Bir toplumun gerçek sınavı, güçlü olanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Çünkü adalet; zayıfı korumaktan çok, güçlüye sınır çizebildiğinde anlam kazanır. Ne var ki bugün ülkemizde giderek daha görünür hale gelen bir sorun var: “dokunulmaz çocuklar” meselesi.
Sokakta, okulda, trafikte ya da kamu alanlarında… Bazı gençlerin davranışlarında ortak bir özgüven değil, bir sorumsuzluk ve hesap vermezlik hali göze çarpıyor. Bunun kaynağı çoğu zaman bireysel değil; ailesel ve sistemseldir. Siyasetçinin, bürokratın ya da güçlü bir işletme sahibinin çocuğu olmak, bazılarına göre fiili bir ayrıcalık zırhına dönüşmüş durumda.
Bu durum yalnızca bir “şımarıklık” meselesi değildir. Asıl mesele, hukukun ve toplumsal eşitliğin aşınmasıdır. Eğer bir genç, yaptığı hatanın bedelini ödemeyeceğini düşünüyorsa, orada sadece bireysel bir karakter sorunu yoktur; aynı zamanda bir sistem zafiyeti vardır.
Tarihin büyük düşünürlerinden İbn Haldun, devletlerin çöküşünü anlatırken önemli bir noktaya dikkat çeker: Adaletin bozulduğu yerde düzen uzun süre ayakta kalamaz. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; gündelik hayatta, sokakta ve insan ilişkilerinde hissedilmelidir.
Bugün yaşanan sorun tam da budur.
Bir kesim için kurallar esniyor, hatta yok sayılıyorsa; diğer kesim için katı bir şekilde uygulanıyorsa, bu durum toplumda derin bir güven erozyonu yaratır. İnsanlar şunu düşünmeye başlar: “Kural var ama herkese eşit değil.”
Bu algı, en tehlikeli kırılma noktalarından biridir.
Üstelik mesele yalnızca bugünü ilgilendirmiyor. Bu şekilde büyüyen çocuklar, yarının karar vericileri olacak. Hesap vermeden büyüyen bir neslin, hesap sorabilen bir toplum kurmasını beklemek gerçekçi değildir. Sorumluluk duygusu gelişmemiş bireylerin, yetki sahibi olduğunda neye dönüşeceğini tahmin etmek zor değil.
Tunceli'de 7 yıl önce yaşanan Gülistan Doku cinayetin öyküsü bize çok şey anlatıyor. Siyaset dünyası, ülkemizde yaşanan bu kirli cinayete gösterilen olağanüstü duyarlı tepkileri görebilseydi her şey yıllar önce çözülebilirdi.
Türkiye, 86 milyon nufusuyla adaletsizliklere çok duyarlı. Açığa çıkmayı bekleyen diğer karartılmış , güç odaklarıyla yakından ilgili oldukları şüpheleri bulunan dosyaların da açılması, çözülmesi dört gözle bekleniyor.
Burada devletin hukuk sistemine olduğu gibi ailelere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Çocuğunu korumak ile onu gerçek hayata hazırlamak arasında ince ama kritik bir fark var. Sürekli kollanan, hatalarının üzeri örtülen bir çocuk; aslında korunmuyor, aksine hayata karşı savunmasız bırakılıyor. Çünkü hayat, kimseye soyadı üzerinden ayrıcalık tanımaz.
Peki çözüm ne?
Çözüm, öncelikle eşit hukukun tavizsiz uygulanmasıdır. Kim olursa olsun, hangi ailenin çocuğu olursa olsun, yapılan hatanın karşılığı aynı olmalıdır. Bu bir tercih değil, devlet olmanın gereğidir.
İkinci olarak, toplumsal duruş önemlidir. Haksızlığa sessiz kalındığında, o haksızlık güçlenir. Ayrıcalıklar normalleştirildikçe, adalet istisna haline gelir.
Ve son olarak, değerler meselesi…
Bir toplumda başarı; emek, liyakat ve karakter üzerinden değil de güç ve bağlantılar üzerinden ölçülmeye başlanmışsa, orada sadece bireyler değil, sistem de yozlaşır.
Bu yüzden mesele birkaç “şımarık çocuk” meselesi değildir.
Mesele, adaletin kimler için geçerli olduğu meselesidir.
Unutmayalım:
Ayrıcalıklar büyüdükçe, toplum küçülür.
Adalet zayıfladıkça, öfke büyür.
Ve bir gün gelir, o öfke sadece bir kesimi değil, herkesi yakar.
Artık sorulması gereken soru şudur:
Gerçekten adil bir toplum mu istiyoruz, yoksa güçlü olanın her zaman kazandığı bir düzen mi?





















Yorum Yazın