Hepimiz genellikle sosyoekonomik veya başka nedenlerden dolayı köklerimizin bulunduğu topraklardan savrulmuş durumdayız. Sosyal bir varlık olan insanoğlu, kendisini aidiyet duygusuyla bir yerlere bağlama ihtiyacı hissetmektedir.
Bir de iki arada bir derede kalmış memleketler vardır ki birçok insan bunun ıstırabını derinden yaşamaktadır. Genellikle iki vilayetin kesişme noktasında bulunan köy veya beldeler, sınırlar kâğıt üzerinde çizilirken karşı tarafta kalmışlardır. Bu durum; geleneği, kültürü, töresi, ananesi, yemesi, içmesi, kısacası hayat tezahürlerinin tamamı aynı olan yere değil de diğer tarafa resmî olarak bağlı olmanın hiçbir zaman içselleştirilememesine neden olmuştur. Siz her ne kadar “Ben oralı değilim.” deseniz de “Çıkar kimliğini!” dediklerinde boynunuzu bükmeniz kaçınılmazdır. Bu durum basit gibi görünse de sosyolojik bir travma olarak insanları rahatsız etmektedir.
Etten ve kemikten yaratılmış olan insan, aynı zamanda psikolojik bir varlık olduğu için ikili ilişkilerde bunun sancısını yaşamaktadır. Memleket ve aidiyet o kadar önemlidir ki bülbül kıssasını herkes bilmektedir; altın kafes bile onu “Ah vatanım!” demekten men edememiştir.
Rahmetli babaannem anlatırdı: 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sırasında köyleri işgale uğrayınca, kendisi henüz 5-6 yaşlarındayken annesinin kucağında Anadolu’nun içlerine doğru yola revan olmuşlar. Yolda yaşadıkları acı ve mağduriyet başka bir yazının konusu olsa da ta Nevşehir’e kadar ulaşmışlar. Devlet, Rumların terk ettiği bağ evleriyle birlikte geniş araziler tahsis etmesine rağmen, işgal sona erince tekrar memleketlerine geri dönmüşler. Köylerinde taş üstünde taş kalmamış olmasına rağmen ait oldukları topraklara dönme iradeleri, bu konuda fazla söze hacet bırakmamaktadır.
İnsan, yaşadığı iklim ve coğrafyaya tam uyum sağladığı için başka yerlerde aynı şekilde yaşaması kolay olmamaktadır. Belli bir yaşın üzerindeki insanları yerlerinden yurtlarından etmek, bir bitkiyi veya ağacı kökünden sökmek gibidir. Bu nedenle uyum ve adaptasyon konusunda çektiklerini bir Allah bir de kendileri bilmektedir.
Sonuç olarak; memleket, vatan, toprak ve aidiyet özellikle Şark toplumlarında hayati öneme haizdir. “Bizim memleket” kavramı ekmek kadar, su kadar hatta hava kadar önemli olmaktadır. Memleketleri masa başında ait olmadıkları yerlere bağlamak bir işkence olacağı için bunun sosyolojik yönü göz ardı edilmemelidir. Kültürel ve sosyal yapının bozulmaması adına zorunlu göçlerin olmadığı bir dünyayı istemek herkesin hakkıdır. Ancak dünyada özellikle savaşlar nedeniyle yaşanan toplu göçler ne büyük bir talihsizliktir!





















Yorum Yazın