Kültür; yeme içme alışkanlıklarımızdan oturup kalkmamıza, geleneklerimizden kutsal kabul ettiğimiz değerlere kadar hayatımızın bütün tezahürlerini kapsayan ortak bir mirastır. Bizi biz yapan da işte bu mirastır.
Tarih boyunca gerek töremiz gerekse inancımız, toplum hayatını ayakta tutan pek çok değeri kuşaktan kuşağa taşımıştır. Merhamet, vicdan, sağduyu, paylaşma, komşuluk, kul hakkına riayet ve dayanışma bu değerlerin en kıymetlileri arasında yer alır. Ne var ki değişen dünya düzeni, küreselleşmenin getirdiği hızlı dönüşüm ve tüketim anlayışı, bu hasletlerin önemli bir bölümünü aşındırmıştır.
Bugün geldiğimiz noktada yalnızca ekonomik dengeler değil, ahlaki dengeler de sarsılmaktadır. Hayat pahalılığı ve yüksek enflasyon elbette toplumun her kesimini zorlamaktadır. Ancak bu zorluk, fırsatçılığı meşrulaştıran bir gerekçe olamaz.
Ne yazık ki son yıllarda "fırsat" ile "fırsatçılık" arasındaki çizgi giderek silinmiştir. Birçok kişi, fiyat artırmayı, stok yapmayı ya da haksız kazanç elde etmeyi normal görmeye başlamıştır. Daha da üzücü olan ise herkesin kendi yanlışını, başkasının yaptığı yanlışa sığınarak savunmasıdır. "Herkes yapıyor." cümlesi, vicdanı susturmanın en kolay bahanesi hâline gelmiştir.
Oysa yanlışın yaygınlaşması onu doğru yapmaz. Başkasının haksızlığı, bizim haksızlığımıza mazeret olamaz. Toplumu ayakta tutan şey kanunlardan önce vicdandır. Vicdanın sustuğu yerde güven kaybolur; güvenin kaybolduğu yerde ise ne ticaret sağlıklı yürür ne de sosyal hayat huzur bulur.
Bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir fırsat kültürü değil; yeniden merhameti, adaleti, vicdanı ve kul hakkı bilincini merkeze alan bir ahlak anlayışıdır. Çünkü kazanç yalnızca cebimizi değil, gönlümüzü de doyurmalıdır.
Unutmayalım ki fırsatçılık, ne töremizle ne inancımızla ne de insanlığımızla bağdaşır. Geçici kazançlar uğruna kaybettiğimiz değerler, elde ettiğimiz paradan çok daha kıymetlidir. Bizi mahvedecek olan ekonomik krizlerden önce, vicdan krizidir.





















Yorum Yazın