Olaylar ve güç karşısında alınan tavırlar çok şey anlatır.
Hz. Ali şöyle der:
“İnsanlar ikiye ayrılır; ya dinde kardeşindir ya yaratılışta eşindir.”
Bugün tam da unuttuğumuz şey budur.
İnsanları; ırkına, bölgesine, partiye, kimliğe, ideolojiye ve aidiyetlere göre ayırırken; adaleti, vicdanı ve ahlakı ikinci plana itiyoruz.
Oysa bir müminin ölçüsü; tarafı değil hakikatin yanındaki duruşu olmalıdır.
Peygamber Efendimizin şu hadisi, aslında bugün yaşadığımız toplumsal çürümenin özeti gibidir:
“Münafığın alameti üçtür:
Konuştuğunda yalan söyler,
söz verdiğinde sözünde durmaz,
emanete ihanet eder.”
Bugün toplumun en büyük yaralarından biri; dini söylemleri dilinden düşürmeyip, adalet, kul hakkı, liyakat ve ahlak konusunda sınıfta kalan anlayıştır. Muhafazajar kesimde dünyaya gösterilen aşırı düşkünlük ve nefsin isteklerinin sınır tanımaması da oldukça fazla yayılmakta.
İnancı; vicdan, merhamet ve doğruluk için değil de siyaset, güç ve çıkar için kullananlar; dine en büyük zararı verenlerdir.
Çünkü din; yalnızca slogan veya şekil şartlarını yerine getirmek değildir.
Din;
-adalettir,
-ahlaktır,
-dürüstlüktür,
-kul hakkından korkmaktır,
-emaneti ehline vermektir,
-kaynakların adil paylaşımıdır,
-yoksulu gözetmektir,
-israftan kaçınmaktır,
-kardeşlik ve vahdet ruhunu yaşatmaktır.
Bugün “Siyasal İslam” adı altında ortaya çıkan bazı anlayışlar ise;
dinin ruhundan çok, gücün ve sadakatin merkezine dönüşmüş durumdadır.
Yoksulluk büyürken lüks içinde yaşamak, israfı normalleştirmek,
liyakatin yerine sadakati koymak,
emaneti ehline vermemek, adaleti değil yandaşlığı öncelemek;
inancı temsil etmek değil, dini araçsallaştırmaktır.
Çünkü Allah’ın emri açıkken;
-zulüm varsa,
-kul hakkı varsa,
-haksızlık varsa,
-yolsuzluk varsa,
-iftira varsa,
-adaletsizlik varsa;
orada “ama bizim taraftan” diyerek susmak, vicdanı siyasete kurban etmektir.
Hakikat; parti rozetinden büyüktür.
Bugün insanların en büyük imtihanı; karşı taraf yanlış yaptığında değil, kendi tarafı yanlış yaptığında göstereceği tavırdır.
Karşı mahallenin yanlışına öfke duyup, kendi çevresindeki çürümeyi görmezden gelen anlayış; adaleti değil taraftarlığı temsil eder.
Oysa İslam’da körü körüne bağlılık yoktur.
Mümin; alkışlayan değil,
gerektiğinde uyaran insandır.
Gerçek dava adamı; yanlış kimden gelirse gelsin karşı çıkabilendir.
Çünkü siyasi partiler gelip geçicidir. Liderler değişir. İktidarlar yıkılır. Ama insanın vicdanına yazdığı günahlar ve sustuğu haksızlıklar baki kalır.
Bugün gençlerin önemli bir kısmını dinden uzaklaştıran şey; çoğu zaman dinin kendisi değil, dini kullanarak yapılan çirkinliklerdir.
Yolsuzluğu görmezden gelmek,
torpili normalleştirmek,
kul hakkını küçümsemek,
lüks ve şatafatı dindarlıkla aynı zeminde sunmak;
gençlerin zihninde büyük bir kırılma oluşturmaktadır.
Çünkü insanlar söyleme değil, örnekliğe bakar.
Kur’an’da defalarca adalet emredilir. Hatta kişinin kendi aleyhine bile olsa doğruyu söylemesi istenir.
Allah katında değerli olan;
hangi partiyi desteklediğin değil,
hakkın yanında durup durmadığındır.
Bu yüzden müminin pusulası;
-menfaat değil adalet,
-biat değil hakikat,
-çıkar değil vicdan,
-parti değil Allah’ın rızası olmalıdır.
Bugün toplumun en büyük ihtiyacı;
taraftar insan değil,
vicdan sahibi insan yetiştirmektir.
Çünkü bir toplumda insanlar partilerini kutsamaya başladığında;
●eleştiri biter,
●yanlış büyür,
●adalet ölür,
●çürüme derinleşir.
Ve unutulmamalıdır ki:
Bir toplumun çöküşü, inançsızlıktan önce ahlaksızlık ve adaletsizlikle başlar.
Emin olun, enflasyon, üretim, eğitim, hukuk, gelir bölüşümü, sosyal yaşam ve toplum kalitesi bunlara bağlıdır.
Alıntılanan metni göster





















Yorum Yazın