı yaşamadan yüklerini yeni &nbsp;havalimanına ulaştırabilrler.</p>

<p>Bu iki yol projesinin bir an önce hayata geçirilmesi siyasetçilerimizin, medyamızın, bürokratlarımızın, STK larımızın en önemli görevleri olmalıdır.</p>

<p>Bu ülkenin geleceği üretimdedir.</p>

<p>Üretim ve üretime hizmet eden tüm çabalar desteklenmelidir. Kalkınma ve istihdam artışı bu yolla artacaktır.<br />
Bunun istihdama, üretime, ihracata &nbsp;katkıları hem kentimize hem de ülkemize yansıyacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 21 Dec 2025 07:31:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Körfezleşme/Lübnan\&#039;laşma Sendromu</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/korfezlesmelubnanlasma-sendromu-587</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/korfezlesmelubnanlasma-sendromu-587</guid>
                <description><![CDATA[Körfezleşme/Lübnan\'laşma Sendromu]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Betonla ve ayrıcalıklı olma ile gelen çürüme veya muhafazakarların değerlerini muhafaza edemedikleri bir süreç.&nbsp;</p>

<p>Muhafazakar ailelere mensup, hatta İmam hatip kökenli parlak gençlerin bir kısmı ateist, &nbsp;bir kısmı paraşütle indikleri dev kurumlarda "birşey" olunca ; deizmi, uyuşturucuyu, gayrimeşru ilişkileri, kibri, şımarıklığı matah bir şey zannettiler.&nbsp;</p>

<p>Artık kim bunlara yaptıklarının normal olduğunu fısıldadı ise...</p>

<p>Oysa onların öğretmenleri; &nbsp;kendilerinden önceki şımarık, ahlaksız, kibir ehli, haramzadeleler "birşey olduklarını sananlar" değil tertemiz islam ahlâkı olacaktı.<br />
Olmadı...<br />
Olamadı...</p>

<p>Türkiye’nin son yıllarda yakalandığı görünmez ama derin bir hastalık var: Körfezleşme sendromu.<br />
Bu bir coğrafya meselesi değil; bir zihniyet, bir iktisat anlayışı, bir güç dili meselesi.</p>

<p>Körfezleşmeye gelince, üretmeden zengin olma hayalinin kurumsallaşmasıdır.<br />
Toprağı ekip biçmeden, sanayi kurmadan, bilim üretmeden; beton dökerek, arsa çevirerek, imar oynatarak büyüdüğünü zannetmektir.</p>

<p>İnşaat = Kalkınma Yanılgısı</p>

<p>Körfez ülkelerinin petrol gelirine dayalı, halka yayılmayan, devlete ve hanedanlara odaklanan ekonomik modeli; Türkiye’de petrolsüz ama betona dayalı bir biçimde taklit ediliyor.</p>

<p>Petrol yok, teknoloji yok, yüksek katma değerli üretim yok, egitim yeterince ise yaramıyor...<br />
Ama her yerde rezidans var, AVM var, lüks siteler var, lüks araçlardan geçilmiyor.</p>

<p>İnşaat sektörü ekonominin lokomotifi ilan edildi.<br />
Oysa bu lokomotif, rayları söke söke ilerliyor.</p>

<p>İnşaat: Üretim yaratmaz, bilgi üretmez, sürdürülebilir refah sağlamaz. Sadece rant üretir. Yapılır, biter 85 milyona katkısı/refaha ulaştırmsı sınırlıdır.</p>

<p>Ve rant, az sayıda kişiyi zenginleştirirken, toplumu fakirleştirir.</p>

<p>Rant Ekonomisinin Ahlakı Olmaz, Enflasyon doğurur, enflasyon da toplumun ahlakını bozar.&nbsp;<br />
Rant ekonomisinde emek değersizleşir, bağlantı kutsallaşır.<br />
Çalışan değil, yakın olan kazanır.<br />
Üreten değil, araziyi bilen yükselir.</p>

<p>Bu düzen: Hukuku esnetir, kurumları çürütür, liyakati tasfiye eder.</p>

<p>Körfezleşme sendromu tam da burada başlar.<br />
Devlet, hakem olmaktan çıkar; rant dağıtan bir organizatöre dönüşür.<br />
Siyaset, kamusal faydayı değil, imar planını konuşur.</p>

<p>Beton Yükselirken Toplum Çöker<br />
Yüksek binalar yükselirken:</p>

<p>Orta sınıf erir, gençler umudunu kaybeder, beyin göçü hızlanır. Kentler büyür ama şehirleşme olmaz. Rezidanslar çoğalır ama medeniyet artmaz.</p>

<p>Körfezleşmiş toplumlarda gösteriş vardır, derinlik yoktur.<br />
Işık vardır, aydınlanma yoktur.<br />
Zenginlik vitrindedir, adalet depoda kilitlidir.</p>

<p>Biz ne Lübnan olabiliriz ne de Irak ?</p>

<p>Türkiye Nereye Gidiyor?</p>

<p>Asıl soru şudur:<br />
Türkiye üreten bir ülke mi olmak istiyor,<br />
yoksa betonla ayakta durduğunu zanneden kırılgan bir ekonomi mi?</p>

<p>Körfezleşme sendromu bir kader değildir.<br />
Ama teşhis konmazsa, tedavi de mümkün değildir.</p>

<p>Çözüm:</p>

<p>İnşaatı değil üretimi merkeze almak, Rantı değil emeği, eğitimi, üretimi &nbsp;önemsemek. Betonu değil insanı büyütmektir.</p>

<p>Aksi halde bir gün uyanırız;<br />
şehirlerimiz çok pahalı,<br />
hayatlarımız çok ucuz hale gelmiştir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Dec 2025 15:59:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hayatımın altı üstü</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/hayatimin-alti-ustu-586</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/hayatimin-alti-ustu-586</guid>
                <description><![CDATA[Hayatımın altı üstü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Alt ve üst birbirinin zıddı olmasına rağmen hiç ayrılmayan ikilem olarak hayatımızda hep yer almıştır. Bu iki kavramı hep bir arada kullanmak neredeyse yazılı olmayan bir kural gibidir.</p>

<p>Hepimiz kader ve mukadderat çerçevesinde bir hayatı aslında yaşamıyor, sadece figüranıyız. Birçok şeyi kendi cüzi irademizle yapıyormuş gibi görünsek de aslında olması gereken oluyor. Bize biçilen rolü oynamak içimize sinse de sinmese de boynumuz kıldan ince. Çünkü Yüce Allah bizim nasıl bir insan olacağımızı ezelde bildiği için ortaya çıkan süreç planın bir parçasıdır. Hemen akla şu soru gelebilir, her şey bir plan çerçevesinde ise ve bizim irademiz dışında oluyorsa biz niçin mesul oluyoruz? El cevap, Yüce Allah’ın sonsuz rahmet ve merhametine sığınarak Sıratı Müstakim yolunda alacağımız mesafeye bağlı olarak belki affeder düşüncesidir. O’na sığınarak, ram olmak bizi felaha ulaştıracaktır. Müslüman, ümit ve korku arasında olmak zorundadır!</p>

<p>İnsanoğlu yaşarken hayatının alt-üst olmasından dolayı büyük korku ve endişe yaşamaktadır. Bu belki haklı bir gerekçe gibi görünse de neyin hayır, neyin şer olduğunu bilmediğimiz için aslında çok vahim bir durum değildir. Bir kapı kapanırken başka birçok kapıların açıldığı herkesin malumudur. Fakat bu süreci yaşamak çok sıkıntılı olduğu için bu sınavı herkesin başarılı bir şekilde geçmesi de kolay değildir. Şüphe, kaygı, korku ve evham bizi farklı yollara savurabilir. İmanımız, inancımız, itikadımız ve güçlü kişiliğimiz çıkış yolunda bizim en büyük motivasyon kaynağımız olacaktır. Bunun yanında; sabır, şükür ve dua ile de bu tahkimatı güçlendirmek gerekiyor.</p>

<p>Bazen alt-üst olmak yeni bir başlangıç da olabilir. Dolayısıyla Allah’tan gelen her şeye sonsuz bir tevekkül ile teslim olmak meselenin halli yolunda önemli bir merhale olacaktır. İnsan beşerdir çoğu zaman şaştığı için neden diye sormaktan kendini kurtarması gerekiyor. Her şeyi anlamaya çalışmak çoğu zaman gereksiz ve beyhude bir çaba olacağı için, “Bunda da bir hayır vardır!” diye düşünmek aynı zamanda fıtrata da uygun olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak; ya hayatımın altı üstünden daha iyi ve hayırlıysa o zaman ne olacak? O yüzden, &nbsp;her şerden bir hayır çıkacağı umuduyla meseleye daha geniş zaviyeden bakmak aslında tam bir Müslüman tavrı olacaktır! Sonrası mı? Allah kerimdir, mutlaka bir kapı açacaktır, daha ne olsun?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 10:11:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu benim hayatım...</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bu-benim-hayatim-585</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bu-benim-hayatim-585</guid>
                <description><![CDATA[Bu benim hayatım...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanoğlu doğarken de ölürken de yalnızdır. Etrafında kalabalıkların olması onu bu yalnızlıktan kurtarmaz. Bu döngü dün de öyleydi yarın da öyle olacaktır, bundan kimsenin şüphesi olmasın!</p>

<p>İnsanın sosyal bir varlık olarak asosyal olması fıtrata aykırı olduğu gibi hayatın ritmine de uygun değildir. Asosyal insanların sonu, akıl hastanesine kadar uzanan sonun başlangıcı olmaktadır. Bu benim hayatım diyerek istediğiniz kadar özgür olmadığınız herkesin malumudur. Sizin özgürlük alanınız başkalarının mahrem alanına kadardır. Netice olarak toplumu düzenleyen kurallar belli bir düzeni kurmak için vardır. Düzenin olmadığı yerde kaos ve kargaşa olacağı için huzurdan bahsetmekte mümkün değildir.</p>

<p>Hayat benim, fakat sınırsız bir tasarrufa sahip değilim. Öncelikle bedenim bana emanet dolayısıyla ona hıyanet hakkı da yine bana ait değildir. Yaradan’a en azından kul olmak gibi bir görevim var. Bu dünyaya neden ve niçin geldiğimi sorgulamak durumundayım. Yüce Allah’ın verdiği akıl ve izan çerçevesinde bunu es geçmem olası değildir. Sadece nefsime köle olarak, &nbsp;onun istekleri istikametinde bir yaşam da boşa geçmiş demektir.</p>

<p>Yine bu hayat benim, fakat bunu tamamen kendim için yaşadığım da söz konusu değildir. En az yarısını başkaları için yaşadım! Çünkü ben aynı zamanda psikolojik bir varlık olarak; korku, kaygı, endişe, evham ve başkaları ne der diye yaşadım. Attığım her adım, aldığım her karar, yaptığım her aksiyon ve de soluduğum her nefeste hep toplumun kınamasından korktum. O yüzden de ben çoğu zaman kendim olamadım. Kendim olamadan yaşadığım hayatta doğal olarak bana ait değildir. Dolayısıyla hayattan alacağım var, fakat bunu kimden ve nasıl tahsil edeceğim konusu belli değil. Bu belirsizlik ise beni strese sokarak bir kısırdöngüye hapsediyor ki buradan çıkmak için uğraşırken bir bakıyorsun ömür saati dolmuş ve sen başka bir sefere çıkmışsın.</p>

<p>Sonuç olarak; bu hayat benim fakat yarısını başkaları için yaşadım. Toplumsal hayatın norm ve standartları bunu bana âdeta dayattığı için çaresiz bir şekilde teslim oldum. Tek başıma bir çıkış yolu bulmam mümkün olmadığı için kader ve kısmet çerçevesinde boyun eğdim. Kırıp dökmeden, bencilliğin zirvesine çıkmadan, empatiyi göz ardı etmeden, merhameti de es geçmeden mümkün mertebe &nbsp;kendi hayatını yaşayanlara selam olsun. Onlar ikinci bir şansının olmadığını bilen ender ve nadir varlıklar olarak Kutup Yıldızı olmaya devam edeceklerdir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Dec 2025 08:24:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaybedilen Potansiyelin Şehri Adana: Yeniden Doğuş Mümkün</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/kaybedilen-potansiyelin-sehri-adana-yeniden-dogus-mumkun-584</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/kaybedilen-potansiyelin-sehri-adana-yeniden-dogus-mumkun-584</guid>
                <description><![CDATA[Kaybedilen Potansiyelin Şehri Adana: Yeniden Doğuş Mümkün]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Adana, yüzyılı aşkın bir süredir Türkiye’nin tarım ve sanayi üretiminde öncü kentlerinden biriydi. Ancak bugün adı yoksullukla, uyuşturucuyla ve sosyal çöküşle anılıyor. Peki, nasıl oldu da bu büyük potansiyelini kaybetti?</p>

<p>Asıl sebepler ortada:<br />
Değişen dünyaya ayak uyduramayan üretim biçimleri, eski alışkanlıkları sürdürme ısrarı, tembellik, niteliksiz göçün baskısı ve değerli ürünleri işlemeye yanaşmayan geleneksel zihniyet.<br />
Hâlâ tekstil, plastik sanayisine ve işlenmemiş narenciye, sebze, meyve üretimine sıkışıp kalmamız bunun en açık göstergesi.</p>

<p>Yüz yılı aşkın süredir tekstil üretiyoruz; fakat bu topraklardan çıkmış dünya çapında tek bir marka yok.<br />
Narenciye üretiminde dünyada söz sahibiyiz; ama bırakın dünya markasını, Türkiye çapında bile bilinen markalarımız yok.</p>

<p>Peki bütün bunlarda toplumun, ailelerin, yatırımcıların hiç mi payı yok?</p>

<p>Her şeyi devletten beklemek ne kadar doğru?</p>

<p>Sanayi, tarım ve hayvancılıktaki değişimleri okuyamayıp çocuklarına kafe açan, büyük kentlere göçüp orada edindikleri mülklerin kirasıyla yaşamayı “başarı” sanan hemşehrilerimize de bir şey demek gerekmez mi?</p>

<p>Etiler’deki ünlü bir Adana kebapçısı şöyle demişti:<br />
“Burası her gün hemşehrilerimizle dolup taşıyor. Etiler adeta bir Adana şubesi gibi…”<br />
Bu tabloyu hiç sorgulamayacak mıyız?</p>

<p>Cumhuriyetin kuruluş yıllarında devlet tüm imkânlarını bu bölgenin sanayisine, iş insanına sunmuştu.<br />
Teşvikler, krediler, destekler…<br />
“Her mahallede bir milyoner” sloganıyla vergilerde bile özel düzenlemeler yapılmıştı. Peki neden?<br />
Bir avuç kişi boğazda yalı, yat, kat alsın, gününü gün etsin diye mi?</p>

<p>Önce iğneyi kendimize, sonra çuvaldızı başkasına batırmanın zamanı geldi.<br />
Bugün Adana’da neredeyse “Adanalı sanayici” kalmadıysa bunun sebebi sadece devlet değil; aynı zamanda vizyon eksikliği, üretimi çeşitlendirmeme ve risk almaktan kaçınma kültürüdür.</p>

<p>Ben de bu yüzden yıllardır ihmal edilen ve “Adana’da olmaz” denilen seracılık için yola çıktım.</p>

<p>Sera Organize Tarım Bölgesi projesini hayata geçirdim.<br />
Ve proje alanının 10 katı kadar yatırımcı talebi geldi. Çünkü Adana’da seracılık olağanüstü bir potansiyel taşıyordu. Serada yetişen muzlar, çiçekler ve diğer yüksek kâr getiren ürünler hem ciddi gelir sağlıyor hem de kenti yeniden cazibe merkezi hâline getirme gücüne sahip.</p>

<p>Ardından Adana’nın bir başka ihmal edilmiş alanı olan balıkçılığı ele aldım.<br />
Oysa Adana bir deniz kentiydi; fakat balıkçılık yok denecek kadar zayıftı.<br />
Bu yüzden Balıkçılık Organize Sanayi Bölgesi fikrini ortaya koydum ve o da büyük ilgi gördü.</p>

<p>Bütün mesele şu:<br />
Farklı bakmak, dünyadaki dönüşümü izlemek ve buna göre kendimizi değiştirebilmek.</p>

<p>Bugünün sanayicisi artık yüksek teknolojiye, nitelikli üretime, Ar-Ge’ye, inovasyona; kısacası insana ve bilgiye yatırım yapmalı.<br />
Bilgiye harcanan para, misliyle geri döner.<br />
O zaman yalnız birey değil, kent de, ülke de gelişir.</p>

<p>Haydi Adana…</p>

<p>Yepyeni girişimcilik alanları seni bekliyor.<br />
Doğru bakarsak, geleceğin yıldızı olma potansiyelimiz hâlâ dipdiri.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Dec 2025 08:19:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir damla kan, binbir endişe</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bir-damla-kan-binbir-endise-583</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bir-damla-kan-binbir-endise-583</guid>
                <description><![CDATA[Bir damla kan, binbir endişe]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Başlık, aslında insanı değişik ve alternatif bir şekilde tanımlamaktadır. Kur’an ise insanı, “Eşref-i mahlukat” olarak görür. Yine aynı insan her türlü kötülüğü yapabilme potansiyeline de sahiptir. Onu alıkoyan ise aklı ve iradesidir. Yapabileceklerinden ziyade yapmak istediklerine engel olma muhakemesi onu çok daha üst bir seviyeye taşımaktadır.</p>

<p>Dünyada öleceğini bilen tek varlık insandır. Böyle olunca da yüzyıllardır insanoğlu ölümsüzlüğün peşinden koşmuştur. Oysaki ölümsüz olmak öngöremediğimiz birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Her şeyden önce bedenimiz aşınarak deforme olacağı için bir muhtaçlık söz konusudur. Muhtaçlık ise muhtaç olmayanların anlayacağı bir duygu değildir.</p>

<p>Müslüman ise aslında ölümden korkmaz, onun isteği sadece biraz daha kalabilme arzusudur. Bunun dışında “Şebi arus” olarak kabul edilen ölüm sevgiliye kavuşmadır. Yaşarken elimizde sadece niyet ve ona bağlı olarak gayretimiz vardır. İyi niyet ve gayret çerçevesinde olanlarda da olmayanlarda da bir hayır vardır. Bundan sonrası tamamen teslimiyettir. Her şeyi akışına bırakarak yol almak fıtrata en uygun davranış olacaktır.</p>

<p>İnsanlara dışarıdan bakınca çok büyük farklılıklar görmek olası değildir. Onları birbirinden farklı kılan endişeleridir. Bu endişeleri ise onlar ortaya koymadığı sürece anlamak mümkün değildir. Birçok insanın bize göre; çok komik, çok absürt, çok saçma, çok aykırı, çok sıra dışı veyahut “İncirin çekirdeğini doldurmayacak!” endişeleri vardır. Biz bunları eleştirsek de o durum onları huzursuz ederek yaşam kalitesine çok büyük darbe vurmaktadır. Onları bu endişeleri yüzünden yargılamak ve ayıplamak yaraya tuz basmakla eş değer olmaktadır. Bunu bildikleri için de birçok insan yine içinde yaşadığı bu endişeleri kimse ile paylaşmak istemez. Çoğu zaman bunu bir sır olarak saklayarak ta mezara kadar götürür.</p>

<p>O yüzden insanların saçma ya da değil endişelerine saygı duymak ve mümkünse yardımcı olmak elzemdir. Bunu yaparken de meselenin hassasiyeti göz önüne alınarak mahremiyeti de muhafaza etmek yine çok insani bir davranış olacaktır. İfşa etmeden, büyük bir samimiyet ve ciddiyetle karşı tarafı da rencide etmeden yaraya merhem olmak gerekir.</p>

<p>Sonuç olarak; insan bir damla &nbsp;kan ve çokça endişeleri olan hassas bir varlıktır. Yüce Allah’ın halife olarak gönderdiği bu canı incitmeye kimsenin hakkı yoktur. Aksi takdirde Hakkı incitmiş oluruz ki bunun hesabı çok çetindir. Anlamak ve yardımcı olmak hepsi bu kadar, çok mu zor? Biyoloji ile psikoloji arasında sıkışan insan ancak merhamet huzur bulacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Dec 2025 08:26:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukuk Vicdandır</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/hukuk-vicdandir-582</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/hukuk-vicdandir-582</guid>
                <description><![CDATA[Hukuk Vicdandır]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir toplumun dirildiği ya da çürüdüğü yer: Adalet terazisi</p>

<p>Toplumların kaderi, çoğu zaman büyük savaşlarla, ekonomilerle veya teknolojik atılımlarla değil; en sessiz anlarda verilen adalet kararlarıyla şekillenir. Çünkü hukuk sadece maddeler, maddeler de sadece kelimeler değildir. Hukuk, insanın vicdanıdır; toplumun ortak ahlak kodudur, nefesidir, suyudur.</p>

<p>İslam tarihinde adaletin cazibesi<br />
İslam dünyasının en parlak dönemlerine baktığımızda, o dönemlerin yalnızca ekonomik ya da askerî güçle değil, hukuk ve adalet anlayışıyla yükseldiğini görürüz.</p>

<p>Mesela Abbasi döneminde görev yapan bir kadının, halifenin oğlu ile sıradan bir tüccar arasındaki davada halifenin oğlunu haksız bularak cezalandırması, tarih kitaplarında sadece bir hukuk örneği olarak değil, bir medeniyet göstergesi olarak geçer. Bu tür hadiseler, Müslüman olmayan toplumlarda hayranlık uyandırmış, binlerce kişinin “Güçlüye karşı bile adalet var” diyerek İslam’a ilgi duymasına yol açmıştır.</p>

<p>Çünkü adaletin tebliğe ihtiyacı yoktur; kendisi tebliğdir.</p>

<p>Gücü eline alanın unuttuğu ilke<br />
Tarih boyunca iktidara gelen nice kişi ve yapı, gücü ele geçirince hukuku bir “engel” gibi görmüş, vicdanı askıya almıştır.</p>

<p>Buna en çarpıcı örneklerden biri, Orta Asya’da bir Türk beyinin kendi aşiretinden birini kayırmak için verdiği kararın ardından çıkan huzursuzluktur. Halk, “Adalet zeminse, kayırma bataktır” diyerek ona yüz çevirmiş, kısa sürede gücünü kaybetmesine yol açmıştır.</p>

<p>Bugün de benzer örnekler görmek için uzaklara gitmeye gerek yok. Hangi ülkede adalet zedelenirse, yatırım kaçar, üretim durur, beyin göçü artar, toplumun ortak sesi kısılır. Çünkü kimse öngörülemeyen bir düzen içinde kalmak istemez.</p>

<p>Adaletin olmadığı yer: kupkuru toprak<br />
Ekonomiden eğitime, aile yapısından bilimsel araştırmalara kadar her kavramın ortak bir bağımlılığı vardır: güven. Ve güvenin temel kaynağı adalettir.</p>

<p>Bir ekonomist şöyle demişti:<br />
“Para hızla kaçar; adalet yavaş yürür. Ama para her zaman adaletin yürüdüğü yere geri döner.”</p>

<p>Nitekim dünyanın farklı ülkelerinde yapılan araştırmalar, hukukun üstünlüğünün yüksek olduğu yerlerde:</p>

<p>●Yabancı yatırımın arttığını,</p>

<p>●Üretimin çeşitlendiğini,</p>

<p>●Enflasyonun düşme eğiliminde olduğunu,</p>

<p>üniversitelerin daha özgür ve üretken olduğunu,</p>

<p>aile kurumunun daha sağlam olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Kupkuru bir toprağa nasıl su gerekirse, topluma da adalet gerekir. Adalet olmadığında en verimli tohumlar bile filizlenemez.</p>

<p>Medya ve üniversite özgürlüğü neden adalete bağlıdır?<br />
Bir gazeteci düşünün: Eleştirel bir haber yazdığında başına ne geleceğini bilmiyorsa, toplum gerçekleri öğrenemez.<br />
Bir bilim insanını düşünün: Yaptığı araştırma siyasete veya güçlü bir yapıya dokunuyorsa ve bu yüzden baskı görme ihtimali varsa, bilim gelişemez.</p>

<p>İşte bu yüzden adalet, sadece mahkeme duvarlarında değil; mikroskopların altında, matbaa makinelerinde, fabrikalarda, sınıflarda, evlerde gerekir.</p>

<p>Adaletin olduğu yer: nefes alan toplum<br />
Bir ülkede hâkim, bir davada taraflardan biri güçlü diye tereddüt etmiyorsa; savcı, siyasal baskı hissetmiyorsa; vatandaş, “Hakkım yenir mi?” kaygısıyla yaşamıyorsa…<br />
İşte o toplum nefes alıyor demektir.</p>

<p>İngiliz hukukçu Lord Denning’in söylediği gibi:<br />
“Adaletin olmadığı yerde özgürlük değil, sadece sessizlik vardır.”</p>

<p>Sessizlik ise barış değildir; korkunun sesidir.</p>

<p>Hukuk vicdandır; vicdanı kaybeden toplum geleceğini kaybeder<br />
Bugün de yarın da değişmeyecek tek gerçek var:</p>

<p>Hukuk yaşamın hava ve su gibidir. Onu kaybeden toplum, nefessiz kalır, kurur. Onu yaşatan toplum ise kök salar, büyür, yükselir.</p>

<p>Adalet, bir ideoloji değil; bir ihtiyaçtır.<br />
Bir tercih değil; bir varoluş meselesidir.</p>

<p>Ve her çağın sonunda fark edilmiştir:<br />
En güçlü olanlar değil, adaletli olanlar kalıcıdır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Nov 2025 11:32:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir harf uğruna...</title>
                <category>Erol Aydın</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/bir-harf-ugruna-581</link>
                <author>eaydin65@windowslive.com (Erol Aydın)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/bir-harf-ugruna-581</guid>
                <description><![CDATA[Bir harf uğruna...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Takvim yapraklarında neredeyse boş bir gün yok gibi. Ticari kaygılar, popüler kültür, gelenek, töre ve taklit derken insanlar ister istemez bu akıma kapılıyor. Herhangi bir özel günü kutlamadığınızda toplum baskısı ile birlikte linç yemeniz içten bile değildir.</p>

<p>24 Kasım da bu günlerden birisidir. Sadece bir güne öğretmenleri hapsetmek büyük haksızlık olmaktadır. Oysaki; eğitim, öğretim, ilim, bilim, alim ve öğretmenler ile ilgili ne çok söz söylenmiştir. İnancımızda ayet ve hadislerden tutun, filozof hatta devlet adamlarına kadar farklı duygu ve düşünceler dört bir yanımızı sarmış durumdadır.</p>

<p>Peki, bunların hepsi iyi güzel de dönüp baktığımızda öğretmenlik, günümüzün en çileli mesleği ve öğretmenler şamar oğlanı durumundadırlar.</p>

<p>Her bir aile tek çocuğunu bile idare edemezken onlarca çocuğu bir öğretmen nasıl idare edecek? Eskiden “Eti senin kemiği benim!” anlayışı ile öğretmene tam bir güven duyulurken günümüzde veliler öğretmeni yönetmektedirler. Çocuklarını âdeta fanuslarda büyüten aileler aşırı korumacı tutumları ile okul yollarında heba olmaktadırlar. Çocukları evin karşısındaki okula bile kendileri götürmekte çıkışa yetişemezler ise büyük bir travma onları bekliyor olmaktadır. Bu şekilde bir tutum ve davranış ise çocuklara iyilik değil, kişilik gelişiminin önünde büyük bir engel olmaktadır. Evet, belki zaman kötü, yaşanmış birçok olumsuzluk olabilir fakat çözüm bu mudur?</p>

<p>Birçok ülkede öğretmenlik kariyer olarak en üst basamakta iken, biz de hiçbir şey olmazsa bari öğretmen olsun algısı çok yaygındır. Böyle bir toplumda eğitimden ve öneminden bahsetmek mümkün değildir. Çocuklar âdeta yarış atı gibi okul sonrası kurslarda çocukluklarını yaşayamadan zebil olmaktadırlar.</p>

<p>Her ne kadar müfredat; eğitim ve öğretim olarak sunulsa da ortada eğitim mevcut olmayıp sadece öğretim bulunmaktadır. Bu kavramlar çoklukla karıştırılmıştır. Eğitim, eğmek kökünden gelmekte olup, bir şeye şekil vermek, bükmek, kalıcı olarak başka bir şekle dönüştürmektir. Öğretim ise herhangi bir bilginin karşı tarafa aktarılmasıdır. Şimdi bu tanım çerçevesinde okullardaki uygulanan müfredatın ne olduğuna siz karar verin! Bu yüzden öğretmenlik ideal insanların işi olup başkalarının bu işe yönelmesinin önü kesilmelidir.</p>

<p>Sonuç olarak; bir harf öğrettiği için kırk yıl köle olanlardan, öğrenciye bir fiske vurduğu için öğretmen katledenlere bayağı yol kat etmiş olmak büyük mesafedir! Bir harf uğruna ya Rab ne nesiller yok oluyor. Şimdi 24 Kasım da neyin kutlamasını yapacağız?</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Nov 2025 07:54:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2022/07/erol-aydin-1656914825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Duyduk duymadık demeyin…</title>
                <category>Vedat Kahyalar</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/duyduk-duymadik-demeyin-580</link>
                <author>vedatkahyalar@gmail.com (Vedat Kahyalar)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/duyduk-duymadik-demeyin-580</guid>
                <description><![CDATA[Duyduk duymadık demeyin…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanların sanayi ve tarım üssü olan Adana, bugün sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında 22’nciliğe gerilemiş durumda.</p>

<p>Ekonomik büyüklükte hâlâ 8. sıradayız; ancak kontrolsüz göçle şişen bu kentte kişi başına düşen gelir alarm veriyor. Trafik, artan nüfusun yükünü taşımıyor. Eskiden at arabaları trafiği aksatırdı, şimdi aynı görevi motosikletler devralmış gibi.</p>

<p>Bir yağmurla kilitlenen yollar, yaz mevsimi gelir gelmez kabusa dönüşen sivrisinek istilası… “Kader” diye kabullenmemiz mi bekleniyor?</p>

<p>Sporun en tutkulu şehirlerinden biriyiz ama birinci ligde takımımız yok. Havalimanımız kentten uzağa taşındı. Otogar ise Adana’nın büyüklüğünü ve potansiyelini temsil etmekten çok uzak. Yıllarca “Türkiye’nin en büyük köyü” denilerek dalga geçilirdi; sanki bugün o unvanı hak etmek için özel çaba harcanıyor.</p>

<p>Sanayide, tarımda, sosyal yaşamda geriye giderken; uyuşturucu kullanımında, mafyalaşmada ve suç oranlarında yükselişe geçmek hangi gelişmişlik göstergesine sığıyor?</p>

<p>Denize 160 kilometre kıyısı olan Adana’da hâlâ bir liman yok, sofralarımızda balığın yeri 10.ncu sırada bile yok. Denizden istifade edebilmemiz için alınan önlemler yok denecek kadar az...</p>

<p>Yüzyıldır konuşulan, sanayici ve üreticinin ısrarla talep ettiği liman, demiryolu, neden bir türlü yapılmadı?</p>

<p>Bir dönem Türkiye’nin üretim lokomotifiyken, doğalgaz gibi maliyeti yarıya indiren bir enerji kaynağına bile en geç kavuşan şehir olmayı nasıl “başardık”?</p>

<p>Büyük holdinglerin, güçlü işletmelerin Adana’yı teker teker terk etmesini izleyenler, sorumluluğu kendilerinde hiç mi görmüyor? Kentin siyasal temsilcileri, sanayicileri, tarım planlamacıları, destek vermesi gereken bakanlıklar… Hepsi bu tablonun bir parçası değil mi?</p>

<p>Adana bugün; üzerine tez yazılacak kadar büyük bir negatif başarı, ibretlik bir çöküş hikâyesi haline gelmiş durumda.</p>

<p>Ve ne yazık ki, kente hâkim olan zihniyet; festivallerle, kebap-şalgam-şırdanla, niteliksiz bir kalabalıklaşmayla ve faydadan çok zarar getiren göç dalgalarıyla “büyüme” masalı anlatmayı sürdürüyor.</p>

<p>Adana, potansiyelini değil; ihmalini, yanlış yönetimini ve kaybolan fırsatlarını büyütüyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Nov 2025 17:32:35 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/06/vedat-kahyalar-1685972335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türklük Kavramı</title>
                <category>Osman Palamut</category>
                <link>https://www.saylanmedya.com/makale/turkluk-kavrami-579</link>
                <author>info@osmanpalamut.com (Osman Palamut)</author>
                <guid>https://www.saylanmedya.com/makale/turkluk-kavrami-579</guid>
                <description><![CDATA[Türklük Kavramı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzunca bir zamandır ne yazık ki bu topraklarda doğan ve bu toprakların ekmeğini yiyen bir takım Bedbahtların, Türklük kavramına olan alerjisi her geçen yıl dozunu artırarak devam ediyor, ancak bu hainlerin içten içe oluşturdukları kinle başlayan düşmanlıkları, Nasreddin Hoca’nın göle yoğurt çalma hadisesinden öteye gitmiyor ve gidemez.</p>

<p>Neden mi?</p>

<p>Çünkü, bu bedbahtlar dünya üzerinde konuşulan 8 bin dilin varlığından ve bu diller arasında TÜRKÇE’nin en çok konuşulan 5. dil olduğundan haberleri yoktur.</p>

<p>Dünya’da en çok konuşulan dillere şöyle bir bakalım;</p>

<p>1-Çince</p>

<p>2-İngilicze</p>

<p>3-Hintçe</p>

<p>4-İspanyolca</p>

<p>5-TÜRKÇE</p>

<p>6-Arapça</p>

<p>7-Portekizce</p>

<p>Yani 8 bin dil arasında ilk 5 içinde yer alan bir dilimiz var...</p>

<p>Böylesine bir tablo gerçeğine karşılık Türk Milleti’ni hazmedemeyenler şu gerçeğe bir bakmalılar;</p>

<p>335 Milyon nüfusa sahip olan Amerika’da hatırı sayılır 7 etnik kökende yaşayan azınlıklar var.&nbsp; ABD’nin&nbsp;nüfusunun yüzde 60'ı beyazlar, Yüzde 18,5’i Latinler, yüzde 13,5’i Hispanik/ Latinler, yüzde 12’si Zenciler, yüzde 6’sı Afroamerikalı, yüzde 1.5’i Asyalı, yüzde 0,5’i yerli ve Kızılderili, 335 Milyonluk bu ülkede resmi dili İngilizce ve etnik köken sorunu yaşanmamaktadır.</p>

<p>Yalnız Amerika değil, batılı ülkelerin&nbsp;hiçbirinde etnik sorun olmadığı gibi resmi dilleri de bellidir.</p>

<p>Bunun yanında her millet kendi milletinin fazilet ve güzel hasletlerinden bahsederek onları&nbsp;sevebilir,</p>

<p>&nbsp;İslamiyet bunu reddetmemektedir.</p>

<p>Nitekim Sahabilerden birisi Peygamberimize “Ey Allah’ın Resulü, bir kişinin kendi kavmini sevmesi ırkçılık mıdır?” diye sorduğunda Resulullah&nbsp;(ASM), “Hayır, ancak kişi kavminin zulmüne yardımcı olursa&nbsp;ırkçılık olur” demiştir.</p>

<p>Türk Milleti'nin geçmişine baktığımız zaman Türkler kimseye zulmetmemiştir, aksine zulme uğrayanlara yardım etmiştir.</p>

<p>Ortadoğu’daki siyasi gelişmelere baktığımız zaman yalnız içeride beslenen Türklük düşmanlığı değil, etrafımızda hatta batı aleminde Türk Milleti’nin izlerini silmeye çalışan sistematik bir çalışmanın olduğunu bilmeyen yoktur.</p>

<p>Türk Milleti’nin birlik ve beraberliğinin tek yolu ve garantörü ise Atatürk’ün 1923’te işaret ettiği Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin elinde olmasıdır.</p>

<p>Türk Milleti'yle ilgili Peygamber Efendimizin söylediği meydanda, asırlardır süregelen ve günümüzde de dünya üzerindeki milletlerin ve milletimizin konumu bellidir.</p>

<p>Kısaca milletimizin özelliklerinden rahatsız olanların, o rahatsızlıklarını hazmederek kendilerini tedavi etmekten başka çareleri yoktur diyorum.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Nov 2025 18:57:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.saylanmedya.com/images/kullanicilar/2023/03/osman-palamut-1677837914.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
